Bir ülkede enflasyonun en büyük sebebi eğer farklı bir dışsal şok y da olağanüstü bir siyasi/asgari mesele ortada yoksa, kesinlikle ama kesinlike kamu harcamalarından kaynaklanıyordur. Yani enflasyonun gerçek mimarıdır.
Uzun yıllardır Türkiye’de bu alandaki yaranın en büyük kaynağı olan Kamu Harcamaları meselesine biraz değinmek istiyorum.
Vatandaşın vergileriyle yapılan işler yani…
Türkiye’de vergi ödeyen her bireyin, ülkenin kaynaklarının nasıl harcandığını bilme hakkı vardır. Bu hak yalnızca demokrasiyle ilgili bir mevzu değil, doğrudan hayatın kendisiyle ilgili bir meseledir. Çünkü bir toplumda adalet yalnızca mahkemelerle değil, kaynakların dağılımındaki şeffaflıkla da tecelli eder.
Fakat uzun yıllardır Türkiye’de kamu harcamaları konusu, bürokratik sis perdesinin ardına gizlenmiş, karmaşık, izlenemez ve hesap sorulamaz bir alana dönüşmüş durumda.
Yasa teknikleriyle kapatılan açıklar, yüzlerce istisna maddesiyle işlevsiz hale getirilen kamu ihale sistemi, torba yasalarla denetimi atlatan düzenlemeler ve her şeyin ötesinde hesap verme bilincinden uzak bir siyaset kültürü, Türkiye’yi kamu maliyesi alanında ciddi bir şeffaflık krizine sürükledi.
Sayıştay raporlarının yayımlanmadığı ya da kısıtlı yayımlandığı, Meclis’in bütçeyi denetleyemediği, gazetecilerin kamu alımlarına dair soru sormasının bile suç sayıldığı bir düzende vatandaşla devlet arasında güvenin zedelenmesi kaçınılmaz hale geliyor.
Devletin kaynakları, halkın gözüyle değil, yalnızca içerideki bürokratik akışların takdiriyle yönetildiğinde, zamanla bir yönetim krizi değil, bir meşruiyet krizi doğar.
Bu tespit yeni değil. Ancak artık zaman, bu tespiti bir yapısal reform önerisine dönüştürme zamanı. Çünkü Türkiye’nin ekonomik krizleri sadece para politikalarıyla, sadece faiz indirimleriyle, sadece üretim teşvikleriyle aşılabilecek sorunlar değil. Bu sorunlar, sistemin en temel alanlarında biriken, çürümeye yüz tutmuş yapıların doğrudan sonucudur.
Kamu harcamaları da bu yapıların merkezindedir. Ve çözüm için sadece yönetsel değil, dijital, toplumsal ve siyasal düzeyde eş zamanlı bir dönüşüm gereklidir. İşte bu dönüşümün ilham kaynaklarından biri, Avrupa’nın kuzeydoğusunda, Baltık Denizi kıyısında duran küçük bir ülke: Estonya.
Estonya, 2001 yılında başlattığı dijital devlet reformlarıyla dünyanın en şeffaf kamu yönetimi sistemlerinden birini kurdu. Bu sistemin kalbinde X-Road adı verilen dijital omurga bulunuyor. Tüm kamu kurumları, X-Road üzerinden birbirine bağlanmış durumda.
Bu sistem sayesinde, vergi dairesiyle belediye, sağlık bakanlığıyla tapu müdürlüğü, eğitim kurumu ile mahkeme arasında gerçek zamanlı veri paylaşımı mümkün hale gelmiş. Ancak bu entegrasyon sadece kamu kurumları arasında değil, vatandaşla devlet arasında da kurumsal bir şeffaflık köprüsü inşa etmiş.
Estonya’da herhangi bir vatandaş, kendi bilgisayarı ya da telefonundan kamu harcamalarını izleyebiliyor. Hangi kurum ne almış, kaça almış, hangi firmadan almış, aynı ürünü başka kurum kaça almış gibi sorulara saniyeler içinde ulaşmak mümkün. Çünkü ihaleler yalnızca açık usulle yapılıyor, çünkü harcama verileri anlık olarak yayımlanıyor, çünkü vatandaş bilgi istemek zorunda kalmıyor, çünkü sistem bilgiyle doğrudan temas kurma hakkını anayasal bir düzeye taşımış.
Estonya’nın modeli bununla da sınırlı değil. Kamu harcamalarına ilişkin karar alma süreçleri, yapay zekâ destekli algoritmik denetim sistemleriyle destekleniyor. Risk analizi yapan yazılımlar, örneğin aynı firmayla çok sık işlem yapan bir kamu kurumunu otomatik olarak uyarıyor.
Bir ürünün fiyatı benzer alımlara göre anormal düzeyde yüksekse sistem alarm veriyor. İhale komisyonlarındaki üyelerin diğer kurumlarla olan çıkar ilişkileri varsa sistem bunu tespit ediyor. Tüm bunlar ihaleler yapılmadan önce gerçekleşiyor. Bu sistemin adı “önleyici denetim” ve bu denetim sayesinde Estonya, 2024 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 76 puanla dünyada 13. sırada yer aldı. Aynı listede Türkiye 34 puanla 107. sıradaydı. Bu yalnızca bir sıralama farkı değil, bir zihniyet farkıdır.
Yalnızca Estonya değil, Güney Kore de bu konuda örnek bir ülke. Kore’nin e-People adlı sistemi, vatandaşların tüm kamu kurumlarına doğrudan öneri, şikâyet ve dilekçelerini sunabildiği, geri bildirim aldığı bir dijital şeffaflık platformu.
Bu platform yalnızca bir vatandaş talep sisteminden ibaret değil, aynı zamanda kamu kurumlarının davranışlarını izleyip performans ölçen, geciken cevapları cezalandıran, sürekli iyileşmeyi teşvik eden bir dijital kamu ahlakı altyapısı.
ABD’de federal bütçenin tamamı, USAspending.gov adresinden izlenebiliyor. Vatandaş, hangi eyalete ne kadar para gönderildiğini, hangi firma kaç ihaleden ne kadar para kazandığını, hangi projenin maliyet-fayda analizini istediği zaman yapabiliyor.
İngiltere’de “Where Does My Money Go” isimli sistem, vatandaşların ödedikleri her verginin hangi kalemlere harcandığını grafiklerle gösteren bir platform sunuyor. Avrupa’da 11 ülke, kamu harcamalarını açık veri haline getirerek vatandaşın doğrudan katılımını sağlıyor.
Bu sistemlerin ortak özelliği, şeffaflığı bir lütuf olarak değil, sistemsel bir yapı taşı olarak kurgulamaları. Vatandaş bilgi istemek zorunda değil, sistem bilgi verir. Denetim kurumları eksik aramak zorunda değil, algoritmalar hatayı gösterir. Siyasetçi hesap vermek zorunda değil, süreçler zaten kamunun gözetimine açıktır.
Peki, Türkiye neden yapamıyor? Bu sorunun cevabı teknik değil. Çünkü Türkiye’nin teknik kapasitesi son derece yeterlidir. 2024 itibarıyla e-Devlet kullanıcı sayısı 64 milyonu aşmış durumda.
Vergi sistemi, sosyal güvenlik altyapısı, tapu ve nüfus veritabanları tamamen dijitalleşmiş durumda.
Teknoloji var, insan kaynağı var, yazılım gücü var. Eksik olan iradedir. Eksik olan şeffaflığı siyasi bir ilke olarak görmektense, idari bir lütuf gibi sunma alışkanlığıdır. Çünkü Türkiye’de şeffaflık hala bir kültür değil, bir istisnadır. Halbuki olması gereken tam tersidir.
Peki Türkiye’de ne yapılmalı? Öncelikle Kamu İhale Kanunu sil baştan yazılmalıdır. Bugün kanun 192 kez değiştirilmiş durumda. İhale sisteminde 190’dan fazla istisna maddesi yer alıyor. Bu kadar istisna olan bir sistemde kuralın ne olduğundan söz etmek bile imkânsız hale geliyor.

https://www.birgun.net/haber/kamu-ihale-kanunu-192-kez-degistiriliyor-343171
2023 yılında yapılan kamu alımlarının yaklaşık %38’i doğrudan temin ya da pazarlık usulüyle yapılmış. Oysa Avrupa Birliği ortalamasında bu oran %7. Türkiye’de bu oran sistemin içini boşaltıyor.
İstisna maddeleri kaldırılmalı, doğrudan temin oranı toplam harcamaların %5’i ile sınırlandırılmalı, tüm ihaleler açık usulle yapılmalı. İhale komisyonlarının kimlerden oluştuğu anonim kalmamalı, çıkar ilişkileri kamuya açık bir şekilde sorgulanabilir hale gelmeli.
İkinci olarak, tüm kamu kurumlarının harcama, ödeme ve ihale süreçleri tek bir dijital platformda toplanmalı. Bu birleşik kamu harcama portalı vatandaşın, basının ve STK’ların erişimine açık olmalı.
Estonya’da olduğu gibi, vatandaş hangi kurumun ne aldığına, ne zaman aldığına, kaça aldığına, kimin kazandığına, önceki yıllarla karşılaştırmalara ulaşabilmeli. Bu sistem yalnızca bilgi sunmamalı, aynı zamanda analiz edilebilir veri yapısı barındırmalı. Yani platform, gazetecilerin, akademisyenlerin, araştırmacıların kullanabileceği türden olmalı. Bu sistemle desteklenen bir yapay zekâ risk analizi aracı geliştirilmeli.
Bir alımın benzer işlemlere göre fahiş olması, tedarikçi firmanın başka kamu ihalelerinde aynı personelle temsil edilmesi, ihale şartnamesinin rekabeti sınırlayan bir dil içermesi gibi durumlar algoritmalarla tespit edilip Sayıştay’a raporlanmalı. Sayıştay bu raporları kamuoyuna açıklamalı, ilgili kurum yanıt vermekle yükümlü olmalı.
Bunun yanında yeni bir anayasal kuruma ihtiyaç var: Kamu Harcamaları İzleme Kurulu. Bu kurul yürütmeden değil, doğrudan TBMM’ye bağlı çalışmalı. Üyeleri üniversiteler, barolar, gazetecilik meslek örgütleri ve meslek odaları tarafından belirlenmeli. Bu kurul yılda bir kez “Türkiye Kamu Şeffaflık Raporu” yayımlamalı. Bu raporda her bakanlık, her belediye, her ajans bir “şeffaflık skoru” ile değerlendirilmelidir. Skorların nasıl hesaplandığı açık olmalı, bu skorların kamuya duyurulması anayasal güvenceye bağlanmalıdır.
Elbette tüm bunlar için en büyük sorun siyasal iradedir. Şeffaflık konusundaki en yaygın savunma şudur: “Her bilgi halka açıklanamaz.” Bu savunma 1980’lerin güvenlikçi devlet refleksidir. Oysa bugün bilgiye ulaşamamak, güvensizliği büyütür. Şeffaflık sistemi yavaşlatmaz, bilakis kurumsal verimi artırır. Şeffaflık korku değil, özgüven üretir. Siyasetçilerin hesap vermekten korkmadığı, bürokratların denetlenmekten rahatsız olmadığı bir sistem; ancak bu topraklarda yeniden güven inşa eder.
Bu öneriler bir siyasi parti programı değil, bir nesil sözleşmesinin parçasıdır. Çünkü artık mesele sadece bütçeyi yönetmek değil; devlete olan inancı yeniden inşa etmektir.
Türkiye’nin teknolojisi, insan kaynağı, potansiyeli ve toplumsal enerjisi vardır.
Hasılı, yapması gereken tek şey, kendisine engel olmaktan vazgeçmesidir.
Yorum bırakın