Köşe’deki Ekonomi

“Ahlaki değerlerinin yozlaşması durumunda, varlık ve kaynak şartları ne olursa olsun, hiçbir toplum meşru yollarla iktisadi açıdan refaha ulaşamaz. Bunun sonucu olarak bir çoğu iktisadi esarete sürüklenip sömürülürken az bir kısmı da gaddarlıklarıyla, sürdürülebilir olmamakla beraber, acımasız birer sömürgeciye dönüşür.”

  • 03.01.2026

    İran’da döviz meselesi bugün patlamış bir krizden ziyade kırk yıla yayılan, katman katman inşa edilmiş bir soygun düzenin kaçınılmaz sonucudur. Sokakta yükselen kur isyanı anlık bir fiyat şokunun değil, uzun yıllar boyunca kimin hangi kurdan dolar gördüğü sorusuna verilen adaletsiz cevapların toplamıdır. İran ekonomisini bugün bu noktaya getiren şey, parasının doların karşısında erimesi yani basit bir devalüasyon olarak anlaşılmamalı. Asıl mesele yıllardır doların bir grup elit için seçici biçimde ucuzlatılmasından kaynaklanan servet transferinde ve gelir dağılımındaki acımasız bozulmada saklı.

    Hikayeyi doğru anlamak için meseleyi 1979 Devrimi’nden itibaren ele almak lazım. Devrim, yalnızca siyasal rejimi değil, ekonomik mülkiyet ve karar alma yapısını da kökten değiştirdi. Şah döneminde özel sermaye ve saray çevresi etrafında şekillenen ekonomi, devrim sonrası kamusal, devrimci ve ahlaki bir çerçeveye oturtuldu. Bankalar büyük sanayi tesisleri ve dış ticaret devletleştirildi. Döviz daha o günlerde serbest piyasa malı olmaktan çıkarıldı. Devletin elinde tutulması gereken stratejik bir kaynak olarak tanımlandı.

    Aslında ilk dönemdeki çoklu kur, ideolojik bir tercih olarak ortaya koyulmuştu. Yeni rejimin sosyal adalet için adeta bir mesajıydı. Temel ihtiyaçlar ucuz dövizle karşılanacak, lüks ve spekülatif talep pahalıya cezalandırılacaktı. Gelgelelim 1980–1988 İran-Irak Savaşı bu anlayışı sertleştirdi. Savaş ekonomisi, dövizi tamamen merkezileştirdi. Kim ithalat yapacak, neyi yapacak, hangi kurdan yapacak, sorularının tamamı devlet bürokrasisi içinde cevaplanıyordu. Bu dönemde çoklu kur adeta hayatta kalma refleksine dönüşmüştü. Çok uzun süren savaş ekonomiyi mahvetmişti. Ancak aynı dönemde ülkenin ekonomi sistemine kritik bir alışkanlık olarak yerleşmeyi başarınca işlerin rengi zamanla değişti. Savaş boyu ithalatı kontrol edenleri karuncuklara çeviren çoklu kurdan faydalanma ayrıcalığı, savaş sonrası dönemde daha büyük bir piyangoya erişim anlamına geldiğinden piyasa başarısının elinden alıp değil devlete yakınlık derecesine bağlandı.

    Gerçi 1990’larda Haşimi Rafsancani döneminde İran ekonomisi yeniden inşa ve kısmi liberalizasyon sürecine girdi. Özel sektör teşvik edildi, dış ticaret genişletildi, altyapı yatırımları hızlandı. Ama döviz rejimi tam serbestleşmedi. Aksine çoklu kur geçiş dönemi aracı olarak korunarak uzatıldı. Gerekçesi ise ani serbestleşmenin toplumsal maliyet yaratma ihtimali gösterildi. Gerçek ise elbette başkaydı. Kur tahsisi, yeni oluşan yarı-kamusal ekonomik ağlar için güçlü bir kaldıraçtı. Bu yıllarda enerji, inşaat ve ticaret çevresinde güçlenen aile ve kurumlar, dövize erişimi açık açık bir avantaj olarak kullanmaya başlamıştı ve kendilerinden başka kimsenin bu kaldıraca ulaşmasını istemiyorlardı.

    2000’lere gelindiğinde kur sistemi artık kurumsallaşmış birrant mimarisinin başyapıtı haline gelmişti. Reformcu Hatemi döneminde söylem değişti ama mekanizma değişmedi. Döviz hala kimin ithalat yapacağına karar veren bürokratik bir filtreyle dağıtılıyordu. Bu filtre aradan geçen zamanla siyasi, ailevi ve kurumsal bağlarla daha da sıkılaştırıldı. Laricani ailesi gibi devletin farklı erklerinde dolaşan ağlar, Rafsancani çevresi gibi yarı-kamusal ekonomik yapılar; güvenlik bürokrasisinden gelen Rezaei ailesi tipi kadrolar bu sistemin tasarımcıları değil ama güçlü sürdürücüleri oldu. Kur bu dönemde ekonomik araçtan çok tamamen siyasi denge aracına dönüştü.

    Tüm bunlarla beraber asıl kırılma 2010’larda geldi. Nükleer program nedeniyle uygulanan ağır yaptırımlar İran’ı yeniden döviz kıtlığıyla yüz yüze bıraktı. 2012 kriziyle riyal çökerken devlet bir kez daha tanıdık çözüme sarıldı. Plan basitti; dövizi kontrol et, katmanlara ayır, kime ne kadar verileceğini belirle. 42.000 riyallik meşhur tercihli dolar bu dönemin ürünüdür. Resmi gerekçe nettir: gıda ve ilaç ucuz kalacak.

    Fakat uygulamada ucuz dolar ucuz ürüne değil, ayrıcalıklı ithalatçıya gitti. Denetim zayıf kaldı, ithalat yapmadan döviz alanlar oldu, ithalat yapanlar fiyatı serbest piyasa beklentisiyle belirledi. Kur kıyağı ilk kez bu kadar halkın gözüne sokularak yapıldı.

    Bu dönemde ihracatçılar için de yeni bir düzen kuruldu. Devlet ihracat gelirini ülkeye çekmek için NIMA adlı yarı-resmi döviz platformunu oluşturdu. Entegre Döviz İşlemleri Sistemi olarak tanımlayabileceğimiz bu platform, ihracatçıların döviz gelirlerini sisteme sokmaya zorlandığı, ithalatçıların da bu dövizi resmi/yarı-resmi kurdan temin edebildiği, Merkez Bankası gözetimindeki yarı kapalı bir döviz piyasası oluşturdu.

    İhracatçı çoğu zaman dövizini serbest piyasada satamadı ve düşük bir kurdan bu sisteme vermeye zorlandı. Haliyle de sistem kendi çelişkisini üretti. Dövizi ucuza vermek istemeyen ihracatçı, kaçış yolları aradı ve dövizi geciktirdi, eksik beyan etti, dışarıda tuttu. Böylece devlet bir yandan ucuz dolar dağıtırken diğer yandan ucuz dolar toplamaya çalışıyor, ihracatçısını kollayacağına bürokratik elitlerini beslemek için soymaya gayret ediyordu. Ne enteresan iş…

    2018 sonrası yaptırımlar bu mimariyi patlatan tetikleyiciler oldu. Döviz iyice kıtlaştı, kur farkları açıldı, serbest piyasa ile resmi kur arasındaki makas uçurumlaştı. Bu noktadan sonra sistem fiyat istikrarı üretmekten tamamen koptu. Çoklu kur artık geçici bir araç olmaktan çıkıp, ekonominin ana belirleyicisi haline geldi. Bankalar kamu finansmanının taşıyıcısına dönüştü. Borsa ise yatırım alanı olmaktan çıkıp en azından enflasyondan kaçış mekanı oldu. Sanayi deseniz, öngörülemez kur yüzünden verimliliğini kaybetti. Gerçi savunma sanayisi önceliklendirildi ve iyi başarılar sağlandı. Bunun en büyük kanıtı geçtiğimiz aylarda yaşanan İsrail ile olan 12 günlük savaş olarak karşımıza çıktı. Ama orası da rant mecrasına dönüştü ve kaynakların bu alana yönlendirilmesiyle elitler için yeni bir soygun kanalı açıldı.

    Son yıllarda İran toplumunun yaşadığı süreçler bize, klasik anlamda siyasi ya da iktisadi krizlerden çok farklı şeyler anlatıyor. Ülke kalıcı bir yoksullaşma rejiminin altında eziliyor. Enflasyonun sürekli çift hanelerde, kurun sürekli yukarı yönlü olduğu bir ortamda ücretler, maaşlar ve emek gelirleri zamana yayılmış biçimde korkunç derecede eridi.

    Gıda, kira, enerji ve ulaşım gibi zorunlu harcamalar hane bütçesinin tamamını yutar hale geldi. Resmi istatistikler ortalamalarla konuşurken, halk gündelik hayatta yaşanan enflasyonu deneyimledi. Dövizle işi olmayan, ithalat lisansı bulunmayan, kur tahsis mekanizmalarına erişimi olmayan geniş kesimler için dolar ulaşılamaz ve adaletsiz bir sembole dönüştü. Bu süreçte toplumun büyük bir bölümü, çalışarak yoksullaşmanın normalleştiği, gelecek beklentisinin tamamen törpülendiği bir ruh haline sürüklendi. Ekonomik baskı yalnızca gelirleri değil, sosyal dokuyu da aşındırdı. Orta sınıf hızla daraldı, gençler için ülke içinde bir gelecek fikri silikleşti, geçinme meselesi siyasetin hepten önüne geçti.

    İşte bu birikim, son günlerde patlak veren isyanları doğuran temel zemin olarak kabul edildiğinde  sokaktaki öfkenin yıllardır süren adaletsizliğin görünür hale gelmesine yönelik olduğu çok net anlaşılıyor. Kur meselesi, halkın gözünde teknik bir ekonomi tartışması olmaktan çıkmış, sistemin kime çalıştığının açık göstergesi haline gelmiş durumda.

    Hasılı, sokağa yansıyan şey emeğin değersizleşmesi, adalet duygusunun aşınması ve geleceğin elden kayıp gittiği hissi başta olmak üzere daha birçok kötü anı, beklenti ve inancın kopkoyu gölgesi…

  • 25.12.2025

    https://www.liderhaber.com.tr/ekonomik-istikrar-ve-sosyal-refah-kiskacinda-turkiye

    Türkiye ekonomisi 2026 yılına dair açıklanan 28.075 TL’lik asgari ücret rakamıyla birlikte, iktisadi rasyonalite ile toplumsal beklentilerin tam ortasında, oldukça hassas bir denge sınavına giriyor.

    Bu rakam artık sadece bir ücret düzenlemesi değil, aynı zamanda enflasyonla mücadelenin önümüzdeki iki yılını şekillendirecek olan makroekonomik stratejinin en somut yansıması olarak tüm toplumsal riskler göz önünde bulundurularak belirlenmiş durumda.

    Ekonomi yönetiminin beklenen enflasyon odaklı yaklaşımı, bir yandan fiyat istikrarını kalıcı kılma hedefini taşırken diğer yandan hanehalkı bütçesi üzerinde son yılların en ciddi testlerinden birini başlatıyor. Bugün gelinen noktada, rakamların teknik analizi ile sokağın gerçekliği arasındaki makas ekonomi politikasının başarısı için en kilit gösterge haline gelmiş durumda.

    Asgari ücretin masaya gelmeyen Türk-İş tarafından Kasım 2025 için açıklanan 29.828 TL’lik açlık sınırının altında kalması, kuşkusuz en çok tartışılan ve üzerinde düşünülmesi gereken mesele olarak karşımızda duruyor.

    Tarihsel olarak bakıldığında, 1980, 1994 ve 2001 gibi yapısal dönüşüm ve kriz yıllarında görülen bu tablo, ekonomideki soğuma ihtiyacının ne denli öncelendiğini gösteriyor. Ancak bu durumu sadece bir yoksullaşma verisi olarak okumak yerine, enflasyon ataletini kırmak adına atılan radikal bir adım olarak da değerlendirmek lazım. En azından şimdilik…

    Hükümet ve Merkez Bankası, geçmiş enflasyonun getirdiği maliyet artışlarını geleceğe taşımak yerine gelecekteki düşük enflasyon hedefine uyumlu bir gelir politikası kurgulamayı tercih ediyor. Bu ileri bakışlı endeksleme yöntemi teorik olarak ücret-fiyat sarmalını durdurmayı amaçlasa da başlangıç noktasındaki açlık sınırı farkı toplumsal dayanıklılığın sınırlarını zorluyor. Çünkü bir önceki sene de %45’e yakın enflasyon rağmen “hedeflenen enflasyon” bayrağı açılıp %30 zam yapılmış ve sene sonuna kadar asgari ücretliler ve komşu ücretliler bu aya kadar bir refah kaybı yaşamıştı.

    Meselenin bir diğer boyutu da Türkiye’nin ücret yapısındaki kitleselleşme sorunu var elbette. DİSK’in verileriyle somutlaşan asgari ücretli toplumu haline geldiğimiz gerçeği, bu rakamın artık sadece vasıfsız iş gücünü değil, toplumun kahir ekseriyetini doğrudan ilgilendiren bir referans ücret haline geldiğini kanıtlıyor.

    Çalışanların yüzde 80’inden fazlasının asgari ücretin iki katı ve altında bir gelirle yaşamını sürdürüyor olması yapılacak her türlü yüzdesel sapmanın çarpan etkisini ciddi şekilde büyütüyor. Yani bu yapı içinde asgari ücretin reel olarak gerilemesi sadece en alt gelir grubunun değil orta direk olarak tabir edilen kesimin de yaşam standartlarının hızla aşağı çekilmesi anlamına geliyor. Eğitimli iş gücü ile giriş seviyesindeki ücretlerin birbirine bu denli yaklaşması, uzun vadede beşeri sermayenin niteliği ve iş gücü piyasasındaki motivasyon dinamikleri açısından korkutucu bir dinamite dönüşme potansiyeline sahip.

    Elbette, enflasyon beklentilerindeki ayrışma ise bu politikanın önündeki en büyük bariyer olarak duruyor. Bir tarafta Merkez Bankası’nın bir ay sonra güncellemek zorunda kalacağı %16’lık ara hedefi ve Orta Vadeli Program’ın iyimser senaryoları, diğer tarafta ise reel sektörün ve hanehalkının %50’lere dayanan hissedilen enflasyon gerçeği var. Bu psikolojik uçurum, asgari ücret artışının yeterliliği konusundaki algıyı doğrudan olumsuz etkiliyor.

    Sanmıyorum ama eğer 2026 yılı boyunca baz etkisi ve yönetilen fiyatlardaki disiplin sayesinde enflasyon gerçekten %20’lerin altına hızlı bir iniş sergilerse, bugünkü düşük artışın yarattığı tahribat yılın ikinci yarısında bir nebze telafi edilebilir. Ancak gıda ve barınma gibi temel ihtiyaç maddelerinde fiyat artışları beklentilerin üzerinde seyretmeye devam ederse, asgari ücretlinin 2026 boyunca yaşayacağı reel kayıp ekonomik olduğu kadar sosyal bir maliyete de dönüşebilir.

    Ekonomi yönetiminin 2026 stratejisinde, tüketici sepeti güncellemeleri, yeniden değerleme oranlarının görece düşük tutulması ve ithalat politikalarıyla fiyat baskılanması gibi enstrümanların daha etkin kullanılacağı şimdiden açıkça anlaşılıyor. Bu kontrollü soğuma süreci, iş dünyasının fiyatlama davranışlarını disipline etmeyi hedeflerken hanehalkının alım gücünü bir tür istikrar çıpası olarak konumlandırıyor. Yani enflasyonu düşürmenin ana yakıtı, bu senaryoda iç talebin sert bir şekilde kısılması oluyor. Ancak burada enflasyonun düşmesi, tek başına toplumsal refahın geri gelmesi için yeterli midir, diye de sormak lazım. Geçmiş yılların kayıpları telafi edilmeden varılacak bir düşük enflasyon platosu yoksulluğun kalıcılaştığı bir yeni normal yaratabilir, ki bence en iyi ihtimalle birkaç sene bunu yaşayacağız.

    Evet, ekonomi yönetimi kısa vadeli sosyal maliyeti göze alarak uzun vadeli bir enflasyon düşüşü hedefliyor. Rakamlar da bu tercihin çalışan kesim üzerinde ciddi bir baskı oluşturacağını net bir şekilde ortaya koyuyor. 32 ay gibi rekor bir süreye yayılan enflasyonla mücadele süreci 44. ayın sonuna varıldığında, eğer bu acı reçete ile bize %20’nin altını gösterirse bugün yaşanan erime bir şekilde unutulur gider.

    Fakat hedeflerin sapması ve bu sene olduğu gibi merkez bankasının yıl başındaki hedefleriyle yıl sonundaki hedefleri arasında %30’lara varan bir itibar açığı oluşması durumunda ise hem reel ücretlerdeki bu tarihi kayıp hem de dar gelirli kesimin omuzladığı yük, toplumsal gelir adaleti tartışmalarını çok daha sert bir zemine taşıyabilir.

    Ezcümle, 2026, Türkiye için sadece bir takvim yılı değil, aynı zamanda iktisat politikasının sosyal vicdanla girdiği en büyük hesaplaşma yılı olacak gibi gözüküyor…

  • Yükselen Rus Tehlikesi

    17.12.2025

    https://www.milatgazetesi.com/yukselen-rus-tehlikesi

    NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin geçtiğimiz günlerde Rusya hakkında yaptığı açıklamalar, aslında Batı dünyasının artık meseleyi nasıl okuduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.

    Rutte, Rusya’nın yalnızca Ukrayna ile sınırlı bir savaş yürütmediğini, bütün Avrupa güvenlik mimarisini test eden, yıpratan ve zorlayan çok katmanlı bir tehdit haline geldiğini net bir dille ifade etti. Bu açıklama aslında bütün Avrupa’nın son üç yılda yaşadıklarının ve düşündüklerinin özetiydi. Çünkü bugün Rusya, doğudan batıya, kuzeyden güneye uzanan geniş bir coğrafyada aynı anda baskı kuran bir güç olarak hareket ediyor.

    Doğuda Rusya’nın Çin ile kurduğu yakın askeri ve stratejik ilişki, özellikle Japonya açısından yeni bir güvenlik baskısı anlamına geliyor. Moskova ile Pekin’in ortak tatbikatları, hava ve deniz unsurlarının Japonya çevresinde giderek daha görünür hale gelmesi ve Pasifik’teki koordinasyon Rusya’nın artık sadece Avrupa merkezli bir güç olmadığını gösteriyor.

    Japon hava sahasına yaklaşan Rus uçakları ve deniz trafiği, Japonya’yı savunma harcamalarını artırmaya ve ABD ile askeri entegrasyonunu derinleştirmeye zorluyor. Bu tablo, Rusya’nın Çin ile birlikte Batı’yı iki ayrı cephede meşgul etmeyi hedeflediğini düşündürüyor.

    Batı cephesinde ise Rusya’nın yöntemi doğrudan savaş değil, düşük yoğunluklu ama sürekli bir taciz stratejisi. Polonya hava sahasına giren insansız hava araçları, Baltık ülkeleri üzerinde artan elektronik harp faaliyetleri ve sınır bölgelerinde yaşanan belirsiz askeri hareketlilik, NATO’nun reflekslerini ölçmeye yönelik adımlar olarak okunuyor.

    Finlandiya’nın NATO’ya katılmasından sonra Rusya’nın bu ülke sınırında askeri varlığını artırması ve zaman zaman sınır güvenliğini zorlayan hamleler yapması, Moskova’nın genişlemeye karşı verdiği tepkinin fiili bir yansıması. Burada amaç bir savaş başlatmak değil, sürekli bir huzursuzluk hali yaratarak Avrupa’nın güvenlik algısını aşındırmak.

    Güneyde ise Ukrayna savaşı bütün bu tablonun merkezinde durmaya devam ediyor. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş artık yalnızca toprak kazanımı hedefleyen klasik bir askeri operasyon değil. Bu savaş, Avrupa’nın enerji güvenliğinden gıda arzına, savunma sanayisinden siyasi bütünlüğüne kadar pek çok alanı etkileyen bir kaldıraç haline gelmiş durumda.

    Ukrayna cephesi uzadıkça Rusya’nın askeri kapasitesinin tükendiği yönündeki yorumlar sıkça yapılsa da gelinen noktada Moskova’nın savaşı sürdürebilecek insan gücünü koruduğu gibi ekonomisini, özellikle de sanayisini savaşa uygun şekilde dönüştürebildiği açıkça görülüyor. Bu da Avrupa başkentlerinde ister istemez şu soruyu yankılandırıyor: Ukrayna’dan sonra sırada ne kim var?

    Kuzey cephesine dönecek olursak son aylarda belki de en kritik gelişmelerin bu coğrafyada yaşandığına şahit oluyoruz. İngiltere ile Norveç arasında imzalanan ortak deniz gücü ve deniz güvenliği anlaşması Rusya’nın Kuzey Atlantik ve Kuzey Denizi üzerindeki artan faaliyetlerine doğrudan bir cevap niteliği taşıyor.

    Bu anlaşma, sadece iki ülkenin donanmaları arasındaki olağan bir iş birliğinin ötesinde Rusya’nın denizaltı hareketliliğine, enerji hatlarına ve deniz altı kablolarına yönelik potansiyel tehditlerine karşı kurulmuş yeni bir savunma hattı kurma özelliğini taşıyor.

    İngiltere ve Norveç’in ortak devriye, istihbarat paylaşımı ve hızlı müdahale kapasitesi oluşturma kararı, NATO’nun kuzey kanadının artık daha kalıcı bir alarm durumuna geçtiğini gösteriyor.

    Rusya’nın Norveç kıyılarına yakın bölgelerde artan deniz faaliyetleri, İngiltere’nin kuzey sularında tespit edilen şüpheli hareketlilik ve Danimarka çevresinde gözlenen askeri sinyaller, Moskova’nın denizleri de bir baskı alanı olarak kullandığını ortaya koyuyor. Bu durum, Avrupa için yeni bir güvenlik denklemine işaret ediyor. Savaş artık sadece kara sınırlarında değil, denizin altında ve hava sahasının gri bölgelerinde yürütülüyor.

    Bütün bu tablo bir araya geldiğinde Rusya’nın klasik bir cephe savaşı yerine, Avrupa’yı sürekli tetikte tutan, kaynaklarını savunmaya zorlayan ve siyasi birlikteliğini sınayan bir strateji izlediği görülüyor. NATO’nun doğu kanadına yaptığı yığınaklar, hava savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve askeri tatbikatların artması, bu stratejiye verilen doğal tepkiler. Ancak bu savunma refleksi aynı zamanda Avrupa ekonomileri üzerinde ciddi bir yük oluşturuyor.

    Bu hafta da faizleri sabit tutması beklenen Avrupa Merkez Bankası’nın aslında faizleri indirip çoktan bu tehlikeye karşı ekonomisini dönüştürecek adımları atması gerekirdi. Fakat siyasi birliği olmayan ve para politikasını sadece birkaç büyük üye ülkeye göre ayarlayan Avrupa Merkez Bankası’ndan kimse böyle bir kıvraklık beklemiyor.

    Bir diğer faiz kararı ise Japonya’dan gelecek. Onların durumu hepten vahim. Üstelik 35 yıldır dünyaya boca ettikleri bedava para yüzünden yeni kalkışacakları ekonomik programla tüm dünyanın dengelerini alt üst edebilirler. Özellikle de ABD ve Avrupa ekonomilerini.

    Bedava para musluğunun kesilmesi her iki coğrafyada da büyük borsa be banka krizlerine neden olabilir. Bekleyip göreceğiz…

    Tüm bunlar olurken bir de Avrupa Birliği’nin Rusya’nın 300 milyar dolarlık varlıklarına el koyma gündemini düşünmek insanın canını hepten sıkıyor. Bunun sonucunun nereye varacağını şu çizdiğim tablodan anlamayacak kadar kör olamayacaklarına ve tüm bunların büyük bir senaryonun parçası olduğuna inanıyorum. Umarım yanılıyorumdur…

    Evet, Türkiye açısından bakıldığında da riskler çok boyutlu. Karadeniz, bu denklemde kilit bir alan olmaya devam ediyor. Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığı, Ukrayna savaşı nedeniyle zaten artmış durumda ve bu durum Türkiye’nin denge politikasını daha da zorlaştırıyor. Montrö rejimi, Türkiye’nin elindeki en önemli araçlardan biri olmayı sürdürüyor ancak savaşın uzaması ve Rusya’nın agresif tutumu, Karadeniz’deki her hareketin daha hassas hale gelmesine neden oluyor.

    Enerji meselesi de Türkiye için ayrı bir risk alanı. Avrupa, Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltmaya çalışırken yeni tedarik yolları arıyor. Türkiye bu süreçte bir enerji koridoru olma potansiyeline sahip ancak aynı zamanda Rusya ile olan mevcut enerji ilişkileri nedeniyle kırılgan bir denge üzerinde duruyor. Rusya’nın enerjiyi siyasi bir araç olarak kullanma alışkanlığı, Türkiye için de göz ardı edilemeyecek bir risk.

    Askeri ve jeopolitik boyutun yanında ekonomik etkiler de giderek daha görünür hale geliyor. Avrupa’daki güvenlik endişesi arttıkça savunma harcamaları yükseliyor, bu da bütçe dengelerini zorluyor. Türkiye, Avrupa ile yoğun ticaret ilişkileri olan bir ülke olarak bu yavaşlamadan ve belirsizlikten dolaylı şekilde etkileniyor. Yatırım kararları erteleniyor, risk algısı yükseliyor ve bölgesel istikrarsızlık ekonomik planlamayı zorlaştırıyor.

    Sonuç olarak Rusya’nın bugün izlediği politika, tek bir ülkeyi ya da tek bir cepheyi hedef almıyor. Bu politika, Avrupa’yı doğudan batıya, kuzeyden güneye sürekli bir baskı altında tutmayı amaçlayan uzun soluklu bir stratejiye dayanıyor.

    NATO’nun ve Avrupa ülkelerinin verdiği tepkiler, bu tehdidin artık geçici değil kalıcı olarak algılandığını gösteriyor. Türkiye ise bu yeni güvenlik ortamında hem elçi olmak hem de kendi ulusal çıkarlarını korumak zorunda. Önümüzdeki dönemde asıl mesele, bu baskının hangi noktada daha somut ve daha sert bir krize dönüşeceği olacak.

  • 10.12.2025 

    https://www.milatgazetesi.com/asgari-ucret-tartismalari-icin-japonya-ve-almanya-ornekleri

    Her sene Aralık ayı geldiğinde, asgari ücret ekonomi gündeminin bir numaralı aktörü olur. Tüm ülke ekonomisi için belirlenecek rakamın 1 TL’si bile adeta bir kuantum saatin salisesiymişçesine dikkatle hesaplanır.

    30 aydır devam eden enflasyonla mücadele süreci nedeniyle her geçen sene rakamın belirlenme sürecinde ipler daha da gerildiğinden illa ki “yok mu bunun başka bir yöntemi?” diye düşünülür; ekranlarda ve sosyal medyada başta ekonomistler ve siyasiler olmak üzere geniş kitlelerin söylemleri çerçevesinde uzun uzadıya tartışılır. Rakam belirlendikten sonra ise hızla mesele kapanır ve bir dahaki sene gelene kadar zaman zaman üzerine konuşulsa da hızlıca gündemimizden çıkar.

    Bu sene durum biraz farklı oldu. Son 29 toplantının sadece 6’sındaki ortak mutabakat ve 2’sindeki hükümet temsilcilerinin desteğiyle talebini kabul ettirme hariç 21 defa istekleri reddedilen işçi tarafı toplantılara katılmayacaklarını ifade edince farklı bir kulvara girildi. Hükümet temsilcilerinin resmi olmasa da temsil sisteminde değişiklik yapılabileceğine dair verdikleri mesajlar basına yansıyınca bu defa “yok mu bunun başka bir yöntemi?” sorusu daha güçlü sorulmaya başlandı.

    Hal böyle olunca da okurumuza bir iki örnekten bahsedip Türkiye için detaylandırılmamış olsa da bir öneride bulunmayı en azından bu konuda biraz düşünmenin önünü açacak bir taslak sunmayı faydalı bir girişim olarak değerlendirdiğimden bu klavyenin başına geçtim.

    Japonya ve Almanya örneklerine biraz göz atarak başlayalım.

    Japonya ve Almanya, çalışma hayatını düzenleme biçimleriyle yalnızca kendi ülkelerinin değil, küresel ekonomik düşüncenin de üzerine titrediği iki farklı modeli temsil ediyor.

    Biri bölgesel çeşitliliği esas alan, saatlik yapıya dayalı ve kurumların gölgesinde şekillenen bir mimari kurarken; diğeri ulusal düzeyde disiplinli bir konsensüs üretip işçi–işveren–devlet üçgeninde dengeyi koruyan bir çerçeve inşa ediyor.

    Bu iki ülkenin ortak paydası, asgari ücreti siyasi bir tartışma aparatından ziyade ekonomik bir mekanizmanın parçası haline getirmeleri. Her biri kendi kültürüne, üretim modeline ve toplumsal reflekslerine uygun bir yol bulmuş durumda.

    Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik yapı ise her iki modelden de ders almayı gerektiren bir karmaşıklık sunuyor. Bu nedenle iki ülkenin yaklaşımını anlamadan Türkiye için hızlı ve yol gösterici, fayda üretici bir öneri geliştirmek mümkün değil.

    Japonya’nın modeli önce bölgeyi, sonra ülkeyi anlamaya dayanır. Kırk yedi eyaletin ekonomik yapısı birbirinden farklıdır. Başkentin yoğun hizmet sektöründen, kırsal bölgelerin tarıma dayalı ekonomilerine kadar geniş bir çeşitlilik bulunur.

    Japonya işte bu gerçekliği ücret politikasının omurgasına yerleştirmiş durumda. Önce ulusal düzeyde işverenleri, sendikaları ve akademiyi bir araya getiren bir konseyle yıllık artış çerçevesini belirliyorlar. Bu çerçeve ülkenin ekonomik büyümesi, işletmelerin karlılığı, işgücü verimliliği ve bölgesel geçim maliyetleri gibi çok katmanlı göstergeler ışığında hazırlanıyor. Yani bizde hiç dikkat edilmeyen bir dizi önemli veriye bakıyorlar.Ardından her eyalet kendi koşullarına uygun bir değerlendirme yapıyor ve bölgesel asgari ücretini belirliyor.

    Bu yaklaşımın temel felsefesi, “ülke tektir ama ülke ekonomisinin içerideki yansımaları aynı renkte değildir” düşüncesidir. Japonya’nın asgari ücreti saatlik tanımlaması da bu felsefeyi güçlendiriyor. Böylece çalışma süresine göre esnek bir gelir yapısı oluşuyor ve ülkedeki işgücü merkezin değil, kendi bölgesel gerçekliğinin şartlarında fiyatlanıyor

    Diğer örneğimiz Almanya’da ise farklı bir yol izleniyor. Ülke, ulusal düzeyde tek bir asgari ücreti esas alıyor. Fakat bu ücretin belirlenmesinde siyasetten tamamen bağımsız bir komisyona yetkiler devredilmiş durumda. Mindestlohnkommission adı verilen bu yapı, işveren örgütleri, sendikalar ve bağımsız ekonomistlerden oluşuyor. Komisyonun görevi yalnızca ücret tespit etmek değil tabi ki. Bunu yaparken iş piyasasının genel sağlığını gözetmek de en önemli görevleri arasında.

    Almanya modeli verimlilik ile işveren maliyetinin birlikte hareket etmesini önemsiyor. Şirketlerin rekabet gücünü aşındırmayan ama çalışanların refahını erozyona uğratmayan bir orta yol üretmek en temel hedef. Ayrıca Almanya’da bazı sektörler kendi asgari ücretlerini belirleyecek ek mekanizmalara da sahip. Lojistik, inşaat veya bakım hizmetleri gibi alanlarda ulusal ücretin üzerinde bölümler tanımlanabiliyor. Böylece Almanya Japonlarınkinden farklı olarak bölgesel değil ama sektörel farklılığı sistemine entegre edebiliyor.

    Elbette, ülkenin dezavantajı olan yüksek işgücü maliyetlerini kontrol altına almak için komisyonunun metodolojisi büyük önem taşıyor. Çünkü ancak ücret politikası ülkenin verimlilik artışına paralel seyrederse sürdürülebilirlik ve istikrar korunabiliyor.

    Her iki modeli yan yana koyduğumuzda iki büyük gerçek karşımıza çıkıyor.

    Birincisi, ücretin ekonomik gerçeklikten kopuk belirlenmesinin hem işveren hem çalışan hem de makro istikrar için zararlı olduğu. İkincisi, “tek ülke tek ücret” ile “çok bölge çok ücret” yaklaşımlarının avantajları ve dezavantajları bir arada ele alınmadıkça bir ülkenin kendi özgün modelini kurmasının mümkün olmadığı hususu.

    Türkiye tam da bu ikili arasında bir yerde duruyor. Mevcut sitem ulusal bir rakama dayansa da yaşam maliyeti, istihdam kapasitesi ve sektörlerin rekabet koşulları bölgeden bölgeye ciddi biçimde değişiyor. Bu nedenle Japonya gibi bölgesel ayrışmayı tamamen merkezine alan bir modele geçmek şu aşamada Türkiye’nin kurumsal yapısıyla tam örtüşmeyebilir. Almanya gibi tek bir ulusal ücret belirleyip bunu bağımsız bir komisyona bırakmak ise siyasi kültür ve piyasa yapısı nedeniyle tek başına yeterli olmayabilir. Türkiye’nin ihtiyacı bu nedenlerden ötürü söz konusu iki modelin güçlü taraflarını bir araya getiren karma bir çerçevede saklı.

    Bu karma modelin temel taşlarını şöyle düşünebiliriz:

    İlk olarak Türkiye’de ulusal asgari ücret yine varlığını korumalı ama bunun belirlenmesi siyasi karardan çıkarılıp bağımsız bir kurula devredilmeli. Kurul da Almanya’daki gibi işveren–çalışan–akademi üçlü yapısından oluşmalı. Bununla beraber Japonya’daki gibi bölgesel veri setleri de kesinlikle kullanmalı. Böylece ulusal ücret ülkenin genel durumunu yansıtan bir taban seviyeye dönüşmeli.

    İkinci adımda bölgesel farklılıkları görünür kılmak gerekiyor. Bunun için Türkiye yedi ekonomik bölgeye ayrılabilir. Yaşam maliyeti, kira endeksleri, enerji harcamaları, işsizlik oranları ve işgücü verimliliği gibi göstergeler bölgesel katsayılar oluşturulabilir. Ulusal ücret sabit kalırken, bölgesel katsayılar üzerinden uygulanan ücret değişebilir.

    Böylece İstanbul, Ankara, İzmir gibi yüksek maliyetli şehirlerde ücret kendiliğinden yukarı yönlü baskılanır; Doğu ve Güneydoğu’daki düşük maliyetli bölgelerde ise işverenin istihdam etme kapasitesi azalmaz. Japonya’nın modelinden ilham alan bu yaklaşım, bölgesel uçurumları ücret politikasına entegre ederek ekonomik denge sağlayabilir.

    Üçüncü unsur, sektörel duyarlılıktır. Almanya’nın sisteminden alınacak ana ders şudur: Aynı ulusal ücretin tüm sektörler için geçerli olmasının yarattığı sorunlar zaman içinde büyüyebilir. Emek yoğun, düşük katma değerli sektörlerle teknoloji yoğun sektörleri aynı çerçevede düşünmek adil değildir. Türkiye’de tarım, tekstil, bakım hizmetleri veya lojistik gibi bazı sektörler daha düşük verimlilikle çalışırlar. Buna karşılık yazılım, savunma, otomotiv veya kimya gibi sektörler daha yüksek verimlilik kapasitesine ulaşabilmektedirler. Bu nedenle bölgesel katsayılara ek olarak sektörel ayarlama katsayıları da tanımlanabilir. Böylece hem işverenin rekabet gücü korunur hem de çalışanların emeği sektörün gerçek değerine göre fiyatlanmış olur.

    Son adım, yöntemin Türkiye’ye özgü bir araçla tamamlanmasıdır. Bu da şeffaf veri zorunluluğu olmalıdır. Japonya’da olduğu gibi şirket karlılıklarının dinamik olarak izlenmesi ve Almanya’daki gibi düzenli istişare kültürü Türkiye’nin mevcut yapısını güçlendirir. Böyle bir ortamın oluşması rekabeti ve vergilerin doğru şekilde tahsilatını ciddi şekilde artıracağı gibi sübvansiyon, teşvik, af gibi hususlarında kimlere gitmesi gerektiğini çok daha netleştirerek büyük bir verimlilik patlamasıyla benzersiz bir katma değer artışına neden olarak bu dönüşüm için gerekli olacak kaynak tartışmalarının da önünü kesecektir.

    Yazıyı bitirmeden bir de bu ücret tespit komisyonlarının yılın sonunda bir kez görünüp ortadan kaybolmaları hususunu da ele almak lazım. Bu sıklıkla, yani senede bir kez gündeme geleni fakat yukarıda belirttiğim üzere ekonominin tüm hesaplarını da derinden etkileyen bir meselenin yalnızca yılda bir kez konuşulması baştan sona hatalı bir iştir. Yılda bir kez masaya gelen bir meseleye ilişkin problemlerin çözülmesi Türkiye gibi bir ülkede imkansız denecek derecede düşük bir ihtimaldir. Bu nedenle komisyon her çeyrek dönemde ekonomiyi taramalı ve gerekirse politika önerisi sunmalıdır. Böylece ücret politikası ekonominin arkasından koşan değil, ekonomiyi yönlendiren bir araca dönüşür.

    Hasılı, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu model Japonya’nın bölgesel duyarlılığını, Almanya’nın kurumsal disiplinini ve kendi ekonomik gerçekliğinin dinamizmini bir araya getiren hibrit bir yapı olmalıdır. Bu yapının amacı çalışanı korumanın yanında verimliliğin artırılması, sürdürülebilirliğin desteklenmesi, karlılıkla beraber ortak refahın ve makro ekonomik istikrarın güçlendirilmesi olmalıdır.

  • Zorlu toplantı

    03.12.2025

    https://www.milatgazetesi.com/zorlu-toplanti

    1992 yılında Alan Greenspan’in Fed Başkanı olduğu dönemde, Federal Açık Piyasa Komitesi’nde dikkat çekici bir oylama gerçekleşmişti.

    Bu toplantıda faiz oranlarının artırılması yönünde 7’ye 5 gibi dar bir oy farkıyla karar alınmış ve faiz artışı hususunda karar kılınmıştı.

    Baba Bush’un başkanlık koltuğunda oturduğu o dönemde enflasyonla mücadele ve ekonomik durgunluğu önleme hedefleri arasında denge kurulmaya çalışılıyordu.

    ABD tarihinde, en uzun dönem FED başkanlığı yapmış iki kişiden biri olan Greenspan’ın hayatını anlatan “Maestro” isimli kitapta bu karara giden süreç detaylıca anlatıldığından aklımda net bir şekilde kalmış durumda. ABD ekonomisi için çok kritik bir dönemde, üyelerin farklı bakış açılarıyla verdikleri oylar çerçevesinde Greenspan’ın süreci yönetmede yaşadığı problemler ve sadece 2 fark çıkacak kadar komitenin bölünmesi merkeze alınınca gerçekten acayip bir faiz kararı olduğu net bir şekilde anlaşılıyor.

    Zaman ve aktörler değişse de ABD ekonomisi açısından değerlendirilince bugünün Federal Açık Piyasa Komitesi, kısaca FOMC üyeleri (en çok da Powell) Aralık 2025’te yani birkaç hafta sonra, belki yazıya girizgah yaptığım günlerdeki kadar kritik bir kararın altına imza atmak üzereler…

    Evet, FOMC’un her toplantısı 12 üyesinin oylarıyla ABD’nin para politikasını şekillendiren bir yapıya sahip. Hatırlatmak gerekirse, bu 12 üyenin 7’si sabit guvernörlerden, 5’i ise her yıl farklı bölgesel FED başkanlarından (12 bölgesel FED’den) seçilen rotasyonlu üyelerden oluşuyor. Böylece farklı bölgesel dinamikler de karar süreçlerine dahil ediliyor. Karşıt fikirlerin ortaya çıkmasının da temel nedeni bu zaten.

    Karar belirttiğimiz derecede kritik olacağından Aralık 2025 toplantısına yaklaştığımız şu günlerde FOMC üyelerinin faiz indirimi konusundaki tutumları haliyle hepimiz tarafından merak ediliyor.

    Guvernörler arasında en şiddetli faiz indirimi yanlısı olanlar Christopher Waller ve Stephen Miran olarak öne çıkıyor.

    Waller, ABD basınında haberleştirildiği üzere istihdam zayıflaması nedeniyle indirimden yana bir görüş belirtti.

    Miran ise Fox Business üzerinden 25 baz puandan daha büyük bir indirimin bile düşünülebileceğini dile getirmiş durumda.

    Diğer guvernörlerden henüz net bir açıklama yok. Önümüzdeki günlerde olabilir diye düşünüyorum.

    Fakat yine de Michael Barr’ın enflasyonun hala yüksek olduğunu belirttiği yakın tarihli bir açıklamasının; Michelle Bowman’ın ise Haziran ayında iş gücü piyasasında kırılganlıkların var olduğunu ifade ettiği bir konuşmasının var olduğunu da ifade edelim. Lisa Cook hususunda tarafını netleştiremesek de indirime uzak göründüğünü söylemek lazım. En azından araştırmalarım bana bunu hissettiriyor.

    Bölgesel Fed başkanları tarafına bakacak olursak orda tablo daha keskin.

    John Williams (New York) ve Mary Daly (San Francisco) faiz indirimi yönünde konuşurken, Raphael Bostic (Atlanta), Loretta Mester (Cleveland) ve Alberto Musalem (St. Louis) indirime karşı daha temkinli bir duruş sergiliyor.

    Mester, Reuters’a enflasyonun henüz istenilen seviyede olmadığını belirterek sıkı duruşun devam etmesi gerektiğini vurgularken, Musalem St. Louis Fed’in kendi platformunda temkinli olunması gerektiğini, Bostic ise önceki indirim kararlarını desteklediğini ve bu sefer temkinli olduğunu ifade etti.

    Sonuç olarak, Aralık 2025 toplantısında FOMC’nin nihai kararı, bu çeşitli görüşlerin bir araya gelmesiyle şekillenecek ve elimizde şu an açıktan 3 pozitif ve çok sayıda belirsiz oy var.

    Nasıl bir oylama sonucu çıkacağını çok merak etmekle beraber 1992 benzeri olacağını düşünmüyorum. Yine de kapalı kapılar ardında 25 baz puan indirimle sonuçlanacağına inandığımız toplantıda, en az 1992 kadar zorlu bir sınav verileceğinden eminim.

    Hele ki ağza alınmayacak sözlerle Powell’a hakaret eden Trump başkanlık koltuğunda oturduğundan beri ısrarla indirim için dua ederken…

  • 26.11.2025

    https://www.milatgazetesi.com/cop31-ve-ucuz-uluslararasi-finansman-icin-buyuk-firsatlar

    Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi çerçevesinde gerçekleştirilen “Conference of the Parties” toplantılarının otuz birincisi ülkemizde gerçekleşecek.

    Her yıl iklim değişikliğiyle mücadele, karbon azaltım hedefleri, yeşil finans, yenilenebilir enerji, adaptasyon ve finansman aktarımı gibi kritik konuları karara bağlandığı zirveye Türkiye’nin ev sahipliği yapacak olması, küresel ölçekte taşıdığı anlamın ötesinde, ekonomi ve finans dünyasının geleceğini doğrudan ilgilendiren bir dönüm noktasına işaret ediyor.

    Çünkü iklim diplomasisi artık sadece diplomasi değil, aynı zamanda sermayenin yönünü belirleyen, yatırımların geleceğini şekillendiren, finansal riskleri yeniden tanımlayan bir alan.

    Dolayısıyla Türkiye’nin bu zirveye ev sahipliği yapması, iklimle sınırlı bir sorumluluk değil, tam aksine, ülkenin yeşil finans mimarisini yeniden kurması gereken bir zorunluluğa dönüşüyor.

    Türkiye ekonomisinin 2025 itibarıyla yaşadığı tüm kırılganlıklar yani dış finansmana bağımlılık, yüksek enerji ithalatı, sanayinin karbon yoğun yapısı, sürdürülebilir yatırımlara erişimdeki yetersizlikler bizi bu dönüşüme mecbur bırakıyor. COP31 ise bu mecburiyeti bir avantaja dönüştürebilecek tek uluslararası vitrin olarak karşımızda.

    Küresel finans piyasaları son 10 yılda iklim değişikliği merkezli bir yeniden yapılanma sürecinde. Devasa fonlar, emeklilik fonları, kalkınma bankaları ve özel yatırımcılar artık paralarını karbon yoğun ülkelere değil, net sıfıra gidenlere yönlendiriyor.

    Avrupa Birliği’nin sınırda karbon düzenlemesi, ABD’nin IRA paketi, Asya’da yeşil tahvil ve sürdürülebilir kredi mekanizmaları bu yeni dünya düzeninin yapı taşlarını oluşturuyor.

    Türkiye bu büyük dönüşümde uzun süre gri bir alanın içinde kaldı. Emisyon azaltım planları yeterince iddialı değildi, yenilenebilir kapasite hızla artsa bile kömürden çıkış takvimi belirsizdi, karbon piyasalarının temeli tamamlanmamıştı ve şirketlerde sürdürülebilirlik raporlaması hala başlangıç aşamasındaydı.

    İşte bu nedenle COP31’in Türkiye’de yapılması sadece bir prestij değil, tam tersine, dünya finans merkezlerinin gözlerini Türkiye’nin üzerine çevirdiği bir sınav niteliği taşıyor.

    Zirvede Türkiye’nin karşısına çıkacak en net beklenti, “çok daha kuvvetli sözler” vermesi gerektiği yönünde. Bu, politik bir ifade gibi görünse de ekonomik karşılığı çok açık. Eğer Türkiye fosil yakıt politikasını, enerji dönüşümünü, sanayide yeşil dönüşüm yol haritasını ve karbon piyasası altyapısını güçlendirmezse, COP31 ev sahipliği büyük bir kayıp fırsata dönüşebilir.

    Çünkü dünya yeşil dönüşümü artık yumuşak tavsiyelerle değil finansal yaptırımlarla hayata geçiriyor. Karbon yoğun ülkeler daha pahalı borçlanıyor, sürdürülebilirlik kriterlerini sağlayamayan şirketler daha yüksek faizle kredi buluyor, temiz enerji hedefleri olmayan devletler uluslararası fonlardan pay alamıyor. Türkiye de bu risklerin tam ortasında.

    Ancak Türkiye’nin elinde büyük bir fırsat geçti. COP31’in ev sahibi olarak Türkiye’nin masaya koyabileceği her güçlü taahhüt, ülkenin yeşil finans çekim merkezi olma potansiyelini artırır. Örneğin, güçlü bir emisyon azaltım hedefi sadece çevresel bir başarı olmaz. Uluslararası fonların Türkiye’ye yönelmesini sağlayacak ekonomik bir mekanizma haline de gelebilir.

    Zira fonlar artık net sıfıra en hızlı ilerleyen ülkelere gidiyor. Türkiye’nin güneş ve rüzgar potansiyeli, enerji verimliliği yatırımları, yeşil hidrojen kapasitesi, orman ve yutak alan projeleri, Avrupa-Asya enerji koridorundaki stratejik konumu göz önünde bulundurulduğunda COP31 doğru kullanılırsa Türkiye’nin ucuz dış finansmana erişiminde yeni bir dönem açabilir.

    Uzmanların söylediği ve Türkiye’den beklenti olarak altı çizilen temel noktalardan biri, Akdeniz merkezli bir iklim girişimi oluşturma fikri.

    Akdeniz havzası dünyanın en hızlı ısınan bölgelerinden biri. Türkiye bu bölgenin ekonomik liderlerinden biri olarak, çölleşme, orman yangınları, kuraklık, tarım su güvenliği ve şehirlerde dirençlilik konularında bölgesel bir çatı oluşturabilir.

    Bu girişim hem Türkiye’nin iklim politikasına derinlik kazandırır hem de uluslararası fonların bölgesel projeler için ayırdığı kaynaklara erişimini kolaylaştırır. Bu da büyük ölçekli finansmanı Türkiye’ye çekecek bir dış politika hamlesi olur.

    Bununla birlikte Türkiye’nin köklü bir hazırlığa ihtiyacı olduğu da açık. COP31’in sadece bir diplomatik vitrine dönmemesi için Türkiye’nin şimdiden yeni bir iklim finansmanı planı geliştirmesi gerekiyor.

    Bankacılık sistemi için yeşil kredi standartlarının belirlenmesi, yatırımcılar için net karbon politikalarının açıklanması, sürdürülebilir tahvil ve sukuk piyasalarının genişletilmesi, özel sektör için zorunlu sürdürülebilirlik raporlamasına geçilmesi ve karbon ticaret sisteminin işler hale getirilmesi bu sürecin ana başlıkları arasında olmalı.

    Türkiye bu adımları atmakta gecikirse, COP31 ülkeye fayda sağlamaz ve iyi niyetli bir organizasyon olmanın ötesine geçemez.

    Gerçekçi olmak gerekirse Türkiye bugüne kadar bazı konularda geride kaldı. Fosil yakıtlardan çıkış takvimi hala belirsiz, kömür yatırımlarının finansmanı tamamen kapanmış değil, karbon piyasasının yasal altyapısı tamamlanmadı, Ulusal Katkı Beyanı hedefleri hem uzmanlar hem uluslararası gözlemciler tarafından yetersiz bulunuyor.

    Evet, bu açıdan bakıldığında zirve Türkiye’yi zorlayacak, ama doğru yönetilirse ülkeyi yeni bir finansal lige taşıyacak.

    Çünkü yeşil dönüşüm artık sadece bir çevre politikası değil. Ülkelerin kredi notunu, borçlanma maliyetlerini, yabancı yatırım akışlarını ve büyüme stratejilerini belirleyen ekonomik bir çerçeve…

    Türkiye COP31’i bu perspektifle ele alırsa, bugün en kırılgan görünen alanlarını yarının en rekabetçi avantajına dönüştürebilir.

  • 19.11.2025

    https://www.milatgazetesi.com/yeni-dunyada-turkiyenin-yesil-donusum-yolculugu

    Temmuz 2025’te yürürlüğe giren İklim Kanunu ekonomi tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biri aslında. Çünkü kanun, artık yalnızca çevresel bir hedefi değil, düşük karbonlu üretimi merkeze alan yeni bir ekonomik modeli zorunlu kılıyor.

    Ulusal emisyon ticaret sisteminin kurulması sektör bazlı karbon sınırları, kamu yatırımlarında iklim kriterleri ve yeşil finansman mekanizmalarının genişlemesi gibi maddeler Türkiye’nin üretim ve ihracat yapısını kökten değiştirecek bir sürecin başlangıcı.

    Kanunun atıf yaptığı dönüşüm, aslında küresel ekonominin de tam ortasında yaşanıyor. Bir şekilde küresel çapta gördüğümüz her iktisadi meselenin temelinde muhakkak iklim meselesinden bir başlık mevcut.

    Dünya son beş yılda enerji yatırımlarının yönünü tamamen değiştirmiş durumda. Uluslararası Enerji Ajansı’nın World Energy Investment 2025 raporu ekonomik geleceğin nereye doğru yazıldığını açık şekilde gösteriyor.

    2020 yılında küresel enerji yatırımları 2,8 trilyon dolar seviyesindeydi ve bunun %55’i temiz enerjiye yönelmişti. Aradan geçen beş yıl içinde tablo dramatik biçimde değişti. 2025’te toplam enerji yatırımları 3,3 trilyon dolara çıktı. Bunun 2,2 trilyon dolarlık kısmı yenilenebilir enerji, nükleer, şebeke modernizasyonu, elektrik depolama ve düşük emisyonlu teknolojilere ayrıldı.

    Fosil yakıt yatırımları ise 1,1 trilyon dolar civarında kaldı. Yani temiz enerjinin payı %55’ten %67’ye yükselirken, fosilin payı %45’ten %33’e geriledi. Bu 12 puanlık kayma sermayenin yönünü kesin biçimde ilan ediyor ve geleceğe yatırımın adının temiz enerji olduğunu söylüyor. Rakamlara ve oranlara bakılınca da ne kadar muazzam bir dönüşümün meydana geldiğini anlamak zaten ciddi şekilde kolaylaşıyor.

    Bu dönüşüm yalnızca enerji tarafıyla sınırlı değil elbette. Avrupa’nın 2030 hedefleri, sanayide karbon yoğunluğunun %55 azaltılmasını, plastik atıkların en az %50 geri dönüştürülmesini, çimento ve inşaat sektöründe emisyonların %30 düşürülmesini ve ulaşımda içten yanmalı motorların 2035 itibarıyla tamamen kaldırılmasını öngörüyor.

    Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında 2021–2030 arasında ayrılan toplam kaynak 1 trilyon euronun üzerine çıkmış durumda ve Türkiye’nin ihracatının %40’tan fazlası AB’ye gittiğinden bu düzenlemelere uyum artık açık şekilde zorunluluk haline geldi demek mümkün. Aksi durumda sadece çevresel değil çok ciddi ekonomik kayıplar yaşanacak.

    İşte tam bu noktada Türkiye’deki 15 dev sektörün yeşil dönüşüm yol haritası, ülkenin ekonomik geleceğini belirleyecek ana çerçeveye dönüşüyor.

    Ambalaj sektöründen çimentoya, demir-çelikten hazır giyime, kimyadan lojistiğe kadar her büyük sektör kendine özgü bir dönüşüm reçetesine sahip.

    Ambalaj sektöründe geri dönüştürülebilir ve yeniden kullanılabilir malzemelerin payını artırmak hem maliyetleri düşürüyor hem de ihracat pazarlarında avantaj sağlıyor.

    Çimento sektörü ise karbon yakalama teknolojilerinden alternatif yakıtlara kadar geniş bir yelpazede dönüşmek zorunda. Türkiye gibi yüksek inşaat aktivitesi olan ülkelerde bu alan kritik bir eşik noktası.

    Demir ve demir dışı metaller sektörüyse Türkiye’nin ihracat omurgasının en stratejik halkalarından biri. Hurda geri dönüşümünün artması, düşük karbonlu çelik üretiminin gelişmesi ve proses optimizasyonu bu sektörü küresel rekabette birkaç basamak yukarı taşıyabilir.

    Türkiye’nin hurda potansiyeli yüksek ve doğru yatırımlarla hem cari açığı azaltan hem de karbon emisyonlarını düşüren büyük bir avantaj alanı yaratılabilir.

    Geri dönüşüm sektörü işte tam da bu omurga üzerinde yükseliyor. Bugün yaklaşık 10 milyar dolarlık bir pazar büyüklüğüne sahip olan geri dönüşüm ekonomisi, aslında potansiyelinin yalnızca %30’una ulaşmış durumda.

    Evet, gıda, gübre ve inşaat gibi sektörler hem çevresel sürdürülebilirlik hem de ekonomik verimlilik açısından dönüştürücü bir role sahip. Gıda sektöründe israfı azaltan zincir modelleri, enerji verimli üretim tesisleri ve sürdürülebilir kaynak yönetimi öne çıkarken, gübre sektöründe daha düşük karbon ayak izine sahip üretim teknikleri önem kazanıyor. İnşaat sektörünün ise akıllı binalar, sıfır karbonlu yapılar ve döngüsel malzeme kullanımı gibi modern standartlara uyum sağlaması artık kaçınılmaz.

    Kimya, lojistik ve otomotiv…Küresel rekabetin Türkiye açısından kader belirleyen sahneleri bunlar aslında.

    Kimyada düşük karbonlu üretim için yeni proses teknolojileri zorunlu hale gelirken, lojistikte emisyon azaltımı ve yenilenebilir enerjiyle çalışan depolama alanları sektörü tamamen yeniden şekillendiriyor.

    Otomotive baktığımızda elektrifikasyon, yazılım tabanlı sistemler ve batarya tedarik zincirlerinin yerelleştirilmesi kritik hale gelmiş durumda.

    Bu büyük dönüşümde geri kalan ülkeler ciddi pazar kaybı yaşayacakken, dönüşümü başarıyla yöneten ülkeler ihracat liginde üst sıralara yerleşecek gibi gözüküyor.

    Plastik, turizm ve tekstil gibi sektörler ise hem kültürel hem ekonomik açıdan dönüşüm baskısını en çok hisseden alanlar. Plastik geri dönüşüm performansı Türkiye’nin AB ihracatının devamlılığı açısından son derece kritik bir belirleyici olacak.

    Turizmde çevre duyarlı işletme modelleri ve karbon nötr tesisler artık bir tercih değil zorunluluk. Tekstil sektörü ise Avrupa’nın sıkı sürdürülebilirlik kriterlerine uyum sağlamakta yapısal nedenlerden ötürü çok yorulacak olsa da başarabilen işletmeler büyük pazar fırsatlarına sahip olacak.

    Tüm bu tablo birleştiğinde ortaya çıkan sonuç çok net: Türkiye, yeşil dönüşümü yalnızca çevreci bir politika olarak değil, ekonomik varlığını korumanın temel şartı olarak ele almak zorunda.

    Düşük karbonlu üretim, artık dünya ticaretinin yeni para birimi. Karbon içeriği yüksek olan ürünler daha pahalı olacak, karbon içeriği düşük olan ürünler ise piyasanın yıldızları haline gelecek.

    Geleceğe baktığımızda bu dönüşümü doğru okuyan ve şimdiden adım atan firmalar sadece çevresel fayda sağlamakla kalmayacak; ekonomik değer açısından da öne çıkacak.

    Bu basit bir yatırım tavsiyesi değil, küresel ekonominin yönünü gösteren gerçekçi bir tespit olarak düşünülmeli. Türkiye’de yeşil dönüşüm adımını erken atan şirketler hem ülke ekonomisinin lokomotifi olacak hem de finansal piyasalarda en kıymetli oyuncular arasına girecek.

    Çünkü yeni dönemin gerçek sermayesi, düşük karbonlu üretime geçebilenlerin elinde olacak…

  • 25.11.2025 

    https://www.liderhaber.com.tr/bankadaki-atil-altinlara-odaklanalim

    Türkiye’de bireylerin altına yönelişi artık bir davranış Biçimi olmaktan çıktı, finansal bir refleks haline geldi.Son haftalık veriler bu refleksin ulaştığı boyutu rakamlarla çarpıcı şekilde gösteriyor. Bireysel yabancı para mevduatının dolar bazında toplam tutarının hemen hemen %50’si, yani 78 milyarlık kısmı altın hesaplarından oluşuyor. Özel sektörün bankalardaki tüm döviz birikimine denk bir rakam bu. Dolayısıyla çerçeveyi sadece bir portföy tercihi olarak okuyamayız. Üzerine eğilmemiz, bunun geleceğe dair duygu, beklenti ve görece güvensizlik karışımının yarattığı bir tablo olduğunu anlamamız gerek.

    14 Kasım haftasında gerçek kişilerin altın birikimindeki net artış 2,3 milyar dolar oldu. Son dört haftaya bakıldığında ise kümülatif artış 6,1 milyar doları aşmış durumda.

    Tekrar hatırlatalım. Bu sadece altın hesaplarındaki nominal değişim; yastık altındaki varlığı 300-400 milyar dolarlara ulaştığı tahmin edilen fiziki altınlarla bu hesaplar herhangi bir yerde kesişmiyorlar. Tamamen ayrılar.

    Aslında ekonomistler, siyasiler, kamu görevlileri, akademisyenler ve daha birçok ilgilisi olarak sürekli halde yastık altındaki potansiyelin büyüklüğü konuşup nasıl ekonomiye kaynak oluşturmasını sağlarız diye tartışıyoruz. Fakat önümüzde, üzerlerinde çok daha hızlı aksiyon alınması mümkün olan ve geleneksel alışkanlıklarımızla da kavga etmeden büyük bir kaynak potansiyeli oluşturabileceğimiz bankalardaki altın hesapları, inovatif yöntemlerle oyuna girmeyi bekliyorlar.

    Çünkü bankaların bilançolarında pasif bir yükümlülük olarak durdukları sürece ekonomiye hiçbir fayda sağlayamıyorlar. Halbuki doğru mekanizmalarla aktive edilebilirlerse, Türkiye’nin en büyük yerli finansman kaynaklarından birine dönüşebilirler. Dolayısıyla altının nasıl ekonomiye kazandırılacağı sorusu artık bir teknik detay değil, makro ekonomi yönetiminin ana önceliği haline gelmiş durumda.

    Evet, bankalardaki altın pozisyonlarının ekonomiye dönmesi tamamen ayrı bir operasyon ve uzmanlık gerektirir. Çünkü altın, döviz ya da TL gibi doğrudan krediye dönüşen bir varlık değildir. Bir bankanın altın yükümlülüğünü krediye çevirebilmesi için önce TCMB’nin devreye girmesi, ardından menkulleştirme, swap, teminatlandırma, rafineri zinciri sistemi gibi mekanizmaların işletilmesi gerekir. Yani altını sisteme sokmak, dövizi sisteme sokmaktan çok daha zor bir süreçtir.

    Türkiye gibi yatırım açığı kronik hale gelmiş bir ekonomide yukarıda bahsi geçen 78 milyar dolarlık bir havuzun yarısı bile finans kaynağı haline getirilebilse bunun etkisi tek kelimeyle devasa olur. Bu nedenle artık rahatlıkla yeni nesil altın mobilizasyon programları kaçınılmaz bir zorunluluk haline geldi diyebiliriz.

    Yöntemleri değerlendirecek olursak:

    Birinci yol, TCMB’nin altın swap pencereleri açmasıdır. Bankalar topladıkları altını TCMB’ye swap ederek karşılığında TL likidite alabilir. Bu likidite koşullu olarak hem yatırım kredileri hem de ihracat finansmanı için kullanılabilir. Bu görece yapılıyor fakat alt yapısını ve hacimlerini daha büyük kaynakların oluşturulması için düzenlemek lazım.

    Daha ilk yoldan not düşelim. Kesinlikle sıradan ticari ya da tüketim konulu bireysel kredilere yönelik kaynaklara dönüşmemeliler. Amaç maksimum yatırım, üretim, teknolojik ilerleme, katma değerli ihracat için kaynak oluşturmak olmalı. Aksi halde teminat gücü ya da itibarı yüksek büyük firmaların verimsiz operasyonlarına kaynak olurlar ve elimize toparlanma için geçen bu büyük fırsat heba olur.

    Gelelim ikinci yola, o da menkulleştirme; yani altın teminatlı tahviller oluşturma. Altın karşılığı çıkarılan altın tahvilleri, bankalara uzun vadeli ve uygun maliyetli fonlama sağlar.

    Üçüncü yöntem de altın hesaplarının dönüşüm yoluyla TL enstrümanlara aktarılmasıdır. Burada KKM benzeri ama çok daha rasyonel bir modelin yaratılması mümkün. Yine belirli bir kur farkı yükünü devlet üstlenebilir, yeter ki bu kaynaktan çıkan krediler yukarıda belirttiğim amaçlara yönelik olsun.

    Altına dayalı dijital varlıklar yani altın tokenizasyonu da önemli bir seçenektir. Bu yöntemle bankalardaki altın mevduatları blokzincir tabanlı tokenlara dönüştürülür ve bu tokenlar reel sektör kredilerinde teminat olarak kullanılabilir.

    Böylece altın ilk kez doğrudan üretime bağlanmış olur. Ek olarak SPK izin verirse altın fonlarının portföylerinin belirli bir kısmıyla reel sektör tahvillerine yönlendirilmesi, altının getirdiği güveni üretime yönlendiren bir model yaratabilir.

    Tabi ki hepsinde finansman kaynağına dönüşecek olan bu altın merkezli işlemlerde en önemli husus verimlilik ölçümü ve denetim olmalı. Bu finansman kaynağının nerede kullanılacağı KKM döneminde olduğu gibi bankalara bırakılmamalı. Belirttiğimiz üzere ve özellikle kobileri kapsayacak şekilde yatırım, üretim, teknolojik ilerleme, katma değerli ihracat faaliyetleri önceliklendirilmeli. Gerekirse bu krediler devlet tarafından kısmen sübvanse edilmeli, ölçümlerle verimlilik sonuçları değerlendirilmeli, başarılı olanlar kaynaktan daha fazla pay almalarıyla ödüllendirilirken verimsiz sonuçlar üretenler ise bu kaynaklardan uzaklaştırılmalı ve tekrar ulaşmaları için standardizasyonu açıklanan alanlarda dönüşüme mecbur edilmelidir.

    Netice itibariyle, coğrafyamızın sarsılmaz bir alışkanlığı olan altın biriktirme meselesinde en azından bankalardakiler için böylesine bir sistem çeşitli yöntemlerle işletilip finansman kaynağı oluşturulabilirse, bu kaynaklar yine tarif ettiğimiz şekilde verimlilik merkezli dağıtılır ve doğru ölçümlerle değerlendirilirse, senelerdir o hayal ettiğimiz yastık altındaki altınların ekonomiye sokulması işi için de büyük bir teşvik ortaya çıkmış olur, ki bu da devasa bir finansman havuzunun oluşmasına giden yolda en kritik başarı olarak görülür diye düşünüyorum.

  • Türkiye ekonomisinin bugünkü yapısında geri dönüşüm çoğu zaman sadece çevresel kaygılarla anılan, atık yönetimiyle sınırlı görülen bir alan olmaya devam ediyor. 

    Halbuki küresel veriler artık bu alana bambaşka bir gözle bakmamız gerektiğini bas bas bağırıyor. Dünya genelinde ham madde maliyetlerinin son beş yılda ortalama %30’un üzerinde artması, enerji fiyatlarının dalgalı seyretmesi, jeopolitik risklerin hammadde tedarik zincirlerini sık sık kesintiye uğratması, ekonomilerin ikincil malzeme üretimine yani geri kazanıma yönelmesini kanun haline getiriyor. 

    Bugün geri dönüştürülmüş malzemenin toplam kullanım içindeki payı dünya genelinde sadece %6,9. Aslında bu işlerden hiç anlamayan birini bile çok az olduğu hususunda saniyesine rahatsız edecek olan oran bir yandan da sektör potansiyelin ne kadar büyük olduğunu gösteren en güçlü kanıt. 

    Üstelik Türkiye’nin bu alanda göstereceği her gelişme dış ticaret açığını doğrudan azaltan, sanayinin ithalata bağımlılığını düşüren ve en önemlisi de katma değeri ülke içinde tutan bir doğal mekanizma oluşturacak kadar da verimlilik ve kıymetle dolu bir potansiyel…

    Sanayimizin kullandığı başlıca girdilere baktığımızda abartmadığımı anlayacaksınız’ çünkü tablo çok net. Üç ana kalem metal, plastik, kağıt, cam ve elektronik…

     

    Her yıl bu kalemlerin altında sıralanan milyarlarca dolarlık ithalat yapıyoruz..

    Gelgelelim bu ürünlerin hammaddesinin önemli bir bölümü ülke içinde zaten atık olarak mevcut. Fakat bu atıkları yüksek teknolojiyle geri kazanacak tesislerin sayıları sınırlı, teknolojik yeterlilik yetersiz ve me yazık ki sektörde nitelikli iş gücü henüz yeterince gelişmiş durumda değil. 

    Milletimizin büyük çoğunluğu geri dönüşümü sadece çevreyi korumanın bir aracı olarak görüyorken ve doğrudan ekonomik anlamını kavrayamıyorken de yukarıdaki eksiklerin giderilmesi kendiliğinden bir aydınlanmayla mümkün değil. Devletin bütünleştirici ortak akılı harekete geçirecek şekilde atacağı adımlarla doğru mesajı vermesine ihtiyaç var.

    Bugün Türkiye’de atık yönetim sektörünün toplam büyüklüğü yaklaşık 10 milyar dolar seviyesinde tahmin ediliyor; fakat bu rakam öneminden bahsettiğimiz o potansiyelin en fazla %30’unu temsil edebiliyor. 

    Sanayide kullanılan ikincil ham maddeyi %20 seviyelerine çıkarabilsek, sadece metal ve plastik sektörlerinde yılda 8–10 milyar dolar arasında bir büyükteki ithalatı ikame edebiliriz. Bunun da cari açığın doğrudan yıllık birkaç puan düşmesi anlamına gelmesinden ötürü, sadece makro ekonomik ihtiyaçlarımız açısından bile devleti bu işe bir an önce el atmaya zorlamalıdır.

    Ancak bunun gerçekleşebilmesi için sadece tesis kurmak yetmez. Bu alanı Türkiye’nin stratejik sektörlerinden biri olarak kabul etmek, eğitimden finansmana kadar bütün yapıyı yeniden düzenlemek gerekir. 

    Bugün geri dönüşüm sektöründe çalışanların büyük bölümü sahada yetişen, yüksek pratik yeteneği ve tecrübesi olan insanlar. İşlerinde çoğu çok başarılı. Mesleki deneyimleri yüksek. Fakat sektörü, bir verimlilik dalgasıyla üst lige atabilecek mühendislik, veri yönetimi, süreç optimizasyonu, kimya bilgisi veya çevresel performans ölçümü konularından uzak kalmış durumdalar. 

    Şirket sahiplerinin çoğunun (bankacılık hayatım boyunca benim tanıştıklarımın çoğu vizyoner karakterlerdi) reformlara ve hatta devrim derecesinde teknolojik gelişimelere açık olduğu bir sektör olmasından dolayı ayrıca bir önemi var ekonomimiz için.

    Dolayısıyla bu kadar kıymetli ve karlı bir alanda devrimsel nitelikte bir büyüme yakalamak için finansa ve ileri mühendisliğe, en başta da devletin rehberliğine ve regulasyonuna ihtiyaçları var. Bu başarılamadığı için çok fazla haketmemize rağmen bu alanda dünyanın önde gelen oyuncularının arasına gşremiyoruz.

    Tabi sadece devletin değil, onunla beraber özel sektörün ve akademinin iş birliğine de potansiyelin en kısa sürede ve en verimli şekilde fayda üretir hale gelmesi için çok büyük ihtiyaç var. 

    Yani bu sektörde iyiyiz ama teknolojik açıdan yelpazenin farklı desenlerinde kümelenmiş oyunculara sahibiz ve toplu ilerlemeler sağlayamıyoruz. Dolayısıyla da potansiyelimizin çok altındayız. Yol haritalarına ve koordinasyona ihtiyacımız var.

    Evet, modern geri dönüşüm sektörü tamamen teknoloji tabanlı bir alana dönüşmüş durumda. Sensör destekli ayırma sistemleri, ileri seviye kırma-ezme teknolojileri, yüksek sıcaklıkta kimyasal geri kazanım süreçleri, karışık malzemelerin ayrıştırılmasına yönelik yapay zeka modelleri gibi yeni teknolojiler, güçlü oyuncuların elinde büyük güç.

    Dünyanın önde gelen ekonomilerine sahip ülkelerinin desteklediği bu firmalarının her gün inovasyonlarına bir yenisinin daha eklenmesiyle öz potansiyellerinden ciddi paylar aldıklarına şahit oluyoruz. Sadece onlar da değil meseleyi keşfeden küçük ülkelerin bile kazançları çok yüksek.

    Şimdi bu pencereden bakınca, başta şunu söylemek lazım ki olmazsa olmazımız olarak anlaşılsın. 

    Bu sektör güçlü bir mühendislik altyapısıyla geliştirilebilir. Bu nedenle de Türkiye geri dönüşüm sektörünü büyütmek istiyorsa öncelikle mesleki eğitime ciddi önem vermeli. 

    Mühendislik bölümlerine mesleki eğitim liselerinden gelecek akıllı gençlerin oluşturacağı havuzlardan beşeri sermayeyi güçlendirecek kanallar oluşturmalı. 

    Meslek liselerinde geri dönüşüm teknolojileri bölümleri açmak, mevcut çevre mühendisliği ve kimya mühendisliği programlarına geri dönüşüm ve döngüsel ekonomi ağırlıklı dersler eklemek, üniversitelerde doğrudan “Döngüsel Ekonomi ve Geri Kazanım Mühendisliği” gibi yeni bölümler oluşturmak artık ertelenemez bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. 

    Bu alan sadece makine kullanımını değil, veri yönetimi, enerji verimliliği, karbon muhasebesi, iklim uyum süreçleri, atık kimyası, malzeme bilimi ve otomasyon gibi çok geniş bir teknik perspektifi kapsıyor. Yani verimli be yüksek katma değerli geri dönüşüm için önce 10 yıl boyunca eğitim tarafında bir “ileri dönüşüm” atağı yapmak lazım.

    Bugünden bakınca Türkiye’nin birkaç yıl içinde bu alanda bölgesel lider olma potansiyeli yüksek gözüküyor. Çünkü hem nüfus büyüklüğü hem sanayi ağı hem de coğrafi yaygınlığı sayesinde atık hacmi kritik bir eşik değerin gayet üzerinde. Doğru politikalarla ekonomik avantaja dönüştürülebilir yeterlilikte.

    Durum böyle olunca, yani ortada bir potansiyel olunca uçağın diğer kanadının adı haliyle finans oluyor. 

    Geri dönüşüm sektöründeki işletmelerin çoğu KOBİ ölçeğinde ve teknoloji yatırımı için öz sermayeye (ki o yeterince yok) ve krediye ihtiyaçları var. Öyle 12 / 24 taksitli kredilerle faiz yükü %10’um altına düşmeden de bu iş kolay kolay da olmaz. Dolayısıyla bu kanatta devletin liderliğine, maddi gücüne ve kararlılığına ihtiyaç var. Yeni nesil tesislerin kurulumu için ciddi bir başlangıç sermayesi ve son derece cesaretlendirici kredi havuzları olması gerekiyor.

    Bu nedenle Türkiye’nin yeşil finans çerçevesi altında, özellikle geri dönüşüm ve döngüsel ekonomi uygulamalarına özel devlet destekli finans kanalları oluşturması hayati önem taşıyor.

    Yeşil tahviller, sürdürülebilirlik kredileri, yeşil sanayi yatırım fonları ve düşük faizli teknoloji dönüşüm kredileri, bu sektörün büyümesini birkaç yıl içinde hızlandırabilir. 

    Avrupa’da geri dönüşüm yatırımlarının yaklaşık %40’ı yeşil finansmanla destekleniyor. Türkiye’de bu oran %10’un bile altında. Bu fark kapatıldığında, sektör sadece büyümekle kalmayacak, daha verimli, daha şeffaf ve daha izlenebilir hale gelecek. Yani, devlet gücünün sadece bu piyasanın düzgün şekilde kurulmasını ve denetlemesini sağlaması bile ihtiyaç olunan finansman kaynağının bulunmasındaki en büyük katkı olacak.

    Tüm bunlardan başka gözden kaçmaması gereken bir başka mesele de ikincil ham maddeden üretimin hem daha düşük enerji kullanımını sağladığı hem de karbon salımını azalttığı hususu. Örneğin geri dönüştürülmüş alüminyum kullanmak, ham alüminyum üretimine kıyasla enerji tüketimini %95 azaltıyor.”Dünyada herhalde bu kadar verimli çok az iş vardır” diye düşünmeden edemiyorum.

    Bütün bu nedenlerle geri dönüşüm Türkiye’nin kalkınma stratejisinin merkezinde olmalıdır. Bu alan hem çevreyi korur, hem cari açığı azaltır, hem yeni nesil teknolojileri tetikler, hem de gençlere yeni çağa uygun bir meslekler topluluğu alanı açar. 

    Türkiye, ekonomik açıdan son derece zorlu geçen uzun bir döneme rağmen, otomotivden kimyaya, tekstilden elektroniğe kadar pek çok sektörde büyük bir üretim ülkesi olduğundan geri dönüşüm sektöründeki potansiyelimiz hakkıyla değerlendirmeli…

  • Michael Burry modern finans tarihinin en tartışılan isimlerinden biri olmaya devam ediyor. Sebebi yalnızca en büyük başarısı olan 2008 krizini öngörmesi değil, aynı zamanda finansal dünyanın geri kalanının ters yönde gittiği dönemlerde bile zararına dahi olsa kendi analizine güvenerek hareket eden karakter yapısı.

    Onu bugünkü konumuna taşıyan şey, The Big Short filminde gösterildiği gibi davul çalan sıra dışı bir adam olması değil, yıllar boyunca kimsenin yapmadığı kadar ayrıntılı veri incelemesi yapması, binlerce sayfalık kredi sözleşmesini tek tek okuması ve bu titizliğin sonunda bir sistem çöküşünü diğerlerinden önce fark edebilmesiydi.

    Burry aslında doktor olarak başladığı kariyerini Stanford’da ekonomi ve tıp eğitimi alarak şekillendirmiş, ancak geceleri blog yazarak finans analizi yapan biriydi. Klinik kariyerden hedge fon yöneticiliğine geçişi tuhaf görünse de, analitik disiplin bu iki alanı birbirine bağlıyordu. Scion Capital’i kurduğunda da en önemli avantajı tam olarak buydu: herkes piyasa duyumlarıyla hareket ederken o rakamların içine gömülüyor, yapıların kırılganlığını içeriden görüyordu.

    2008 krizini öngörmesi de tam bu metodolojinin sonucuydu. Mortgage teminatlı menkul kıymetlerin altındaki bireysel borçlanmaları tek tek inceledi, gecikme oranlarının yüzde bazında küçük ama eğilim olarak çok tehlikeli biçimde yükseldiğini fark etti. O dönemde ev fiyatları asla düşmez inancı hâkimdi ve bankalar bu inanç üzerine kurulu bir finansal kule inşa etmişti.

    Ancak Burry için önemli olan fiyatlar değil, davranışsal veri setleriydi. Kredilerin altındaki risk profilleri, kısa vadeli faiz resetleri ve düşük gelirli hane halkının yükümlülük artışları matematiksel olarak sürdürülemez hale gelmişti.

    Bu nedenle CDS alarak mortgage piyasasına karşı büyük bir pozisyon açtı. Sektör ona uzun süre deli gözüyle baktı, yatırımcıları bile baskı yaptı, ancak sistem çöktüğünde Burry haklı çıktı. Bu başarı onu efsaneleştirse de sonraki yıllarda yaptığı tüm tahminlerin doğru çıktığını söylemek mümkün değil. Özellikle 2010 sonrasında birkaç kez erken alarm verdi, erken short açtı ve bazı öngörüleri zamanlama açısından hatalı kaldı. Fakat Burry’nin büyüklüğü, tek bir tahmine sıkışmamış olması değil, aynı prensiple sürekli veri inceleyen bir zihni yapısına sahip olmasıydı.

    Bugün tartışmanın merkezinde ise Burry’nin yapay zekâ sektörüne ilişkin çıkışı bulunuyor. Nvidia ve Palantir üzerinden açtığı put opsiyonları toplamda 240 milyon dolar nominal hacme ulaşırken bunun için yalnızca 9,2 milyon dolar prim ödedi. Bu, literatürde asimetrik bahis olarak adlandırılan bir pozisyon. Yani kaybetmesi durumunda zarar sınırlı ama haklı çıkması durumunda getirisi katlanarak büyüyor. Ancak bu pozisyonun merkezinde Burry’nin amortisman muhasebesine ilişkin bir iddiası yatıyor. Ona göre Nvidia’nın ürettiği GPU’lar iki ila üç yıl içinde ekonomik ömrünü dolduruyor ve bu nedenle şirketlerin bunları daha kısa sürede amorti etmesi gerekiyor. Oysa bugün Meta, Amazon, Google gibi dev teknoloji şirketleri bu amortismanı beş ila altı yıla yayarak muhasebe kârlarını yüksek tutuyor. Burry’ye göre bu yapay bir bilanço genişlemesi yaratıyor ve 2028’e kadar yüz milyarlarca dolarlık bir değer şişmesine yol açabilir.

    Bu iddiayı anlamak için öncelikle amortismanın doğasını bilmek gerekiyor. Şirketlerin bir varlığın ekonomik ömrünü belirleme hakkı vardır ve bu karar çoğu zaman objektif olmaktan çok yorumsaldır. Denetim pratiğinde amortismanın en çok oynanan kalemlerden biri olduğu bilinir. Bir şirket, ithal ettiği bir makineyi üç yılda da amorti edebilir, altı yılda da. İkisi de muhasebe standartlarına uygun olabilir. Bu nedenle Burry’nin dikkat çektiği nokta temelsiz değildir. Ancak eleştiri de tam burada başlıyor. Çünkü Burry’nin shortladığı şirketler amortismanın muhasebeleştirilmesinden birebir sorumlu olan şirketler değil. Palantir bir çip üreticisi ya da veri merkezi sahibi değil. Yapay zekâ işlemlerini kendi donanımıyla değil, bulut sağlayıcılar üzerinden kullanıyor. Nvidia ise donanım satın alan değil, donanım satan taraf. Amortisman süresinin kısalması Nvidia için negatif değil, tam tersine pozitif etki yaratır çünkü müşteriler daha hızlı yenileme yapmak zorunda kalır. Bu durum çip satışlarını artırır. Dolayısıyla Burry’nin amortisman iddiası teknik olarak ilginç olsa da seçtiği hedefler arasında bir uyumsuzluk bulunuyor.

    Veri merkezlerinin kapasite kullanımı bu tartışmanın bir başka boyutu. Bugün yayınlanan raporlar veri merkezlerinin neredeyse tam kapasite çalıştığını, özellikle ABD’de 2023 itibarıyla 180 TWh seviyelerinde olan elektrik tüketiminin 2025’e gelindiğinde 320 TWh seviyesine yaklaşacağını gösteriyor. AI iş yükleri tek başına bu tüketimin 2 TWh seviyelerinden 130 TWh seviyelerine yükselmiş durumda. Bu da veri merkezlerinin geliştirdiği nakit akışını, amortisman süresinin çok ötesine taşıyor. Çünkü daha GPU’lar ekonomik ömrünü doldurmadan yeni nesil iş yükleri için kapasite yetersizliği oluşuyor ve işletmeciler mevcut donanımları daha yüksek kullanım oranıyla amorti etmiş oluyor. Bu nedenle ekonomik ömür ve nakit akışı arasındaki ilişki Burry’nin öngördüğünden çok daha farklı işliyor. Eski çiplerin bile hâlâ iş buluyor olması sektörün kârlılık dinamiklerini Burry’nin sunduğu tek boyutlu amortisman çerçevesinden daha geniş bir yere konumlandırıyor.

    Tam da bu noktada yazıya eklenen derinleştirilmiş perspektif devreye giriyor. Veri merkezlerinin elektrik talebi artık yalnızca teknik bir detay değil, ulusal altyapı planlamasını zorlayan bir faktör. Elektrik arzı büyürken talep çok daha dik bir eğriyle ilerliyor. 2016’da toplam 180 TWh civarında olan veri merkezi tüketiminin bugün 320 TWh seviyesine yaklaşması bunun en somut göstergesi. AI kaynaklı yükler yalnızca dört-beş yıl içinde 10 katı aşan bir artış gösterdi. Bu durumun doğal sonucu, hükümetlerin müdahale etmek zorunda kalma ihtimalidir. ABD’de bazı eyaletlerde veri merkezi bağlantılarının askıya alınması, Avrupa’da enerji verimliliği kriterlerinin zorunlu hale gelmesinin tartışılması ve su tüketimi nedeniyle bazı tesislere kota uygulanması bu yöndeki baskının ön işaretleri.

    Eğer bu eğilim devam ederse geleceğin riskinin amortisman değil, enerji arzının kendisi olduğu görülüyor. Yani donanım ekonomik ömrünü doldurmadan önce bile enerji darboğazı bir sınırlayıcı faktör haline gelebilir ve bu da şirketlerin büyüme hızını doğal olarak dizginler. Dolayısıyla bugün veri merkezleri kâr yaratıyor olsa bile, hükümetler şebekeyi korumak adına regülasyon getirdiğinde büyüme dinamiği zorunlu olarak yavaşlayabilir.

    Burry’nin gözden kaçırdığı bir diğer nokta da şortladığı şirketlerin nakit akışları ve genel finansal güçleri. Örneğin Nvidia’nın gelirleri 2016’dan 2025’e toplamda yaklaşık 25 kat artmış durumda. 6 milyar dolar seviyelerinden 150 milyar dolar seviyelerine yaklaşan bir gelir eğrisi var. Bu ölçeklenme ivmesi yalnızca çip satışından gelmiyor; veri merkezi segmenti tek başına Nvidia’nın büyüklüğünü taşıyor. Yıllar içinde NVIDIA’nın gelir trendi doğrusal değil, üstel bir modele daha yakın büyüdü.

    Benzer şekilde Palantir de gelirlerini 2020’deki 1.1 milyar dolar seviyesinden 2025’te 4 milyar doların üzerine taşımış durumda. Ancak piyasa değeri bunun çok daha ötesinde bir hızla artıyor. 2020’de 100 birim olan piyasa değeri endeksi bugün 420 seviyesine çıkmış durumda. Yani fiyatlama ile gelir büyümesi arasında uyumsuz bir hız farkı var. Bu, eleştirmenlerin dillendirdiği “değerleme şişmesi” argümanını destekliyor. Burry’nin bu kısmı doğru gördüğünü söylemek mümkün. Fakat sorunun amortisman değil, fiyatlama davranışları olduğu gerçeği yine ortada duruyor.

    Yapay zekâ altyapısına yapılan yatırımlar hyperscaler denilen dev bulut şirketlerinde daha net görülebiliyor. Amazon, Microsoft, Google ve Meta son dört yılda AI odaklı CAPEX harcamalarını neredeyse üçe katladı. Amazon’un 2022’de 25 milyar dolar olan yatırımı 2025’te 65 milyar dolar seviyelerini zorluyor. Google 18 milyardan 55 milyara, Meta 10 milyardan 40 milyara ilerlemiş durumda. Bu dikey artış, sektörün büyüme hızının azalmadığına dair güçlü bir veri noktası. Yani Burry amortisman üzerinden bir kırılganlık okurken, yatırım eğilimleri tam tersine güçlenerek devam ediyor.

    Burry’nin pozisyonunun bir başka kırılgan yönü ise zamanlama. Put opsiyonları doğaları gereği zamanla eriyen ürünlerdir. Opsiyonun vadesi uzadıkça değeri düşer. Bunu gösteren temel matematiksel eğri, ilk gün 10 dolar olan bir opsiyonun 18 aylık bir yarılanma faktörüyle her ay değer kaybetmesidir. Burry’nin pozisyonu da böyle bir zaman baskısı altında. Eğer fiyat düşmezse, hatta yatay seyretse bile, opsiyonların değeri kaybolur. Bu nedenle Burry’nin sosyal medya paylaşımlarının önceki dönemlere göre daha agresif ve manipülasyona açık görülmesi bazı çevrelerce bu panik baskısına bağlanıyor. Çünkü süreç uzadıkça pozisyon eriyor.

    Bu çerçeveden bakıldığında Michael Burry’nin bu kez büyük bir risk aldığı, ancak riskin temel gerekçesinin eskisi kadar güçlü olmadığı söylenebilir. 2008’deki sistemik kırılma mortgage kredilerinin geri ödeme kapasitesinin çökmesine dayanıyordu. Bugün ise yapay zekâ sektörü güçlü nakit akışları ve devasa CAPEX yatırımlarıyla ayakta duruyor. Enerji darboğazı uzun vadeli bir risk, ancak kısa vadede amortisman üzerinden bir çöküş tetiklemek için yeterli görünmüyor. Eğer AI şirketleri gerçekten değerleme balonundaysa bile, Burry’nin hedef seçimi hatalı olabilir. Çünkü gerçek risk GPU amortismanından değil, enerji arzı ve devlet düzenlemelerinden doğuyor. Bu durumda Nvidia değil, veri merkezlerini bizzat işleten yüksek borçlu şirketlerin risk altında olduğu görülüyor.

    Sonuç olarak Burry’nin iddiası ilgi çekici ama önceki kadar sağlam değil. Hem haklı olabileceği hem de yanılabileceği alanlar var. Değerlemeler pahalı, nakit akışı güçlü, enerji baskısı artıyor, devlet müdahalesi ihtimali büyüyor. Bu kez tablo gri. Büyük ihtimalle kazanan taraf doğru tahmin yapandan çok, doğru dinamiği en iyi okuyan taraf olacak.

    Kim bilir, belki Burry yeniden tarihe geçebilir ve birkaç seneye The Big Short 2.0 yeni bir Netflix yapımı olarak karşımıza çıkabilir. Ya da büyük bir stratejik hata yaparak kariyerine bir hatalı çıkış daha yazdırabilir. Bunu zaman gösterecek. Ancak kesin olan bir şey varsa, o da finans dünyasının yeniden onun etrafındaki tartışmalarla şekilleniyor olması. Bu bile bir ekonomist/portföy yöneticisi için akıl almaz derecede büyük bir başarı bence…