Küresel ticaret artık sadece mal değişiminin değil, büyük güçlerin stratejik satranç tahtasının başlıca hamle alanlarından biri.

ABD’nin son yıllarda uyguladığı tarifeler ve korumacı politikalar, yalnızca hedef aldığı ülkeleri değil, bu küresel oyunun kenarında bekleyen Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri de doğrudan ya da dolaylı biçimde etkilemeye devam ediyor.

Özellikle Çin’e uygulanan tarifeler, yalnızca iki dev arasında bir gerilim alanı oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda bu kapışmanın dalgaları üçüncü ülkelerin kıyılarına da vuruyor. Çin, ABD pazarındaki payını kaybettikçe rotasını Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya çevirdi. Bu durum, Türkiye’nin uzun yıllardır ihracat yaptığı bazı pazarlarda ciddi bir rekabet baskısı oluşturdu. Ucuza mal üretme kapasitesiyle bilinen Çinli firmalar, Türk üreticiler için doğrudan bir tehdit haline geldi. Otomotivden tekstile, makinadan elektronik ara mallarına kadar birçok sektörde Türk ihracatçısı kâr marjlarını eritmek pahasına bu rekabeti göğüslemek zorunda kalıyor.

Elbette sorun sadece Çin değil. ABD’nin çelik ve alüminyumda koyduğu yüksek tarifeler hâlâ hafızalarda taze. 2018 yılında yürürlüğe giren %25’lik ek gümrük vergisi, Türkiye’nin ABD’ye yaptığı çelik ihracatını dramatik biçimde aşağı çekti. 2019’da çelik ihracatımız %40’a yakın düştü. Bu yalnızca ihracatçı şirketlerin zarar hanesinde değil; TL’nin değer kaybında, enflasyonun sıçramasında ve piyasalardaki panik havasında da kendini gösterdi.

ABD’nin ticaret savaşları, küresel büyümeyi yavaşlatma riskini de beraberinde getiriyor. IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, bu tür jeopolitik gerilimlerin özellikle gelişmekte olan ülkelerde kırılganlığı artırdığı uyarısını sıklıkla dile getiriyor. Türkiye için bu yavaşlama demek, başta AB olmak üzere ihracat yaptığı ülkelerin taleplerinde daralma anlamına geliyor. Otomotiv, beyaz eşya ve hazır giyim gibi sektörler, dış talepteki en ufak bir dalgalanmaya bile duyarlı. Hatta turizm bile bu tür belirsizliklerden etkileniyor. Avrupa’da alım gücü düşerse, Türkiye’ye gelen turistin harcaması da azalıyor.

Finansal piyasalara gelince… Ticaret savaşları sadece limanları değil, tahvil piyasalarını ve döviz kurlarını da vuruyor. Yatırımcılar böyle dönemlerde riskten kaçınma eğilimiyle gelişmekte olan ülkelerden uzak duruyor. Türkiye’nin dış borçlanma maliyetinin yükselmesinde, CDS primlerindeki artışın arkasında bu tür küresel belirsizliklerin büyük payı var. Dolar/TL kuru ise bu gelişmelerden nasibini her zaman fazlasıyla alıyor. Kur şoklarının ithalat maliyetlerini artırması, enflasyonu körüklemesi ve Merkez Bankası’nın faiz politikasını köşeye sıkıştırması artık sıradanlaştı.

Tedarik zincirlerindeki kırılganlık da Türkiye açısından önemli bir başka tehdit. Türkiye, üretim yaparken özellikle Çin’den gelen elektronik ve makine aksamlarına bağımlı durumda. Eğer ABD-Çin hattında yaşanan bir kriz, bu zincirin bozulmasına neden olursa, Türk sanayisi doğrudan etkileniyor. Otomotiv sektöründe bir çipin bulunamaması, bir beyaz eşya üreticisinin bir parça beklemesi sadece üretimi değil, istihdamı ve ihracatı da baltalıyor.

Enerji tarafında ise görünüm iki uçlu. Ticaret savaşları ve küresel durgunluk beklentisi petrol ve metal fiyatlarını düşürebilir. Bu ilk bakışta Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için iyi haber gibi görünse de, ihracat gelirlerimizdeki düşüş bu avantajı ortadan kaldırıyor. Rusya ve Orta Doğu gibi enerjiye bağımlı ülkelerin alım gücü azaldıkça, Türkiye’nin bu bölgelere yaptığı ihracat da daralıyor. Net etki, çoğu zaman negatif oluyor.

Misilleme adımları ise işin siyasi ve diplomatik boyutunu tetikliyor. Türkiye, ABD’ye karşı bazı tarım ve teknoloji ürünlerinde vergi artırımlarına gitse de, bu adımların doğrudan yabancı yatırımcılar üzerindeki etkisi göz ardı edilmemeli. Özellikle savunma sanayi ve ileri teknoloji yatırımlarında ABD’li şirketlerin Türkiye’ye ilgisi bu tür gelişmelerle azalabiliyor. Gümrük birliği müzakereleri, ikili ticaret anlaşmaları ve genel diplomatik iklim bu adımlardan doğrudan etkileniyor.

Tüm bu tablo, Türkiye’nin dış ticaret stratejisini yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor. Pazar çeşitlendirmesi, teknolojiye dayalı üretim modeli ve ithalata olan bağımlılığı azaltacak yapısal reformlar artık bir tercih değil, mecburiyet. Makroekonomik istikrarın ve döviz rezervlerinin güçlendirilmesi de bu süreçte hayati önemde.

ABD’nin uyguladığı tarifelerin ve ticaret savaşlarının Türkiye’yi yalnızca dış ticaret yoluyla değil; kur, enflasyon, büyüme, istihdam ve yatırım iklimi üzerinden kuşattığını görmek gerekiyor. Bu fırtınaya karşı koymak için ekonomik diplomasi kadar, sağlam iç politikalar da şart. Türkiye’nin bu belirsizliklerle baş edebilmesi için hem içeride hem dışarıda daha esnek, öngörülebilir ve yapısal adımlar atması gerekiyor. Çünkü bu yeni dünya düzeninde, limanı olmayan ülkeyi ilk dalga alabora eder.

Yorum bırakın