Türkiye bugün dünyada daha fazla görünür olmak istiyor. Daha çok söz sahibi olmak, daha çok değer üretmek, daha çok dikkat çekmek… Bu arzunun temelinde yatan şey sadece ekonomik büyüme değil, varlık göstermek. Varlığını kabul ettirmek. Sadece coğrafi bir gerçeklik değil, zihinsel ve kültürel bir aktör olarak dünya sahnesine çıkmak. Fakat bunu yapmanın yolu yalnızca büyükelçilikler açmak, sanayi yatırımları yapmak ya da ihracatı artırmak değil. Bir ülke ancak dünyaya anlamlı bir şey söylediğinde gerçekten var olur. Ürün ihraç etmek önemlidir elbette ama anlatı ihraç edemeyen bir ülkenin sesi kısadır. Çünkü artık yalnızca üretim değil, anlatı rekabeti yaşanıyor. Her ülke kendi hikâyesini yazıyor. Çin, yalnızca mallarını değil, Çin modelini pazarlıyor. Amerika, yalnızca teknolojisini değil, Amerikan rüyasını. Almanya, yalnızca makinelerini değil, Alman mühendisliğinin değerini satıyor. Peki Türkiye ne satıyor? Ya da daha doğrusu, ne anlatıyor?
Bu sorunun cevabı çoğu zaman belirsiz. Çünkü biz hâlâ ne olduğumuzu net biçimde tanımlayabilmiş değiliz. Yüz yıl önce kurduğumuz yeni devletle birlikte eski kimlikleri geride bırakmaya çalıştık. Bu süreçte önemli kazanımlarımız da oldu, büyük travmalarımız da. Fakat en kalıcı kaybımız, belki de zihinsel tutarlılığımız oldu. Yani neyi neden yaptığımızı açıklayan bir düşünce zinciri. Cumhuriyet’in ilk kuşakları bir yön belirlemeye çalıştı. Modernleşme, kalkınma, Batılılaşma… Hepsi dönemin ruhuna uygundu. Ancak bu yönün altında yatan düşünce altyapısı ya ithaldi ya da yüzeysel kaldı. Bugün hâlâ Türkiye’nin özgün bir kalkınma paradigması var diyemiyoruz. Çünkü sadece fiziksel yatırımlarla değil, fikrî yatırımlarla da büyümek gerekiyor. Ve bu alan uzun süredir ihmal edilmiş durumda.
Türkiye’de düşünce üretimiyle ekonomik güç arasındaki bağ çok zayıf. Batı’da büyük düşünceler ya büyük sermayelerle birlikte doğmuştur ya da onlardan destek görmüştür. Amerika’daki think-tank’lerin çoğu özel sermaye tarafından finanse edilir. Bu kuruluşlar sadece analiz üretmez, fikir inşa eder, politikalar şekillendirir, uluslararası platformlarda ses verir. Türkiye’deyse düşünce dünyası genellikle yalnızdır. Ya devletin gölgesindedir ya da marjinaldir. Sermaye sahipleri ise düşünceye yatırım yapmayı çoğu zaman gereksiz ya da riskli bulur. Oysa bir ülkenin fikrî kapasitesi, onun asıl rekabet gücüdür. Para bir gün azalabilir, doğal kaynaklar tükenebilir, nüfus yaşlanabilir. Ama düşünce üretebilen bir toplum her zaman kendini yeniden inşa edebilir. Bu nedenle fikirle para arasındaki bağ, yalnızca bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Türkiye’de bu bağ neden kurulamadı? Bu sorunun cevabı tarihimizde saklı. Osmanlı’nın son döneminde gayrimüslim sermaye sınıfı, hem ekonomik hem kültürel alanda etkiliydi. Tanzimat ve sonrasında, Müslüman-Türk nüfus bu alana geç katıldı. Cumhuriyet’le birlikte yerli sermaye oluşturulmaya çalışıldı ama bu sınıf devlete bağımlı biçimde doğdu. Kendi başına düşünen, risk alan, kültürle bağ kuran bir burjuvazi gelişmedi. Sermaye çoğu zaman devletle birlikte büyüdü, devlete yakınlıkla güç kazandı. Bu yapı içinde düşünce üretimi, sermaye için bir ihtiyaç değil, hatta zaman zaman bir tehdit olarak görüldü. Böylece fikir dünyasıyla iş dünyası arasında bir kopukluk oluştu. Bugün bu kopukluk hâlâ sürüyor. Üniversitelerle sanayi arasında kurulan iş birlikleri genellikle yüzeysel; düşünce kuruluşları yeterince özgür değil; medya ise ya siyasete ya tüketime endeksli. Sonuç olarak fikirle para hâlâ iki ayrı dünyada yaşıyor. Bu durum yalnızca düşünürleri değil, girişimcileri de kısırlaştırıyor.
Oysa dünya çoktan değişti. Sadece üretim değil, temsil gücü de rekabetin belirleyici unsuru haline geldi. Bir fikrin ne kadar doğru olduğu kadar, ne kadar etkili anlatıldığı da önem kazandı. Markalar, ürün kalitesinden çok hikâyeleriyle ayakta duruyor. Ülkeler, yalnızca büyüme oranlarıyla değil, kültürel etkileriyle değer kazanıyor. Bugünün dünyasında en kıymetli şey, anlatıdır. Düşüncedir. Hikâyedir. Türkiye bu yarışta geri kalmamalı. Ama bunun için önce kendi zihnini yeniden kurmalı. Kendi anlatısını inşa etmeli. Bu anlatı geçmişe saplanıp kalmamalı ama geçmişi inkâr da etmemeli. Geleceğe dair iddialı olmalı ama altı boş retoriğe dönüşmemeli. Gerçek bir anlatı, hesaplaşmayla başlar. Türkiye kendi zihinsel hesaplaşmasını yapmadan küresel anlatı üreticisi olamaz.
Peki ne yapmalı? Öncelikle düşünceyi değerli kılan bir iklim oluşturmak gerekiyor. Bu sadece devlet politikalarıyla değil, toplumsal kültürle mümkündür. Fikrî üretimin takdir edildiği, entelektüel emeğin karşılık bulduğu bir ortam kurulmalı. Üniversiteler, sadece diplomalı memurlar değil, bağımsız düşünen bireyler yetiştirmeli. Medya sadece haber değil, anlam üretmeli. Sermaye sahipleri, yalnızca kazanç değil, değer yaratmaya da odaklanmalı. Holdingler birer düşünce merkezi kurmalı. Büyük şirketler, bir yandan Ar-Ge yatırımı yaparken, diğer yandan düşünce insanlarını, sanatçıları, yazarları desteklemeli. Tıpkı Batı’daki örneklerde olduğu gibi. Çünkü zihinle kurulan bağ, fabrikanın bacasından çıkan duman kadar gerçektir.
Türkiye’nin entelektüel ihracatı yok denecek kadar az. Dışarıdan düşünür ithal etmeye gerek yok, içerdekileri duymaya, desteklemeye ve görünür kılmaya ihtiyacımız var. Ülkemizde çok kıymetli düşünen insanlar var ama çoğu yalnız bırakılmış, köşeye çekilmiş, sesini duyuramıyor. Bu yalnızlığı aşmak için güçlü bir zihinsel dayanışma ağı kurulmalı. Sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, kamu kurumları ve özel sektör birlikte hareket etmeli. Bir ülkenin düşünce hayatı, ancak farklı damarların birlikte akmasıyla canlılık kazanır. Tek bir merkezden çıkan ses değil, çok merkezli, çok yönlü bir fikir coğrafyası bizi güçlendirir. Bu coğrafya kurulduğunda, Türkiye yalnızca ürün değil, fikir ihraç eden bir ülke hâline gelir.
Fikir ihracatı derken kastettiğimiz şey sadece akademik makaleler ya da entelektüel kitaplar değil. Dizi senaryolarından çizgi romanlara, belgesellerden podcast’lere kadar birçok mecrada zihinsel içerik üretebiliriz. Yeter ki bu üretimlerin arkasında bir derinlik, bir samimiyet, bir zihinsel duruş olsun. Yüzeysel sloganlarla dünyada yer edinmek artık mümkün değil. İnsanlar özgünlüğü arıyor. Derinlikli bakışı, farklı sesi, tutarlı duruşu takdir ediyor. Türkiye bu özellikleri taşıyor ama bunları sahneye çıkaracak mecra ve motivasyona ihtiyaç duyuyor. İşte o mecraları kurmak, o motivasyonu sağlamak hepimizin ortak görevi.
Son olarak şunu da vurgulamak gerekir: Türkiye’nin dışarıya sesini duyurması için önce içeride kendi sesini bulması gerekir. Bu ses ne sadece geçmişin yankısı olmalı, ne de bugünün gürültüsü. Derin, sakin ama güçlü bir ses. Hesaplaşmış, anlamış, anlatmaya hazır bir zihin. Böyle bir zihin, sadece düşünürleri değil, iş insanlarını da dönüştürür. Sadece medyayı değil, eğitimi de etkiler. Ve en önemlisi, sadece Türkiye’yi değil, Türkiye üzerinden dünyayı da etkileyen bir anlatı üretir. O zaman Türkiye yalnızca bir ülke değil, bir anlam olur. Ve işte o zaman, biz neyi kaybettiğimizi değil, artık neyi temsil ettiğimizi konuşuruz.
Yorum bırakın