Türkiye’nin kalkınma serüveni, yüz yılı aşkın bir süredir sürmekte olan bir zihinsel, yönetsel ve kültürel arayıştır. Bu arayış, zaman zaman Batı’dan alınan modellerin heyecanıyla, zaman zaman da içeriden doğan çıkış arayışlarıyla şekillenmiştir. Ancak ne yazık ki bu uzun yolculuk boyunca hiçbir zaman kalıcı, toplumsal mutabakata dayalı, kültürel dokuyla uyumlu ve sürdürülebilir bir kalkınma modeli inşa edilememiştir. Türkiye, çoğu zaman ithal edilmiş fikirleri, yarım bırakılmış reformları ve siyasi dönüşümlerin gölgesinde kalan stratejileri deneyerek ilerlemeye çalışmıştır. Peki neden? Bu sorunun cevabı yalnızca ekonomiyle değil, bir milletin zihniyeti, tarih bilinci ve kurumsal refleksleriyle ilgilidir.
Cumhuriyet’in kurucu kuşağı, Osmanlı’nın son dönemindeki dağınıklığın ardından modern bir devlet kurma mücadelesine giriştiğinde, önlerinde hazır reçeteler yoktu. Fakat zamanın ruhu Batı’yı referans almayı zorunlu kılıyordu. Sanayi devrimini kaçırmış, sömürge imparatorluğu kuramamış bir devletin bakiyesi olarak yeni Türkiye, üretim kabiliyetini yeniden inşa etmek zorundaydı. Bu nedenle devletçilik bir tercih değil, zorunluluktu. 1930’ların kalkınma modeli, merkezî planlamaya dayalıydı ve devlet eliyle sanayi yatırımları yapılmasını öngörüyordu. O dönemin Türkiye’si için bu model doğruydu. Ancak sonraki yıllarda, bu modelin ya revize edilmesi ya da tamamlanması gerekirken, her gelen siyasi kadro kendi tercihini “model” olarak sunmaya başladı. Bu da zihinsel bütünlüğü imkânsız hâle getirdi.
1950 sonrası Türkiye, çok partili sisteme geçtikten sonra, planlama geleneğini terk etmeye başladı. DP hükümeti, daha liberal bir ekonomi politikası izlemeye çalıştı ancak sermaye birikimi yetersizdi. Özel sektör yeterince güçlü değildi. Bu yüzden yatırımlar yine devlete bağımlıydı. 1960’larda planlı kalkınma hamlesiyle Devlet Planlama Teşkilatı kuruldu ama bu yapı da siyasi müdahalelerden hiçbir zaman tam anlamıyla arındırılamadı. Türkiye’nin kalkınma rotası, her askeri darbe sonrası yeniden çizildi. Böylece devletin zihni, kalkınma politikaları konusunda süreklilik yerine kesinti üreten bir refleks geliştirdi.
Bugün hâlâ Türkiye’nin kalkınma yol haritası dendiğinde, geniş kesimlerin zihninde aynı belirsizlik hâkimdir. Çünkü bu ülkede bir toplumun kolektif hafızasına kazınmış, uzun vadeli, kendi kavramsal çerçevesini oluşturmuş bir kalkınma paradigması yerleşmemiştir. Güney Kore bugün bir modelden söz edebiliyorsa, bu yalnızca teknolojideki ilerlemesinden değil, o teknolojik sıçramayı mümkün kılan zihinsel ve kurumsal disiplininden kaynaklanmaktadır. Türkiye ise her yeni dönemde “yeniden başlama” zorunluluğu hisseden bir siyasi ve bürokratik kültüre sahiptir. Bu da hem öğrenilmiş bilgiyi hem de birikimi çöpe atan bir alışkanlığa dönüşmektedir.
Üstelik bu mesele sadece devletin değil, toplumun da sorunudur. Türkiye’de kalkınma, çoğunlukla devletin yapacağı işler olarak görülür. Toplumdan beklenen sadece desteklemek, seyretmek ve gerektiğinde oy vermektir. Oysa gerçek kalkınma, toplumun her bireyinin rol aldığı, girişimcilikle, üretimle, tasarrufla ve yaratıcı katkıyla mümkün olan bir süreçtir. Ancak bizim toplumsal kültürümüzde hâlâ “devlet baba” metaforu ağır basmaktadır. Bu nedenle “devlet versin, devlet yapsın, devlet çözsün” anlayışı zihinlerde yer etmeye devam etmektedir. Bu zihinsel eşik aşılmadıkça, kalkınmanın taşıyıcı unsuru olan rekabet, yenilikçilik ve müteşebbislik gelişemez.
Peki ne yapılmalı? Öncelikle Türkiye, kalkınmayı sadece ekonomik bir mesele olarak görmekten vazgeçmelidir. Kalkınma bir zihniyet meselesidir. Ve bu zihniyet, eğitim sisteminde başlar. Türkiye’de yıllardır uygulanan sınav odaklı, ezberci, itaatkâr birey yetiştirmeye endeksli eğitim anlayışı, kalkınmanın düşmanıdır. Sorgulamayan, risk almaktan korkan, takım çalışmasına uzak bireylerle kalkınma olmaz. Eğitim sisteminin, problem çözen, proje geliştiren, fikrî mülkiyet üreten gençler yetiştirecek şekilde yeniden tasarlanması gerekir. Bu da öğretmen eğitiminin değişmesi, okul yönetişiminin özerkleşmesi ve müfredatın tamamen yeniden yazılması anlamına gelir.
Üniversiteler de bu dönüşümün merkezindedir. Ancak Türkiye’deki üniversiteler, çoğunlukla bilgi üretme değil, diploma verme merkezleri gibi çalışmaktadır. Üniversiteler sanayiyle, yerel yönetimlerle, yatırımcılarla ve hatta çiftçilerle ortak çalışan, araştırmalarını ticarileştirebilen, patent çıkarabilen, start-up destekleyen kurumsal yapılara dönüşmeden kalkınma modeli hayal olarak kalır. Amerika’daki Stanford Üniversitesi’nin Silikon Vadisi üzerindeki etkisi, yalnızca akademik bir örnek değil; aynı zamanda bir kalkınma stratejisidir. Türkiye’nin üniversiteleri de kendi bölgelerinin kalkınma motoru hâline getirilmelidir.
Finansal sistem de dönüşmelidir. Türkiye’de yatırım yapmak için sermaye erişimi son derece zordur. Bankalar kısa vadeli kâra odaklandıkları için uzun vadeli teknolojik yatırımları fonlamaktan çekinirler. Bu yüzden Türkiye’de yenilikçi işler çoğu zaman ya başlamadan biter ya da başka ülkelere taşınır. Bu döngüyü kırmak için, devlet destekli girişim sermayesi fonları, risk sermayesi platformları, kitle fonlama sistemleri geliştirilmeli ve yaygınlaştırılmalıdır. Sermaye sınıfı sadece elitlerin değil, halkın da parçası olduğu, yaygın ve demokratik bir yapıya dönüşmelidir.
Ayrıca kalkınma modelinin ahlaki bir çerçevesi olmalıdır. Türkiye’de uzun yıllar boyunca kamu yatırımları birilerine zenginleşme aracı olarak sunuldu. Devletin ihale sistemi, liyakatin değil bağlantıların devreye girdiği bir düzene dönüştü. Oysa kamu kaynakları halkın ortak malıdır. Bu kaynakların yatırıma dönüşmesi, ancak şeffaf, denetlenebilir, rekabete açık ve fırsat eşitliğini gözeten bir sistemle mümkündür. Türkiye, kalkınma modelini yeniden yazarken ahlaki inşa sürecini de göz ardı edemez. Devletin zenginleştirdiği değil, vatandaşın üreterek büyüttüğü bir ekonomi modeli esas alınmalıdır.
Kalkınmanın bir başka boyutu da yerellik meselesidir. Türkiye’nin kalkınma yaklaşımı uzun yıllar boyunca Ankara merkezli oldu. Oysa kalkınma yerelden başlar. Her şehrin, her bölgenin kendi avantajları, potansiyeli, insan kaynağı ve ekosistemi vardır. Bu nedenle kalkınma planlaması merkezi değil, yerel ihtiyaçlara göre şekillendirilmelidir. Yerel kalkınma ajansları, üniversiteler ve sanayi odaları bu sürecin aktif aktörleri hâline getirilmelidir.
Yerel kalkınma planlaması yalnızca bir ekonomik bölüşüm meselesi değil, aynı zamanda sosyal adaletin sağlanması için de gereklidir. İstanbul’a yapılan her yatırım, İstanbul’u daha da büyütürken Anadolu’daki potansiyel merkezleri zayıflatıyor. Oysa Erzurum’da yazılım vadisi, Konya’da tarımsal teknoloji merkezi, Gaziantep’te gıda inovasyon parkı kurmak hayal değil. Yeter ki bu illerdeki üniversiteler, belediyeler, sanayi odaları ve gençler kalkınma sürecine ortak kılınsın. Merkezden değil, yerelden yönetilen bir kalkınma hamlesi, hem aidiyeti artırır hem de verimliliği yükseltir.
Bu noktada yeniden rekabet kültürüne dönmek gerekiyor. Türkiye’de uzun yıllardır kamu alımlarından özel sektör teşviklerine kadar her şey rekabetten çok sadakat ilişkileri üzerinden ilerliyor. Oysa rekabet, kaliteyi, yeniliği ve dinamizmi tetikler. Gerçek kalkınma modelleri rekabetin içselleştirildiği toplumlarda doğar. Bir fikrin diğerinden iyi olduğunu ispatlayabildiğiniz, yeni bir yöntemi mevcut olanın yerine koyabildiğiniz, daha ucuza, daha etkiliye ulaşabildiğiniz ölçüde ilerlersiniz. Türkiye’nin kalkınma modelinin temel felsefesi, “herkes için eşit rekabet alanı” olmalıdır.
Bunun sağlanabilmesi için hukuk sisteminin çok güçlü ve tarafsız olması gerekir. Yargıya olan güvenin zayıf olduğu bir ülkede ne dış yatırımcı gelir ne de iç girişimci risk alır. Türkiye’nin kalkınma rotası, bağımsız bir yargı ve adil bir hukuk düzeni üzerine inşa edilmelidir. Ekonomik modelin sürdürülebilirliği, hukukun eşit uygulandığı, mülkiyet hakkının korunduğu, sözleşmelerin güvence altında olduğu bir sistemle mümkündür. Bu yüzden kalkınma, yalnızca sanayi politikası değil; aynı zamanda bir hukuk ve yönetim reformudur.
Medya da bu sürecin görünmeyen ama etkili aktörüdür. Türkiye’de medyanın büyük kısmı kalkınma tartışmalarını sadece siyasi ideolojik çerçevede ele alıyor. Oysa kamuoyunun bilinçlenmesi, ekonomik okuryazarlığın artması ve gençlerin vizyoner konulara yönelmesi için medya öncü bir rol üstlenmelidir. Kalkınma sadece teknokratların, ekonomistlerin ya da siyasetçilerin meselesi değildir. Her evde, her okulda, her ekran başında konuşulması gereken bir meseledir. Kalkınma kültürü halkın zihnine nüfuz etmeden başarılamaz.
Bu kültürü besleyen unsurlardan biri de örnek başarı hikâyeleridir. Türkiye’de zaman zaman çıkan yerli ve milli başarılar, hak ettiği kadar görünür kılınmıyor. Oysa KOBİ’lerden çıkıp dünya çapında iş yapan firmalarımız var. Girişim sermayesiyle büyüyen, üniversiteden filizlenip patente dönüşen hikâyeler var. Bu hikâyeler anlatılmalı, çoğaltılmalı ve gençlere ilham vermelidir. Çünkü kalkınma, yalnızca istatistiklerle değil, örnek alınabilir hayatlarla da inşa edilir.
Dış ticaret politikası da kalkınmanın kaldıraçlarından biridir. Türkiye bugüne kadar ağırlıklı olarak Avrupa pazarına odaklandı. Bu doğru bir strateji olsa da yeterli değil. Asya Pasifik ülkeleriyle teknoloji ve dijital ürün ticareti; Afrika’yla tarım ve altyapı iş birlikleri; Orta Asya’yla sanayi ve enerji anlaşmaları geliştirilebilir. Türkiye’nin kalkınma modeli, çok merkezli bir dış ticaret vizyonuyla genişletilmelidir. İhracat çeşitlendikçe üretim derinleşir, üretim derinleştikçe kalkınma sürdürülebilir hâle gelir.
Aynı zamanda iç tüketim yapısının da dönüşmesi gerekiyor. Bugün Türkiye’nin büyüme modeli hâlâ büyük oranda iç tüketimle destekleniyor. Tüketim, üretimin karşılığı değilse, borçla finanse ediliyorsa bu model sürdürülemez. Türkiye’de tasarruf oranları düşük, borçluluk yüksek. Kalkınmanın tabana yayılması için halkın tasarrufları değerlendirilebilir hâle getirilmeli. Bunun için finansal okuryazarlık artırılmalı, güvenilir yatırım enstrümanları yaygınlaştırılmalı, katılım ve ortaklık esaslı modeller teşvik edilmelidir.
Yine bir diğer mesele; tarım ve hayvancılıkla kalkınmanın yeniden düşünülmesi. Uzun yıllar boyunca bu sektörler kırsal fakirliğin sembolü hâline geldi. Oysa dünya artık tarımı yüksek teknolojiyle buluşturuyor. Akıllı tarım, dijital izleme, veri destekli üretim, sözleşmeli modeller, tohumdan sofraya zincir bütünlüğü gibi alanlarda büyük dönüşümler yaşanıyor. Türkiye, kırsal nüfusu bu yenilikçi modelle destekleyerek hem gıda enflasyonunu düşürebilir hem de milyonlarca insana istihdam yaratabilir. Kırsal kalkınma olmadan milli kalkınma eksik kalır.
Enerji meselesi de kalkınmanın kritik eksenlerinden biridir. Türkiye’nin enerji ithalatına dayalı büyüme modeli, cari açık üretmeye devam ediyor. Bu da ekonomiyi dış kırılganlıklara açık hâle getiriyor. Yenilenebilir enerji yatırımları artırılmalı ama aynı zamanda enerji verimliliği konusu da önceliklendirilmelidir. Sanayi bölgelerinde, kamu binalarında ve ulaşımda enerji tüketimini azaltacak yapısal çözümler geliştirilmelidir. Kalkınma, yalnızca daha fazla üretmek değil; daha verimli üretmeyi başarmaktır.
Kalkınma modelinin bir başka vazgeçilmezi de kültürel kalkınmadır. Bu konu çoğu zaman göz ardı edilir ama bir toplumun üretim yaparken nasıl düşündüğü, nasıl çalıştığı, neye değer verdiği ve ne için mücadele ettiği kültürel kodlarla ilgilidir. Japonya’yı Japonya yapan sadece mühendislik değil; aynı zamanda sadelik, disiplin ve iş ahlakına dayalı bir kültürdür. Türkiye’nin de kendi değerlerinden beslenen bir kalkınma ahlakına ihtiyacı var. İsrafa, kayırmaya, kolaycılığa değil; emeğe, liyakate ve sabra dayalı bir kültür inşa edilmeden kalkınma modeli hayal olarak kalacaktır.
Ve tüm bu reformların çatısı altında yer alacak olan şey: ortak vizyon. Türkiye’de her siyasi değişiklikle birlikte kalkınma rotasının değiştiği bir yapı artık sürdürülebilir değil. 10 yıllık, 25 yıllık, 50 yıllık kalkınma hedefleri devlet politikası olarak belirlenmeli. Bu hedefler seçimlere kurban edilmemeli. Tüm siyasi partiler, bu hedefler etrafında asgari müşterekte buluşabilmeli. Çünkü kalkınma bir parti projesi değil; bir milletin kuşaklar boyu sürecek yürüyüşüdür. Bu yürüyüş, birlikte başlarsa başarıya ulaşır.
Sonuç olarak Türkiye’nin kendine ait bir kalkınma modeli kuramamasının nedeni, eksik akıl değildir. Bu topraklarda yeterince zeki, çalışkan, vizyoner insanlar her dönemde vardı. Eksik olan şey, bu potansiyelin zihinsel bir bütünlük içinde seferber edilmesiydi. Eksik olan şey, süreklilikti, adaletti, liyakatti, şeffaflıktı ve rekabetti. Bunlar tamamlandığında Türkiye, sadece büyüyen bir ekonomi değil; yükselen bir medeniyet olarak da tarih sahnesinde yerini alacaktır.
Ve şimdi o modeli kurmak için geç değil. Ama geciktikçe bedeli ağırlaşıyor. Kalkınma bir an önce başlaması gereken zihinsel bir seferberliktir. Bu yazı, onun ilk adımı olsun.
Yorum bırakın