Türkiye’nin son yüzyıllık tarihi, aslında sadece bir rejim ya da hükümet değişiklikleri silsilesi değil; aynı zamanda devleti nasıl algıladığımızı, nasıl yönettiğimizi ve ne için var ettiğimizi gösteren bir arayışın hikâyesidir. Bu hikâye zaman zaman umut verici adımlar içerdi, zaman zaman ise köklü bir zihinsel inşa yerine günübirlik yönetim tekniklerine saplandı. Bugün geldiğimiz noktada, artık devletin sadece ayakta kalması değil, toplumla yeniden anlamlı ve üretken bir ilişki kurması gerekiyor. Yani yeni bir “devlet aklı”na ihtiyacımız var. Ve bu yalnızca bir kavramsal çağrı değil; çok somut bir mecburiyet.

Devlet aklı dediğimiz şey, sadece istihbarat birimlerinin derin analizleri ya da kriz anlarında alınan taktik kararlar değildir. Devlet aklı, bir milletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair ortak, kalıcı, kuşaklar ötesi ilkelerin toplamıdır. Yönetim kültürünün, adalet sisteminin, liyakat düzeninin, ekonomik yapının ve toplumsal dokuyla kurulan ilişkinin tamamıdır. Türkiye’de ise bu yapı, tarih boyunca sık sık kesintiye uğradı. Her yeni yönetim, bir öncekini tasfiye etmeyi marifet saydı. Oysa gerçek devlet aklı, süreklilik ve kurumsallıkla mümkündür. Devlet hafızası olmayan bir yerde, toplumsal güven de inşa edilemez.

Osmanlı’nın son iki yüzyılı, merkezi yapının zayıflamasıyla karakterize olmuştu. Bu zayıflık, Cumhuriyet’in ilk yıllarında güçlü bir devlet inşasını zorunlu kıldı. Cumhuriyet’in kurucuları, bu yapısal zaafları görerek merkezî ve disiplinli bir yönetim tesis etti. Ancak zaman içinde bu model, toplumla kurulan ilişkiyi yukarıdan aşağıya şekillendiren, katılımı değil itaati önceleyen bir yapıya dönüştü. Bugün hâlâ bu geleneğin izlerini taşıyoruz. Devletin karar aldığı, toplumun ise uygulamak zorunda kaldığı bir zihniyet yapısı hâlâ egemen. Oysa 21. yüzyılda güçlü devlet, katılımcı devlettir. Bilgi çağında, artık enformasyonun merkezi değil, dağıtımı önemlidir. Bu nedenle yeni devlet aklı, toplumu “yönetilecek kitle” değil, “birlikte karar verilecek ortak” olarak görmelidir.

Yeni devlet aklı, sadece kamu yönetimi reformlarıyla kurulamaz. Bu bir zihinsel dönüşümdür. Ve her şeyden önce devlete yön verenlerin, “iktidarın sahibi” değil, “görevlisi” olduğunu kabul etmesi gerekir. Kamu gücü emanettir. Bu emanet, sadece seçim sandığıyla değil, adaletle, denetimle ve hesap verebilirlikle korunabilir. Devletin yöneticileri, halkın üstünde değil, yanında durmalıdır. Mevcut sistemde liyakat çoğu zaman sadakatin gerisine düşüyorsa, yöneticiler yetkinlikten çok bağlılıkla atanıyorsa, orada devlet aklından değil; şahsi tercihlerden söz edilebilir. Oysa kamu yönetimi, bireysel sadakatlerle değil; kurumsal kapasiteyle işler.

Yeni devlet aklı inşa edilecekse ilk yapılması gereken şey, kamu kurumlarının bağımsızlığını ve işlevselliğini yeniden tesis etmektir. Türkiye’de birçok kurum, ya siyasi müdahalelerle etkisizleştirilmiş ya da teknokratik bir elitizme hapsedilmiştir. Oysa dengeyi bulmak mümkün. Kamu kurumları, halkın taleplerine kulak veren ama popülizme düşmeyen; bilimsel veriyle hareket eden ama halktan kopuk olmayan; kendi gelenek ve değerlerinden beslenen ama dünyaya açık olan bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bu da ancak yeni bir yönetim kültürüyle sağlanabilir.

Yönetim kültürü değişmeden devlet aklı değişmez. Türkiye’de karar alma süreçleri genellikle dar kadrolarla ve kapalı kapılar ardında yürütülür. Bu hem şeffaflığı hem de katılımı engeller. Yeni devlet aklı, yatay karar alma süreçlerini, istişareyi, veri temelli politika yapımını esas almalıdır. Bu sadece büyük kararlar için değil; yerel yönetimlerden bakanlıklara kadar tüm yönetim kademelerinde geçerli olmalıdır. Vatandaşın yönetime katkı sunabileceği mekanizmalar kurulmalı; sivil toplum, akademi ve özel sektör, politikaların hazırlanmasında doğrudan rol almalıdır.

Bir başka temel mesele de şudur: Yeni devlet aklı, güven üzerine kurulmalıdır. Türkiye’de yıllardır “devlete güven” meselesi tartışılır. Oysa artık soruyu tersinden sormak gerekiyor: Devlet halkına güveniyor mu? Vatandaşını potansiyel suçlu, şüpheli ya da düşman gibi gören bir yönetim anlayışıyla kalkınma da, huzur da mümkün değildir. Devlet, güven verirse halk da güven duyar. Bu güven ortamı tesis edilmeden yatırım da artmaz, beyin göçü de durmaz, toplumsal barış da sağlanamaz. Devletin dili, korkutucu değil; koruyucu olmalıdır.

Bu bağlamda adalet sisteminin yeniden yapılandırılması elzemdir. Yeni devlet aklı, hukukun üstünlüğünü mutlak bir ilke olarak benimsemelidir. Yargı bağımsız değilse, vatandaş hak arayamıyorsa, haksızlıklar karşısında devlete güvenemiyorsa, orada kalkınma değil ancak çürüme olur. Hukuk, devletin temelidir. Bu temel sarsıldığında, üstüne inşa edilen her şey de çöker. Yargının bağımsızlığı, sadece yargıçların güvencesi değil; toplumun özgürlüğünün ve devletin meşruiyetinin teminatıdır.

Yeni devlet aklı, aynı zamanda ekonomik vizyonla da bütünleşmelidir. Türkiye’de ekonomi çoğu zaman siyasi popülizmin aracı hâline gelmiştir. Kamu kaynakları, oy devşirme amacıyla dağıtılmış; yatırım planlaması seçim takvimine göre yapılmıştır. Oysa kamu harcamaları, kalkınma önceliklerine göre belirlenmeli; kamu-özel işbirlikleri şeffaf ve performansa dayalı biçimde yapılandırılmalıdır. Yatırım kararlarında siyasi bağlantı değil; verimlilik, istihdam ve stratejik değer esas alınmalıdır. Devletin görevi, ekonomi yönetiminde piyasanın işleyişini düzenlemek ve adil rekabeti garanti etmektir; piyasaya doğrudan müdahale ederek yönlendirmek değil.

Eğitim sisteminin devlet aklının yeniden inşasında oynayacağı rol kritik önemdedir. Bugünün çocukları, yarının kamu görevlileri, yöneticileri, bilim insanları ve vatandaşlarıdır. Eğer bugünden itibaren eleştirel düşünen, etik değerlere sahip, sorumluluk bilinci yüksek bireyler yetiştirebilirsek, bu bireyler ileride yeni bir kamu kültürü inşa edebilir. O yüzden devletin eğitim vizyonu, sadece sınav başarısına değil; karakter, değer ve vatandaşlık bilincine odaklanmalıdır.

Bu noktada medya da çok önemli bir araçtır. Medya, kamuoyunu yönlendirmenin değil; kamuoyunu güçlendirmenin aracıdır. Yeni devlet aklı, medya özgürlüğünü sadece bir hak olarak değil, bir gelişmişlik göstergesi olarak görmelidir. Eleştiriden kaçan değil, eleştiriyi dinleyen bir yönetim kültürü oluşmalıdır. Toplumun denetim mekanizmaları ancak bu şekilde işler. Medyanın susturulduğu yerde yanlışlar büyür, haksızlıklar kökleşir ve toplumda derin bir kopuş yaşanır. Bu yüzden medya, yeni devlet aklının partneri olmalıdır.

Yeni devlet aklı aynı zamanda bir dış politika vizyonu da içerir. Türkiye’nin dış politikası çoğu zaman iç politikaya endekslenmiştir. Oysa dış politika, uzun vadeli çıkarların korunmasıdır. Yeni devlet aklı, dış politikada onurlu ama alçakgönüllü; güçlü ama diplomatik; bölgesel ama evrensel bir yaklaşımı benimsemelidir. Türkiye, bulunduğu coğrafyada uzlaştırıcı bir aktör, tarihsel mirasıyla rehberlik eden bir “abi devlet” olabilir. Bu rol ancak güçlü bir içerik ve sağlam bir yönetimle mümkündür.

Ve elbette tüm bu süreçlerin bir amacı vardır: Devleti yeniden kurmak değil, devleti milletle yeniden barıştırmak. Bugün toplumun önemli bir kesimi, devleti ya gereksiz bir yük ya da korkulacak bir otorite olarak görüyor. Bu algıyı kırmak gerekiyor. Devlet, bireyin önünde değil; bireyin arkasında duran, onu koruyan, haklarını gözeten, özgürlük alanlarını genişleten bir yapıya bürünmelidir. İşte bu yeni anlayış, Türkiye’yi sadece yönetilebilir değil; yaşanabilir bir ülke hâline getirir.

Sonuç olarak, yeni bir devlet aklına ihtiyaç duyduğumuz bu çağ, sadece bir reform çağrısı değildir. Bu, bir medeniyet perspektifidir. Devletin gücünü halktan alan, adaletle yükselen, liyakatle yöneten, şeffaflıkla güven veren ve toplumla birlikte yürüyen yeni bir yönetim kültürü inşa edilmedikçe, Türkiye’nin önündeki hiçbir reform uzun ömürlü olmayacaktır. Yeni devlet aklı, bu toprakların hafızasından, vicdanından ve aklından beslenen bir kurucu vizyon olmalıdır. Şimdi bunu kurmak için belki de son büyük fırsat önümüzde duruyor.

Yorum bırakın