03.01.2026

İran’da döviz meselesi bugün patlamış bir krizden ziyade kırk yıla yayılan, katman katman inşa edilmiş bir soygun düzenin kaçınılmaz sonucudur. Sokakta yükselen kur isyanı anlık bir fiyat şokunun değil, uzun yıllar boyunca kimin hangi kurdan dolar gördüğü sorusuna verilen adaletsiz cevapların toplamıdır. İran ekonomisini bugün bu noktaya getiren şey, parasının doların karşısında erimesi yani basit bir devalüasyon olarak anlaşılmamalı. Asıl mesele yıllardır doların bir grup elit için seçici biçimde ucuzlatılmasından kaynaklanan servet transferinde ve gelir dağılımındaki acımasız bozulmada saklı.

Hikayeyi doğru anlamak için meseleyi 1979 Devrimi’nden itibaren ele almak lazım. Devrim, yalnızca siyasal rejimi değil, ekonomik mülkiyet ve karar alma yapısını da kökten değiştirdi. Şah döneminde özel sermaye ve saray çevresi etrafında şekillenen ekonomi, devrim sonrası kamusal, devrimci ve ahlaki bir çerçeveye oturtuldu. Bankalar büyük sanayi tesisleri ve dış ticaret devletleştirildi. Döviz daha o günlerde serbest piyasa malı olmaktan çıkarıldı. Devletin elinde tutulması gereken stratejik bir kaynak olarak tanımlandı.

Aslında ilk dönemdeki çoklu kur, ideolojik bir tercih olarak ortaya koyulmuştu. Yeni rejimin sosyal adalet için adeta bir mesajıydı. Temel ihtiyaçlar ucuz dövizle karşılanacak, lüks ve spekülatif talep pahalıya cezalandırılacaktı. Gelgelelim 1980–1988 İran-Irak Savaşı bu anlayışı sertleştirdi. Savaş ekonomisi, dövizi tamamen merkezileştirdi. Kim ithalat yapacak, neyi yapacak, hangi kurdan yapacak, sorularının tamamı devlet bürokrasisi içinde cevaplanıyordu. Bu dönemde çoklu kur adeta hayatta kalma refleksine dönüşmüştü. Çok uzun süren savaş ekonomiyi mahvetmişti. Ancak aynı dönemde ülkenin ekonomi sistemine kritik bir alışkanlık olarak yerleşmeyi başarınca işlerin rengi zamanla değişti. Savaş boyu ithalatı kontrol edenleri karuncuklara çeviren çoklu kurdan faydalanma ayrıcalığı, savaş sonrası dönemde daha büyük bir piyangoya erişim anlamına geldiğinden piyasa başarısının elinden alıp değil devlete yakınlık derecesine bağlandı.

Gerçi 1990’larda Haşimi Rafsancani döneminde İran ekonomisi yeniden inşa ve kısmi liberalizasyon sürecine girdi. Özel sektör teşvik edildi, dış ticaret genişletildi, altyapı yatırımları hızlandı. Ama döviz rejimi tam serbestleşmedi. Aksine çoklu kur geçiş dönemi aracı olarak korunarak uzatıldı. Gerekçesi ise ani serbestleşmenin toplumsal maliyet yaratma ihtimali gösterildi. Gerçek ise elbette başkaydı. Kur tahsisi, yeni oluşan yarı-kamusal ekonomik ağlar için güçlü bir kaldıraçtı. Bu yıllarda enerji, inşaat ve ticaret çevresinde güçlenen aile ve kurumlar, dövize erişimi açık açık bir avantaj olarak kullanmaya başlamıştı ve kendilerinden başka kimsenin bu kaldıraca ulaşmasını istemiyorlardı.

2000’lere gelindiğinde kur sistemi artık kurumsallaşmış birrant mimarisinin başyapıtı haline gelmişti. Reformcu Hatemi döneminde söylem değişti ama mekanizma değişmedi. Döviz hala kimin ithalat yapacağına karar veren bürokratik bir filtreyle dağıtılıyordu. Bu filtre aradan geçen zamanla siyasi, ailevi ve kurumsal bağlarla daha da sıkılaştırıldı. Laricani ailesi gibi devletin farklı erklerinde dolaşan ağlar, Rafsancani çevresi gibi yarı-kamusal ekonomik yapılar; güvenlik bürokrasisinden gelen Rezaei ailesi tipi kadrolar bu sistemin tasarımcıları değil ama güçlü sürdürücüleri oldu. Kur bu dönemde ekonomik araçtan çok tamamen siyasi denge aracına dönüştü.

Tüm bunlarla beraber asıl kırılma 2010’larda geldi. Nükleer program nedeniyle uygulanan ağır yaptırımlar İran’ı yeniden döviz kıtlığıyla yüz yüze bıraktı. 2012 kriziyle riyal çökerken devlet bir kez daha tanıdık çözüme sarıldı. Plan basitti; dövizi kontrol et, katmanlara ayır, kime ne kadar verileceğini belirle. 42.000 riyallik meşhur tercihli dolar bu dönemin ürünüdür. Resmi gerekçe nettir: gıda ve ilaç ucuz kalacak.

Fakat uygulamada ucuz dolar ucuz ürüne değil, ayrıcalıklı ithalatçıya gitti. Denetim zayıf kaldı, ithalat yapmadan döviz alanlar oldu, ithalat yapanlar fiyatı serbest piyasa beklentisiyle belirledi. Kur kıyağı ilk kez bu kadar halkın gözüne sokularak yapıldı.

Bu dönemde ihracatçılar için de yeni bir düzen kuruldu. Devlet ihracat gelirini ülkeye çekmek için NIMA adlı yarı-resmi döviz platformunu oluşturdu. Entegre Döviz İşlemleri Sistemi olarak tanımlayabileceğimiz bu platform, ihracatçıların döviz gelirlerini sisteme sokmaya zorlandığı, ithalatçıların da bu dövizi resmi/yarı-resmi kurdan temin edebildiği, Merkez Bankası gözetimindeki yarı kapalı bir döviz piyasası oluşturdu.

İhracatçı çoğu zaman dövizini serbest piyasada satamadı ve düşük bir kurdan bu sisteme vermeye zorlandı. Haliyle de sistem kendi çelişkisini üretti. Dövizi ucuza vermek istemeyen ihracatçı, kaçış yolları aradı ve dövizi geciktirdi, eksik beyan etti, dışarıda tuttu. Böylece devlet bir yandan ucuz dolar dağıtırken diğer yandan ucuz dolar toplamaya çalışıyor, ihracatçısını kollayacağına bürokratik elitlerini beslemek için soymaya gayret ediyordu. Ne enteresan iş…

2018 sonrası yaptırımlar bu mimariyi patlatan tetikleyiciler oldu. Döviz iyice kıtlaştı, kur farkları açıldı, serbest piyasa ile resmi kur arasındaki makas uçurumlaştı. Bu noktadan sonra sistem fiyat istikrarı üretmekten tamamen koptu. Çoklu kur artık geçici bir araç olmaktan çıkıp, ekonominin ana belirleyicisi haline geldi. Bankalar kamu finansmanının taşıyıcısına dönüştü. Borsa ise yatırım alanı olmaktan çıkıp en azından enflasyondan kaçış mekanı oldu. Sanayi deseniz, öngörülemez kur yüzünden verimliliğini kaybetti. Gerçi savunma sanayisi önceliklendirildi ve iyi başarılar sağlandı. Bunun en büyük kanıtı geçtiğimiz aylarda yaşanan İsrail ile olan 12 günlük savaş olarak karşımıza çıktı. Ama orası da rant mecrasına dönüştü ve kaynakların bu alana yönlendirilmesiyle elitler için yeni bir soygun kanalı açıldı.

Son yıllarda İran toplumunun yaşadığı süreçler bize, klasik anlamda siyasi ya da iktisadi krizlerden çok farklı şeyler anlatıyor. Ülke kalıcı bir yoksullaşma rejiminin altında eziliyor. Enflasyonun sürekli çift hanelerde, kurun sürekli yukarı yönlü olduğu bir ortamda ücretler, maaşlar ve emek gelirleri zamana yayılmış biçimde korkunç derecede eridi.

Gıda, kira, enerji ve ulaşım gibi zorunlu harcamalar hane bütçesinin tamamını yutar hale geldi. Resmi istatistikler ortalamalarla konuşurken, halk gündelik hayatta yaşanan enflasyonu deneyimledi. Dövizle işi olmayan, ithalat lisansı bulunmayan, kur tahsis mekanizmalarına erişimi olmayan geniş kesimler için dolar ulaşılamaz ve adaletsiz bir sembole dönüştü. Bu süreçte toplumun büyük bir bölümü, çalışarak yoksullaşmanın normalleştiği, gelecek beklentisinin tamamen törpülendiği bir ruh haline sürüklendi. Ekonomik baskı yalnızca gelirleri değil, sosyal dokuyu da aşındırdı. Orta sınıf hızla daraldı, gençler için ülke içinde bir gelecek fikri silikleşti, geçinme meselesi siyasetin hepten önüne geçti.

İşte bu birikim, son günlerde patlak veren isyanları doğuran temel zemin olarak kabul edildiğinde  sokaktaki öfkenin yıllardır süren adaletsizliğin görünür hale gelmesine yönelik olduğu çok net anlaşılıyor. Kur meselesi, halkın gözünde teknik bir ekonomi tartışması olmaktan çıkmış, sistemin kime çalıştığının açık göstergesi haline gelmiş durumda.

Hasılı, sokağa yansıyan şey emeğin değersizleşmesi, adalet duygusunun aşınması ve geleceğin elden kayıp gittiği hissi başta olmak üzere daha birçok kötü anı, beklenti ve inancın kopkoyu gölgesi…

Yorum bırakın