#JURNAL

Önemsememeyi öğrenebilenler, sabırda ustalaşabilir!

  • KUSURSUZ ŞEBEKE

    25.10.2023

    Milat Gazetesi

    Dünya ekonomisi ve dolayısıyla siyaseti; Vanguard, Black Rock, State Street, Fidelity, NewYork Mellon, JP Morgan, Morgan Stanley, Goldman Sachs, Capital Research gibi küresel çapta yatırım bankacılığı yapan, toplamda 30 trilyon dolardan fazla parayı yöneten, hepsinin birbirinde olan yönetim kurulunda temsil hakkını içeren ortaklık paylarıyla müthiş bir örümcek ağını oluşturan, gizli bir şebeke tarafından yönetilmekte.

    Pepsi, Coca Cola, Apple, Nestle, Mc Donald’s, Microsoft, Alphabet, Meta, Amazon, Warner Bros, Tesla, Toyata, Mercedes, British Petroleum, Novartis, Boeing, Starbucks, Domino’s gibi aklınıza gelebilecek binlerce küresel şirketin tamamında var olan yönetim kurulunda temsil hakkı içeren ortaklık payları ile dünya ekonomisinin yönetiminde direksiyonu elinde tutan; kendi aralarındaki insanı şaşkın bırakan ortaklık yapılarıyla bu muazzam gücün arkasındaki üst akılı perdeleyen bu yapı tam anlamıyla başta ulus devletler olmak üzere tüm insanlığı köşeye sıkıştırmış durumda.

    Finans dünyasının içinde adeta bir kara delik oluşturan, aslen İngiltere’de Kral’ın dahi müdahale edemediği, City of London olarak isimlendirilen ve birkaç kilometre karelik bir alanda özel yasalara tabi olacak şekilde konuşlandırılan, devlet içinde bir devlet olarak nitelendirilen, 19.yüzyıldan bu yana dünya finansını yöneten küçücük bir toprak parçasından dünyaya yayılan bir gücün yansıması olarak ortaya çıkan bu şebeke, 2. Dünya Savaşı sonrası ABD ekonomisine sonrası tam anlamıyla entegre olduktan sonra Batı dünyasının iktisadi ve siyasi anlamda yönetimini ele geçirmiş durumda.

    Bugün dünya borsalarından işlem yapan en büyük yatırım bankalarının ve devasa yatırım fonlarının tamamını elinde tutan, bu sayede özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin finansal piyasalarında türlü oyunlar çeviren, bu yatırım bankaları ve fonlar aracılığı ile ulus devletlerin bankacılık sistemlerine ortak olan bu şebekenin küresel aktörleri IMF, Dünya Bankası, FED, ECB, BoE gibi kuruluşların kararlarında da son derece etkililer.

    Sadece bu saydığımız ekonomi-finans alanında faaliyet gösteren kuruluşlar da değil; yaptıkları yüksek tutarlı bağışlar ve kuruluşların sahip oldukları bütçelere/fonlara verdikleri yönetim tavsiyeleri ile UNESCO, WFP, FAO gibi örgütlerin yönetimini de en tepedeki temsilcileri sayesinde kontrol altında tutuyorlar.

    Dünyanın en büyük medya holdinglerinde olan ortaklı payları ile tam anlamıyla siyasetten-ticaret, hattında olağanüstü bir gücü ellerinde tutuyorlar. Sosyal ve siyasal hayatın öne çıkacak ya da yerin dibine sokulacak aktörlerini belirleme gücünü ellerine veren, onlarca küresel çapta yayın yapan televizyon kanalı, gazete, film yapım şirketi, radyo ve dergiyle tüm dünya milletleri üzerinde diledikleri şekilde algı yönetimi yapabilecek güce sahipler.

    Bu yazıda ismini anmadığımız fakat sizin aklınıza gelen daha yüzlerce Batı’lı dev şirketin ortaklarının arasında (Google üzerinden firma adı ve shareholders yazarak sorgulayabilirsiniz) Lordlar Ligi üyelerini görmek mümkün. Doğrudan ortaklığını göremediğiniz birçok firmaya da dünya çapında birçok ülkenin borsasında faaliyet gösteren Bank of America, Citigroup, JP Morgan vb. yatırım bankaları aracılığı ile hisselerini ellerinde tutarak ortak oluyorlar.

    İngiltere’nin Londra şehrinin içinde bulunan ve tamamen finans dünyası için kanunları dahi özel tasarlanan bir alandan, yüzlerce yıllık bir sürecin sonunda büyüyüp dünyaya yayılan ve özellikle de ABD’ye konuşlanan akıl almaz bir sermaye gücünün ürünü olan bu şebekenin tüm sektörler ve ulus devletler üzerindeki gücünü bırakın tam olarak kavramayı, hayal etmek dahi çok zor.

    Her ne kadar en güçlüleri yaklaşık 10 trilyon dolarlık muazzam bir büyüklükle Black Rock gibi gözükse de ortaklık yapıları incelendiğinde Lordlar Ligi’nin amiral gemisinin Vanguard olduğu anlaşılmakta. Ligin üç numaralı büyüğü ise State Street olarak karşımıza çıkıyor. İşin garibiyse dünyayı finansını yöneten bu üç firmadan en erken kurulanın dahi böyle muazzam bir güce rağmen sadece 48 yıllık bir geçmişe sahip olması. Daha da enteresanı tamamının birbiri ile olan karmaşık ortaklıkları takip edildiğinde firmalarla örülü ağlar içerisinden hiçbir gerçek kişiye ulaşılamaması. Yani firmaların sahiplerinin Vanguard’a kadar birbirilerinin sahibi olması ve Vanguard’da ise ortaklık yapısının paylaşılmayıp isimleri zikredilemeden şirket tarafından binlerce ortağın var olduğunun ilan edilmesi.

    Tüm bunlarla beraber şirketlerin üst düzey yöneticilerinin kariyer geçmişleri ve sosyal ilişkileri araştırıldığında, yine ortaklık yoluyla kontrol edilen diğer büyük eski yatırım bankaları ile olan münasebetler incelendiğinde karşımıza Lordlar Ligi’nin bir Yahudi sermayesi ligi olduğu gerçeği çıkıyor.

    Ortaçağdan buyana finans alanında yaptıkları çalışmalar ve İngiltere Merkez bankasının 17. yüzyıldaki faaliyete başlamasından buyana, başta City of London’ın krala verilen borç karşılığı kurulmasını sağlamak gibi Londra’da gösterdikleri faaliyetler düşünüldüğünde Lordlar Ligi’nin Yahudi bankerlerin 4 asırlık çalışmalarının sonucunda ortaya çıkmış devasa bir finans organizasyonu olmasına şaşırmamak lazım.

    19.yüzyılda yaşanan Napolyon Savaşları ile beraber ciddi manada siyasallaşan bu sermaye gücünün tarihte karşımıza siyasi manada en net olarak çıktığı ilk sahne hiç kuşkusuz Balfour Deklarasyonu’dur.

    Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un imzasını taşıyan ve onun adıyla tarihe geçen Balfour Deklarasyonu ile İngiltere hükümeti, o sırada Osmanlı toprağı olan ve Yahudi nüfusun küçük bir azınlık olduğu Filistin’de, “Yahudi halkı için ulusal bir anayurt kurulmasını” destekleyeceğini bildirmişti.

    Balfour, deklarasyonu, İngiltere’de City of London’ın bir numaralı bankeri olan Yahudilerin liderlerinden Lord Walter Rothschild’a hitaben gönderilen bir mektuba ekli olarak gönderilmişti.

    Lord Rothschild, Yahudilerin “tarihi anayurt” saydıkları, Şeria/Ürdün Nehri’nin doğu yakasından Akdeniz’e kadar uzanan, o sırada Filistin denilen topraklarda bağımsız bir devlet kurma ülküsü, yani siyonizmin en önde gelen savunucusu ve İngiltere Siyonist Federasyonu’nun da başkanıydı.

    Deklarasyon metni, Lord Rothschild’a mektupla gönderildikten bir hafta sonra 9 Kasım 1917 günü gazetelerde de yayımlanmış ve böylece kamuoyunun konuyla ilgili bilgisi olmuştu.

    Bu aynı zamanda dünyanın en güçlü ve etkili ülkesi tarafından siyonizme verilen ilk açık destekti.

    Yukarıda adı geçen şebekenin dünyanın en güçlü firmalarındaki (ki çoğu ABD firması) ve dünya finansını yöneten devasa yatırım fonlarındaki/bankalardaki ortaklık payları ile beraber tarihsel bir kayıt olan İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un mektubu aynı anda kadraja alınca, İsrail’i ziyaretinde bunca zulümlerine rağmen açıktan açığa “Bir Yahudi olarak da buradayım.” ifadesini kullanan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın anlamak son derece basitleşiyor. Sadece aktörlerin isimleri değişmiş o kadar. Dün 1. Dünya Savaşı sonlarında finansal açısından çökmek üzere olan İngiltere, Yahudi bankerlere ne kadar muhtaçsa bugün ABD’de onlardan çok daha muhtaç durumda.

    Hasılı, tarih tekerrür etmeye, İsrail ise dünya finansını ele geçiren destekçileri sayesinde zulm etmeye devam ediyor…

  • ENFLASYON VE EĞİTİM

    11.10.2023

    Milat Gazetesi

    Enflasyon, bir ülkenin ekonomik sağlığının en önemli göstergesidir. Öte yandan eğitim, toplumun sosyal ve ekonomik kalkınmasında en kritik bir role sahip aktör olarak karşımıza çıkar.
    Pek çok ekonomist ve sosyolog, bu iki kavramın birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu iddia eder. Peki, bu iddianın gerçeklik payı nedir? Bu yazımızda, enflasyon ile eğitim kalitesi arasındaki ilişkiye değineceğiz.


    Basit şekilde tanımlayacak olursak enflasyon, bir ekonomide genel fiyat seviyesinin sürekli ve belirgin bir şekilde artması durumudur. Bu durum, özelikle tüketicinin satın alma gücünün azalmasına neden olur. Yani en basit ifadeyle tüketiciyi ve dolayısıyla ülkeyi fakirleştirir. Bu fakirleştirme girdabında ekonominin genel performansı bozulur, bireylerin yaşam standartları aşağı yönlü hareket eder nihayetinde de bulaştığı ülkenin sadece ekonomisini değil genel ahlak seviyesinden toplumsal mutluluğuna kadar her şeyini olumsuz etkiler.


    Diğer yandan özellikle sanayi devriminden buyana elimizdeki veriler bizlere bir ülkede eğitim kalitesi ne kadar yüksekse, o ülkenin ekonomik gelişiminin de o denli yüksek olduğunu, ülke ekonomilerine adeta bir virüs gibi buluşan enflasyonun da o denli düşük olduğunu gösteriyor.


    Peki, bu iki kavram arasında doğrudan bir ilişki var mıdır? Genel olarak bakıldığında, eğitim düzeyi yüksek ülkelerin ekonomik olarak daha stabil, inovatif ve rekabetçi oldukları, dolayısıyla ekonomilerindeki fiyatlar genel seviyesi üzerinde de bu güçlerinden ötürü ciddi derecede kontrol sağlayabildikleri görülmektedir.

    Örnek olarak Finlandiya, Kanada ve Almanya gibi ülkeler hem eğitim sistemlerinin kalitesiyle hem de uzun yıllardır düşük seyreden enflasyon oranlarıyla karşımıza çıkmaktadır.
    Evet, eğitimli bireyler, sadece üretim açısından değil ekonomik tercihleri açısından da enflasyonun düşük kalması hususunda etkilidirler. Ekonomik kararlarını daha bilinçli bir şekilde alabilirler. Bu da, tüketici ve yatırımcı davranışlarının daha öngörülebilir olmasına neden olabilir ve dolayısıyla ekonomik istikrarı destekler.

    Ülkemize gelecek olursak ne yazık ki eğitim sistemimiz ekonomimiz açısından gerek üretim tarafında gerekse karar alıcıları yetiştirme konusunda istenilen düzeyde değil. PISA sınav sonuçlarına baktığımızda Türkiye, matematik, fen ve okuma becerilerinde OECD ortalamasının altında kalıyor. Bu durum da ülkemizin hedeflerine ulaşmada ihtiyacı olan insan kaynağını ulaşmasında ciddi problemlere sebep oluyor.


    Sadece bizde değil, dünyanın tüm eğitim konusunda başarı sağlayamayan ülkeleri yüksek enflasyonla mücadele ediyor. Bugün hiper enflasyon yaşanan ülkelerin tamamı teknoloji çağının eğitim gereksinimlerine ayak uyduramayan ülkeler. Bunun tesadüf olamadığı çok açık. Yine dünyanın en güçlü ve en düşük enflasyon oranlarına sahip ekonomilerine sahip ülkelerin de eğitimde ilk sıralarda yer alanlar olması tesadüf değil.


    Çok ciddi bir eğitim reformuna ihtiyacımız var. Öyle ki bu mesele bir milli güvenlik meselesi haline gelmeli, yola çok ciddi bir irade ile çıkılmalı, hem orta hem de yüksek öğrenimde aynı hassasiyet gösterilmeli.


    İlk olarak üniversitelerin akademik ve idari özerklikleri, bilimsel özgürlük ve yaratıcılığı desteklemesi için güçlendirilmeli. Bu, üniversitelerin daha etkin, yenilikçi ve esnek olmalarını sağlar. Bu kurumların üzerindeki 1980 darbesinden kalma vesayet enstrümanlarının kaldırılması gerekiyor.
    Hemen ardından üniversitelerde Ar-Ge bütçesi artırılmalı. Türkiye’nin toplam özel sektör, kamu ve diğerleri Ar-Ge bütçesinin sadece Samsung firmasının Ar-Ge’si kadar bile olmadığını düşündüğünüzde ne kadar geri kaldığımızı anlamak çok kolay. Üniversitelerin Ar-Ge bütçesini varın siz düşüşün. İnternetten araştırıp dünyanın iyi eğitim kurumlarıyla karşılaştırdığınızda canınız çok sıkılacak. Bu Ar-Ge işi ile özel sektörle işbirliği meselesi at başı yürütülmeli ve geliştirilmeli. Özel sektörle senkronizasyon sağlanmazsa dostlar alışverişte görsün işine döner ve beş kuruşluk katma değer olulmaz ne yazık ki. Akademiden pazara doğru ürünlerin çıkması için özel sektörün mihmandarlığı olmazsa olmaz.


    Bir başka husus da yüksek öğrenim kurumlarının, klasik değişim programlarının dışında daha fazla uluslararası üniversiteyle işbirlikleri ve değişim programları oluşturması meselesi. Bu, öğrencilere ve akademisyenlere küresel bir perspektif kazandırma açısından çok önemli. Fakat bu programlara seçilecek öğrenciler hususunda çok dikkatli olunmalı. Tanzimatta bizim devletimiz Japonların ise şirketleri Batı’ya öğrenci gönderdi. Bizimkiler şair ya da devrimci, onlarınkiler ise Japonya’ nın dev şirketlerini kuran mühendisler ve bilim adamları olarak döndü. O sebeple gidip gününü gün edecek meselenin ağırlığının farkında olmayan aklı bir karış havada gençleri değil, doğrudan üniversite-özel sektör iş birliğinde kendine yer bulmayı başarmış, kendini işine adayacak ve mezun olur olmaz bu programlara aracılık edecek şirketlerde işe başlayacak akıllı gençler tercih edilmeli, dönüşlerinde de tecrübelerinden faydalanıp üniversitelerimizin eksik yanları varsa tamamlanmalarında aktörler olmaları sağlanmalı.


    En önemli hususlardan biri de yüksek öğrenimde müfredat, küresel trendlere ve iş dünyasının ihtiyaçlarına uygun olarak güncellenmelisi meselesidir. Bu husus çok can yakıcıdır. Halen daha bir asır öncesinin kafalarının diktelerinde eğitim verilmeye çalışıyor. Yazılan kitaplar bir yıl sonra bile güncelliğini koruyamazken üniversiteler bir çok bilim dalında seksenlerin doksanların kitaplarını öğrencilere dayatıyor. Böyle olmaz!


    Öğretim elemanlarının seçiminin ve eğitiminin çok daha titiz bir şekilde yapılması hususu da ayrıca önem taşımakta. Sürekli eğitim programları ile akademik kadronun güncel bilgilerle donatılmasının sağlanma ise bu hususun mütemmim cüzüdür. Pek tabi burada bu akademisyenlerin ilk olarak bilim üretebilmeleri için öncelikle maddi kaygılarının ortadan kaldırılması zorunluluğu var. Elektrik, su, doğalgaz faturası düşünüp gece yanağında dört dönen adam bilim üretmez. Instagramdan tshirt satan bir adam akademisyenden daha iyi para kazanıyorsa o ülkenin parlak zekalarını bilim üretmeye ikna edemezsiniz. Başka iş bulamayan garanticiler akademik kadrolara doluşur. Dostlar alışverişte görsün bilimi oluşur. Öyle de oldu zaten…

    Gelelim öğrencilerin başarı değerlendirmelerine. Sadece sınav odaklı olmaktan çıkarılmalı ve proje bazlı, uygulamalı değerlendirmelere ağırlık verilmeli, teorik bilginin yanı sıra, öğrencilere pratik beceriler kazandıracak staj ve uygulama programlarının önemi artırılmalıdır. Başka türlü sınavdan sınava ezber yapılır, sınavdan iki hafta sonra ömür boyu lazım olacak bilgiler uçar, gider…


    Tabiki bitmedi. Mezun olan ve hali hazırda okumaya devam eden öğrencilere, kariyerleri boyunca güncel kalmaları için eğitim olanakları da sunulmalı, dijital eğitim araçları ve online kurslara yatırımlar yapılarak her türlü eğitim daha erişilebilir hale getirmeli. Bugün karşımızda Udemy gibi bir gerçeklik var. Tek kelimeyle dünyanın pratik hayata en uygun ve en büyük üniversitesi. Faydalanmak, örnek almak ve ülkemize mikro/makro tarzda uyarlamak lazım.


    Yazımı bu işleri beceren ve enflasyon oranları çol düşük olan ülkeleri eğitim alanında öne çıktıkları alanları sıralayarak tamamlamak istiyorum. Hep beraber bir göz atalım.


    Finlandiya: Eğitim kalitesi konusunda dünyanın en başarılı ülkelerinden biri olan Finlandiya, öğretmen eğitimi, öğrenci değerlendirmesi ve öğrenci merkezli eğitim yöntemleriyle tanınır.

    Almanya: Mesleki eğitim ve çıraklık sistemiyle bilinen Almanya, teorik bilgiyle pratik becerileri birleştiren bir eğitim modeli sunar. Bu, öğrencilere kariyerlerine başlamadan önce gerçek dünyada deneyim kazandırır.


    Singapur: Singapur, yüksek öğrenimde mükemmeliyetçilik, öğrenci değerlendirmesi ve öğretim kalitesiyle tanınır. Ayrıca, üniversite-sanayi işbirliğine büyük önem verir.
    Hollanda: Hollanda, problem tabanlı öğrenme yaklaşımıyla tanınır. Bu yaklaşım, öğrencilere gerçek dünya problemlerini çözme becerisi kazandırır.


    İsviçre: İsviçre, yüksek öğrenimde araştırma ve inovasyon konusunda liderdir. Aynı zamanda, mesleki eğitimde de oldukça başarılı bir modeli vardır.
    Kanada: Kanada, uluslararası öğrencilere ev sahipliği yapma kapasitesi, çokkültürlülük ve yüksek öğrenimde kaliteyle tanınır.


    İsveç: İsveç, öğrenci merkezli eğitim, öğretmen eğitimi ve yüksek öğrenimde inovasyon konusunda öne çıkar.
    Avustralya: Avustralya, dijital dönüşüm ve online eğitim konularında öncüdür. Aynı zamanda, uluslararası işbirlikleri ve değişim programlarına büyük önem verir.


    Bu ülkelerin her biri, yüksek öğrenimde belirli alanlarda başarılı uygulamalara sahiptir. Türkiye, kendi ihtiyaçlarına ve hedeflerine uygun olarak bu ülkelerin deneyimlerinden yararlanabilir ve en iyi uygulamaları kendi eğitim sistemine entegre edebilir.

    Bu önerilerle ortayanatılan hususlar elbette yıllar içerisinde tamamlanabilecek ve demlenip oturacak reformlar. Elbette kısa vadede bizi enflasyon belasından kurtarmaz. Ama böyle bir eğitim sistemi kurabilen ülkelerin, dünyayı değiştiren katmadeğerli ürünleri ortaya çıkaran ülkeler olmaları, en büyük finansal kuruluşlara ev sahipliği yapmaları, dünyanın en değerli firmalarına sahip olmaları, en yüksek refah seviyelerini yakalamaları ve tamamında yıllardır düşük enflasyonla yola devam etmeleri düşünüldüğünde uzun vadede sağlam bir ekonomi ve düşük enflasyon için olmazsa olmaz hamleler olduğu ortadadır. 
    Tüm bunları değerlendirdikten sonra yazıyı şu soruyla bitirelim ozaman: Elin oğlunun yaptığını biz neden yapamalayalım?

  • ATALARIN YOLUNDA

    04.10.2023

    Milat Gazetesi

    1403 yılında kadim şehrimiz Semarkant’ta, yani günümüz Özbekistan’ında, kudretli hakan Timur’un kurduğu imparatorlukta doğan; astronomi, fizik, matematik ve felsefe meraklısı bir genç adam, babasının Timur’un torunu olan bir başka dahinin yanında görev almasımdan mütevellit onun tedrisatından geçmesiyle önüne sunulan fırsatları efsanevi bir fayda seviyesine ulaştıracak seviyede değerlendirdi. Netice itibariyle de dünya tarihine adını “Ayın Haritasını Çıkaran Adam” olarak yazdırmayı başardı.

    Bu öylesine büyük bir başarıydı ki kendisinden sonra dünyayı değiştirecek olan bir çok dahinin önündeki yüzlerce engeli kaldırmaya yetti.

    Napier’den, Kopernik’e, Kolomb’dan daha nicelerine bir çok tarihin seyrini değiştiren dehaların çalışmalarına ciddi katkılarda bulundu.

    23,5 derecelik dünyanın ekliptiğini bile o günün şartlarında 24 olarak tespit edecek kadar ve İstanbul’un enlem-boylamını tam tamına ortaya koyacak kadar büyük bir alimdi.

    Siyasette de kilit noktadaydı. Dönemin süper gücü Osmanlı ile çatışan Akkoyunlulara Uzun Hasan’ın ısrarı üzerine bir süre elçilik etti. Fakat bu vesile ile münasebetinin geliştiği Büyük Hakan Mehmed Han’ı tanıyınca ve Sultan kendisine davet yollayınca 70’lerine doğru İstanbul’a geldi.

    Devrinin zirvesi, büyük mühendis Ebu’l Feth Mehmed Han’ın tasarladığı ve bünyesinde Kur’an, hadis, kelâm, fıkıh, tefsir gibi İslam ilimlerle beraber kelam ilmi üzerinden Rabbimizin sünnetullahını ortaya koyan fizik, kimya, matematik, astronomi gibi doğa bilimleri üzerine çalışmalar yapacak Sahn-ı Seman Medresesi’nin kuruluşunda ders programlarının oluşturulmasına kadar etkili olacak şekilde kurmay müderris olarak yer aldı…

    Yukarıda anlatılan bu fırtınalı hayatın sahibi Türk-İslam dünyasının büyük hocası Ali Kuşçu’dur. Tarihin gördüğü en büyük dehalardan olan yüz akımız Ali Kuşçu’ya Fatih öyle hürmet etti ki derslerine öğrenci olarak katılmak suretiyle ona, medresesine ve ilme verdiği önemi onun şahsında bayraktarlaştırdı.

    Sahipkıran’ın zihnindeki İslami ilimlerin ve doğa bilimlerinin bir arada okutulacağı bu medrese Osmanlı’ya dünyanın tüm kalelerinin kapısını açacak bir anahtar olacaktı.

    Ne yazıkki elli sene sonra işler değişti. Mısır ve Hicaz’ ın fethi sonrası İstanbul’a getirilen alimlerin bu medresede görev almaları ve Sultan Süleyman’ın kendi Süleymaniye Medresesi’ni kurması sonrası doğa bilimlerini Sahn-ı Seman’dan ayırıp medreseye taşıması sonrası bütünlük bozuldu.

    Medreselerin çoğu 17.yüzyıl itibariyle önce askere gitmek istemeyenlerin sonra bir çok tarihi vaka ile gördüğümüz üzere başıbozukların mekanı, eşkiyalık edenlerin yuvası oldu.

    Elbette hepsi değil ama netice itibariyle 17.yüzyıl sonu itibariyle eğitim sistemi çöktü. Kaliteli insan kaynağı ancak I. Mahmud döneminde açılan okullarla yetiştirilebildi. Tabi ki bu iki yüzyıllık boşlukta Osmanlı teknolojik, ekonomik ve sosyal anlamda çok geri kaldı. Sonucunda da 20.yüzyılın başında o iki asırı bilimle dolduranların Anadolu dahil olmak üzere coğrafyamızı parça parça işgaline maruz kaldı.

    İnsan gerçekten hayret ediyor. Böylesine büyük bir imparatorluk nasıl olur da insan kaynağı konusunda böylesine büyük hatalar yapar? Nasıl olurda, 19.yüzyılın insan kaynağı tablosuna bakıldığında görüldüğü üzere müterciminden, maliyecisine, diplomatından bankacısına, tüccarından doktoruna, öğretmeninden generaline, her şeyine ama her şeyine kadar gayrimüslim bir insan kaynağına esir kalır?…

    Anlamak çok zor elbette ama ders çıkarmak çok basit… İnsan kaynağına önem vermeyen ve bilimini ilerletmeyen nihayetinde illa esir oluyor işte. Tarih bu tip çöküşlerle dolu bir mezarlık adeta. Hele bir de tüm ümmetin lideri olan bir ülke bu hatayı yaparsa tüm alem esir oluyor.

    İşte bu perspektifte İngilizlerin Mısır’ı işgalinden buyana İslam coğrafyasında huzur kalmamasını insan kaynağı ve bilim meselesine bağlamaktan başka doğru tespit yoktur. Tedavisi de tüm devletler ve ümmetler için aynıdır, nettir: Eğitim!

    Ali Kuşçular, İbn-i Haldunlar, Biruniler, Farabiler, Raziler, Ferganiler, İbni Sinalar, Gazaliler, Harezmiler ve daha nice dünyayı değiştiren ilim ve bilim adamları, İslam coğrafyasındaki insan kaynağının iyi eğitim aldığında neler yapabileceğinin tartışmasız en büyük kanıtları olarak karşımızda.

    Dün doğan evladıma ilmin kapısı olan Hz. Ali Efendimiz’in (kv) ismini ve ikinci olarak da ömrü boyu ilim yolcusu olması için Tarık ismini verdik.

    Hz. İbrahim(as) duası ve Peygamber Efendimiz’in (sav) şefaatiyle, Rabbimiz, Ali Tarık ile beraber coğrafyamızın tüm yavru Muhammedlerine, Alilerine, Alparslanlarına, İbrahimlerine, Yavuzlarına, Fatihlerine, Yiğitlerine, Emrelerine, Doğanlarına, Aykutlarına, Faruklarına, Ömerlerine, Ahmetlerine, Oğuzlarına, Metelerine, Ardalarına, Muratlarına, Ardenlerine, hepsine ama hepsine hayırlı evlatlar olmayı, ilimle, saygıyla ve sevgiyle yaşamayı ama aynı zamanda yaşatmayı, insanlığa faydalı, örnek ve önder olmayı, cesur, cömert, mert ve iradeli Müslümanlar olmayı, her aldıkları kararda, her başladıkları ve her başardıkaları işlerde bu coğrafyanın toprakları altında yaşayan zirve insanlar olan atalarının amel defterlerine de yol açtıkları için hayır yazdırmayı nasip eylesin…

    Silkinip üzerimizdeki gafleti atmayı, mübarek atalarımızın yoluna girmeyi ve o yoldan son nefese kadar ayrılmadan ilimle ve cesaretle hizmet etmeyi, mücadele etmeyi nasip eylesin…

  • BİLİM FABRİKALARI

    20.09.2023

    Milat Gazetesi

    997 senesinde Avrupa derin bir karanlık içerisinde debelenirken Orta Asya’da iki genç adamın mektuplaşması başlamıştı. Biri 25 diğeri ise sadece 17 yaşındaydılar.

    Başka gezenlerin varlığı ihtimali, gök cisimlerinin kütlesi, evrenin hareketliliği, gök cisimlerinin hareketlerinin daireselliği gibi konularda yazılan mektuplar dünya bilim tarihinin en nadide kalıntıları olarak karşımızda duruyor.

    Mezopotamya’dan Mısır’a, orandan Yunan dünyasına ve Roma’ya taşınan bilimin ışıktan bayrağını ele geçiren İslam Dünyası’nın yetiştirdiği bu iki adamdan genç olanı İbn-i Sina olup diğeri ise Biruni’ dir.

    Bu büyük insanların yetişmesindeki en önemli etken ise dönemin önde gelen bey ve sultanlarının kurdukları kütüphaneler yani o dönem için üniversiteler ile bilim imsanlarına sağladıları maddi desteklerdir.

    İbn-i Sina henüz 16 yaşında hasta bakabilecek şekilde yetiştirilmiş ve Samani hükümdarını tedavi ettikten sonra kütüphanesinde çalışma hakkı kazanarak sadece bir yılda, alanı olmamasına rağmen gökbilimcilikte Biruni’yle mektuplaşacak seviyeye ulaşmıştır.

    Bu iki zatın dışında onlarca Orta Asyalı alimin çalışmaları daha sonra Kopernik, Galile ve o yüzyılların diğer Batılı bilim adamlarına ait olduğu zannedilen görüşlerin ve buluşların ortaya çıkmasında büyük katkılar sağladılar.

    Hasılı bu topraklar yöneticilerinin bilim insanlarına sahip çıkamlarıyla dünyayı değiştirecek bilimsel devrimlerin temellerini hazırladılar.

    Peki ya şimdi?

    Kaç üniversitemiz var? Tam 206 tane.

    Kaçının şaşırtıcı bilimsel faaliyetlerinden haberdarız?

    Kaçının önde gelen hocalarını ve çalışmalarını biliyoruz?

    Kaçı dünyada kabul görmüş bilim adamı olarak anılıyor?

    Bırakın dünyada kabul görmüş bilim adamı olmayı kaçının makalesinden, tezinden, çalışmasından dünyanın diğer ülkelerindeki akademisyenlerce alıntı yapılmış?

    Yüzlerce yıl sonra İbn-i Sinaları Birunileri anıyorken emekliliğinden sonra 20 sene anlmış kaç hocamız var?

    Bu soruların cevapları yüzümüzü düşürüyorsa yüksek öğretim sistemi baştan sonra hatalı demektir. Ve bu hata en fazla ülkenin ekonomisine zarar vermektedir.

    Bilim olmadan refah ve güç olmaz. Bilimin olmadığı yerde fakirlik ve ayrılık olur. Israrla üniversitelerimizin halini görmemek için başımızı çeviriyoruz.

    Teknolojinin dünyayı oradan oraya savurduğu bir dönemde çağdışı, yetersiz ve amaçsız bir sistemin artı değer üretmesi mümkün değil.

    Bu gidiş iyi bir gidiş değil… Bize yakışmıyor. 12 Eylül’den kalma bu sistemin acilen değişmesi, bilim üretilmesi ve dolayısıyla dünya ile yarışılacak, hatta dünyaya yön verecek çıktıların sağlanması, tüm bunlar için de acil bir programla çağa uygun bir planlama yapılması, üniversitelerin bilim fabrikalarına dönüştürülmesi lazım.

  • BEKLENİLEN SONUÇLAR

    23.08.2023

    Milat Gazetesi

    Dört büyük mezhep imamının tamamının işkenceye maruz kalması ve içlerinden zehirlenerek işkenceyle ya da dövülerek öldürülenlerin olması bir tesadüf mü? Hiç sanmıyorum.

    Aksine o dönemde yüzlerce fıkıh aliminin öğretilerinden sadece bu dördünün yolunun yani mezhebinin günümüze ulaşmasında bahsi geçen işkencelere rağmen duruşlarını bozmamalarının ve bu yolda gerektiğinde canlarını feda etmelerinin çok büyük payı var.

    Meseleye bu gözle bakıldığından siyasi ya da içtimai baskılar karşısında yollarından dönenlerin, sinenlerin hatta doğrudan korkutanların uşağı haline gelenlerin tarihsel süreçte nasıl unutulup gittiklerini, aksine yolundan dönmeyenlerin ise canlarından dahi olsalar günü geldiğinde nasıl birer kahraman olarak anıldıklarını görüyoruz.

    Yaşadıkları dönemde kimisi ısrarla eskiyi muhafaza etmek için mücadele ederken kimisi zamanın ve şartların ruhunu yakalama hususunda gayrette bulunmuş; kimisi ise hayatı boyunca bulunduğu coğrafyadaki şartlara göre hükümlerini farklılaştırmış ve bu metodolojinin doğruluğunu ispata gayret etmiş.

    İşin garibi ise hepsi birbirinden az ya da çok farklı öğretiler dizayn etse de sonuç itibariyle tamamı aynı haset odaklarının zulmüne uğramış, düzene tehdit olarak görülmüş ve insafsızca işkencelere maruz kalmış.

    O günlerde bu kutlu insanlar eğer bu mücadeleyi vermeselerdi şimdi fıkhen nasıl bir yol üzere olurduk bilmiyorum. Aslında bu konu üzerine düşünmek dahi istemiyorum. Allah her birinden ayrı ayrı razı olsun.

    Peki bu kutlu insanların varisleri neler yapıyor? Onların ortaya koydukları eserlerden ileri geçip onların şahsiyet ve direnişlerine bakarak ortaya “yeni” bir şeyler koymak, yeni bir söz söylemek için hangi alanlarda çalışıyorlar?

    Nerede çağı aşacak sözler söyleyen alimlerimiz?

    Bu kutlu insanların 12 asırı aşan devasa bir tarih tünelinde yetişen ilim çınarlarının gölgesinde yetişen, yeni sözler söyleyecek alt nesilleri nerede?

    Nerede sömürü tarlasına dönen dünyamıza Kur’an-ı Kerim’den ve Efendimiz’in (sav) sünnetinden zamanın dertlerine çare oluşturacak yeni hükümler çıkaracak korkusuz kahramanlar?

    Nerede üzerimizden bu rehaveti atıp rahatımızı kaçırmak pahasına hakikatleri ortaya çıkaracak cesur şahsiyetler?

    Yoklar…

    Her şeyi aynı şekilde yapıp yeni sonuçlar çıkmasını beklemek…

    Bu kutlu insanlar gibi cesur, ilime aşık, Rabbinin rızası için her zorluğa razı, hakikat için canını vermeye hazır insanlar bir adım öne çıkmadan o beklenilen sonuçlar asla çıkmayacak…

  • 16.08.2023

    Milat Gazetesi

    Geçen haftaki yazımın başkahramanı Ebu Hanife olunca kendisine karşı muhabbet taşıyan dostlarımızla bütün hafta boyunca hayat hikayesine ve düşünce/öğreti sistemine ilişkin tartışmalarımız devam etti.

    Gerçekten tarifsiz zekası, sonsuz cesareti, müthiş sabrı ve olağanüstü disiplini ile benzersiz bir şahsiyet tablosu asırlara ışık tutmaya devam ediyor İmam-ı Azam.

    İslam’ın diğer milletler arasında yaygınlaşması ile ortaya çıkan toplumsal ve öğretisel problemlerin/ihtiyaçların yanında; Arap olamayan Müslümanlara köle gözüyle bakan, onlardan kafirlerden alınan vergileri tahsil etmeye devam eden, Ali Evladı’na karşı bitmek bilmez zulümler eden, cehennemin alevlerini harlayan berbat bir yönetimin, Emevi despotluğunun ortaya çıkardığı problemlerin bir araya gelip tam bir bunalım ve kaos dönemi oluşturduğu zaman aralığında, eğitimle, ortak akılla, sabırla, tüm aşağılama ve tekfir faaliyetlerine rağmen dirayetle çalışarak ve bu uğurda şehit olarak adını İslam tarihine bir efsane olarak yazdırmış Büyük İmamımıza, o gün ne kadar ihtiyaç varsa bugün belki daha fazla ihtiyaç var.

    Zamanı anlamada geri kalan, günün şartlarına uyum sağlayamayan, sadece olmuş olanı öteleyen ya da ona kılıf arayanların fıkhında İslam dünyası her geçen gün daha da zayıflıyor, siyasi, iktisadi ve içtimai hayatın her türlü fakültesinde başkalarının mengenelerinde sıkışıp, inim inim zihinleri kurtaracak bir düşünce kahramanı için inlemeye devam ediyor.

    Ebu Hanife yaşadığı dönem için bir düşünce kahramanıydı. Her meseleyi çözmede aklın kullanmasında öncülük eden, tartışmayı şiar edinmiş, şura ile karar veren, lafızdan manayı ve manadan maksadı arayıp metodunu her meselede sebep-sonuç ilişkisine bağlayan, Efendimiz’den (sav) başkasına tüm saygısı ile beraber başka makam verilmesini O’na saygısızlık gören ve sahabe efendilerimizden sonrakiler için her kim olursa olsun hükümleriyle ters düşerse “o da insan, ben de insanım” diyerek fıkıh meselesinde makamın değil çağı ve ihtiyaçları doğru okuyanın tercih edilmesini yeğleyen, tüm bunlardan ötürü de tekfir edilen ve nihayetinde ilmini siyasete paspas etmedi diye şehit edilen bir düşünce ve aksiyon adamıydı….

    Bugün İslam dünyasının böyle bir düşünce kahramanına en çok ekonomi alanında ihtiyaç var.

    Artık 8. ve 9. yüzyıldan kalma icma ve kıyaslar üzerinden para, ticaret, büyüme, enflasyon vs. gibi konulara yeni kıyaslar yaparak fetva vermek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Çünkü fetvayı verenlerin hiçbiri ne yazık ki zerre ekonomiden anlamıyor.

    Çok acil aynı anda hem ekonomiye, finansa ve maliyeye hem de ciddi şekilde fıkıha hakim hocalara ve onların oluşturacakları Ebu Hanife’ninkine benzer fetva meclislerine ihtiyaç var.

    Bu meclis tarafından her şey en baştan ele alınmalı ve İmam-ı Azam’ın en önemli metodu olan, fıkıhta özel gerekçelerle açık kıyastan, genel ve yerleşik kuraldan ayrılıp olayın özelliğine uygun çözüm bulma metodu anlamına gelen İstihsan metodunu kullanmak suretiyle kördüğüm haline gelmiş, ilerlememizi engelleyen meseleler ivedi çözülmeli…

    Rabbim İslam dünyasının önünü açacak o meclisleri görmeyi, onlara bu büyük vazifelerinde yardımcı/duacı olmayı nasip eylesin…

  • NEO-HANEFİLER

    09.08.2023

    Milat Gazetesi

    Çağları aşan bir şahsiyet İmam Ebu Hanife. Yüzlerce fıkhi mezhep içinden günümüze ulaşan dört kuvvetli damarın en güçlüsünün kurucusu, zalim, sapkın, katil Emevilere karşı direnişin temsilcisi, ticarette ahlakın zirvesi, ilimdeyse İslam eğitim tarihi açısından metodun parlak tacı bir kahraman. 

    Yolundan zerre dönmediği için alçakça işkencelerle, zalimlere karşı desteklediği, yönetimi ele alınca daha şedit zalimlere dönüşen cehennem odunlarınca şehit edilen zirve bir kahraman. 

    Sadece yönetimden değil, devrinde ve kendisinden sonra yaşayan bugün adını bir çok islami ilimde zirveye yazdırmış kahramanlardan da çok çekti. Ne kafirliği kaldı, ne zındıklığı, münafıklığı, günahkarlığı… 

    Fakat asırlar birbirini kovaladıkça ardında bıraktığı, 36 kişilik müctehid şurası ile Aristo okulu tarzında çalışıp, herkesin ortak katkısı ile ortaya çıkarılan 83 bin fetvası onun nasıl büyük bir alim olduğunu ispatladı ve güneşin balçıkla sıvanmayacağını bir kez daha ortaya tüm İslam alemini aydınlatmak suretiyle gösterdi. 

    Diğer büyük mezhep imamlarından farklı olarak sadece olmuş olaylar için değil, gelecekte vuku bulması ihtimali olan olaylar için de inanılmaz bir tempoyla çalıştı. İlim halkasındaki öğrencilerine de her meselenin hallinde sonuna kadar fikirlerini paylaşacakları bir sistem kurarak fetvaların ortaya çıkmasını sağladı. Öyle ki mezhep daha sonra Şura Mezhebi olarak da anıldı. 

    O gün İslam alimlerince kıyasıya eleştirildiği metodları bugün adeta İslam fıkhının olmazsa olmazları haline geldi. Hasılı fıkıh ilminin babası oldu ve İmam-ı Azam olarak anıldı. 

    Bu müthiş insanın hayatını kaçımız araştırdı bilmiyorum. Geçen haftalardaki bir yazımda ifade ettiğim üzere Yüce Kitabımız’ı bile ancak %5’imiz mealen okumuşuz. Ebu Hanife deyince aklımıza fıkıh, ondan da muhtemelen abdest, namaz, oruç gibi ibadetlere ilişkin her sene Ramazan ayında yapılan programları şenlendiren en basit sorular ve cevapları geliyordur. 

    Halbuki İmam-ı Azam siyasetten, kelam ilmine, ticaretten, eğitim sistemine kadar bir çok alanda İslam dünyasına muazzam dersler veren bir büyük insandı. 

    Özellikle de iktisadi faaliyetleri düzenleyen ticari meselelerde çok önde bir zihne sahipti. Onun tedrisatından geçen ve ilminin meyvesi olan büyük hanefi imamlarının eserlerinden İmam-ı Azam’ın bu alandaki hakimiyetini görmek mümkün. 

    Fakat nedense o yüzyıllardan bu yana her meselin halli için bu eserlerin şerhinin şerhinin şerhi ile karşılaşıp duruyoruz. Yeni bir şeyler üreten, yeni bir söz söyleyen olmadığı gibi kimse imam gibi dönemin üstünlerinden bir şura da kuramıyor. 

    Hüküm verme konusunda gerek İslam dünyasının o günkü ve sonra gelecek nesillerinin büyük isimlerinin her türlü ağır ithamlarına, gerekse Emevi ve Abbasilerin zulümlerine rağmen İslam’ın yolunu aydınlatma hususunda, araştırılırsa görüleceği üzere son derece devrimci ve cesur olan bir imamın takipçileri olan bizlerse bırakın Şura kurmayı, Tv’lerde izlediğimiz üzere bir masada 1 saat kavga etmeden oturmayı başaramıyoruz bile… Nerede kaldı 83 bin fetva verecek kadar kardeşlik hukuku ile yıllarca birlikte çalışmak… 

    Hasılı biz hanefiler pek de mezhebimizin imamına benzemiyoruz gibi geliyor bana… 

    Benzeseydik tüm dünyayı avucunun içine alan ekonomi ve dolayısıyla para-finans konusunda hüküm çıkarma, çağı anlama ve çağın ötesinde bir anlayışla hem mücadele etme hem de İslam dünyasına örnek olma husunda çok yol almıştık. 

    Bu işi oturup düşünmeli, ekonomiden siyasete, edebiyattan sanata kadar her alanda Şura ile karar alabilen, çağı anlayan, okuyan ve hakikatlerin üzerine giden müctehidler yetiştirmeli ve onlarla şerhin şerhinin şerhine hapsolmuş zihinler yerine tüm kaynaklardan faydalanıp bize yeni bir gökkubbe inşaa edecek devinimler oluşturmalıyız. 

    Hasılı bizim İmam-ı Azam’ı gerçek manasıyla tanıyıp onun yolunda onun gibi yürüyecek bir nesle, moda tabirle de Neo-Hanefiler’ e ihtiyacımıza var!

  • AHLAKİ OLGUNLUK

    02.08.2023

    Milat Gazetesi

    Muhakkak ki yaşayan her varlığın maddi ihtiyaçları bulunmaktadır. Bunları inkâr edip ruhani bir hayat yaşamak da insanoğlunun doğasına kesin bir şekilde aykırıdır. Problem, ihtiyaçların sınıflandırılması ve tanımlanması esnasında ortaya çıkmaktadır. Neyin ihtiyaç, neyin nefsin gereksiz arzusu olduğu iyi tahlil edilmelidir. Bir insan, özellikle de bir Müslüman bu ayrımı yapabilecek ahlaki olgunluğa sahip olmalıdır.

    İkinci bir evi almak için müşterisini kandıran, servetini çoğaltmak için vergi kaçıran, aşırı kazanç hırsıyla insanların zorunlu ihtiyacı hâlindeki malları ederinin çok üstünde satan, devletin malını, parasını türlü hilelerle iç eden, çalışanının hakkını vermeyen, geciktiren, tartıda ölçüde hile yapan, yalanla ticaret yapan, aldatmayı beceri sanan insanların oluşturduğu bir topluma dünyanın en güzel ekonomik sistemini dahi tatbik etmeye çalışsanız netice her zaman felaket olacaktır. Çünkü ekonomik sistemlerin başarıya ulaşmasındaki en önemli etken ne hesaplar ne tasarruf ne dengeli harcamadır. Bunlar sadece detaylardır. Ana etken; hiç şüphesiz ahlaktır, ahlaklı insanların varlığıdır.

    Parayla ilişkisini İslam’ın öğüt ve emirleri çerçevesinde devam ettiren, İslam’ın evrensel değerleri çerçevesinde yetişmiş ahlaklı insanların var olduğu bir toplumda adaletli bir sistemin kurulması son derece kolay olacaktır. Bunun en güzel örneği Efendimiz’in (s.a.v.) zamanında yaşanmıştır. O dönemde servetlerin nasıl kullanıldığını, yemeye ekmek bile bulamayan, fakirlik içindeki bir topluluğun kalkınma adına ne türlü fedakârlıklar yaptığını İslam tarihi bizlere eşsiz örneklerle aktarmaktadır. Gerektiğinde zenginin tüm malını paylaştığını, gerektiğinde fakirin evini paylaştığını, gerektiğinde inançları uğruna karınlarına taş bağlayarak açlığı hep beraber göğüslediklerini öğrendiğimiz bu tarihi kayıtlar; böylesine kenetlenmiş bir topluluğun çok değil 50 sene kadar sonra nasıl muazzam bir zenginliğe hükmettiklerini, adaletle hükmetmeye devam ettikleri sürece söz konusu zenginliğe sahip olduklarını fakat bunlarla beraber adaleti terk ettiklerinde ve ahlaki yozlaşmaya maruz kaldıklarında yani kısacası yoldan çıktıklarında gerek siyasi gerekse iktisadi olarak nasıl tepetaklak olduklarını göstermektedir.

    İnsan, ana akım iktisadın kabul ettiği gibi sınırsız ihtiyaçlarına karşı sınırlı kaynakları ele geçirmeye çalışan basit bir varlıktan çok fazlasıdır. İnsanoğlunun sınırsız olan ihtiyaçları değil ihtiraslarımız. 

    Bizim inancımızda insan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Vazifelidir. Maddiyata, sadece bu dünyadaki görevini yerine getirirken faydalanılacak, amacına ulaşma adına kullanılacak kaynaklar olarak bakar. İhtiraslarının peşinde sürüklenmez. İhtiyacı kadar olanı helalinden elde etmek için çalışır. Paylaşmayı, bölüşmeyi, yardımlaşmayı emir telakki eder. Bunu da Rabb’inin kendine lütfettiğiyle kendisini sınav etmesi olarak değerlendirir. Bölüşürken, ticaret yaparken, kazanırken, kaybederken her şeyin bir sınav çerçevesinde gerçekleştiğini, dünya malının bir imtihan meselesi olduğunu, kendisinin emanetçi olduğunu, her şeyin gelip geçici olduğunu bilir. İşte böyle bir bilinçle hayatını devam ettiren insanların var olduğu toplumdaki ekonomik ilişkiler; günümüzün insanların arasındaki acımasız mücadeleden ve umursamazlıklardan uzak, insanların birbirlerine düşmanlaşmadığı, fakirin zenginle, işçinin işverenle, devletin vatandaşıyla omuz omuza olduğu bir seyir takip eder.

    Tüm insanların sorumluluğunu üstünde hisseden böylesi bir insan topluluğunun ortaya koyacağı ilahi ve dolayısıyla evrensel değerlere dayanan ekonomik sistemin; dünyanın şu anki acımasız, zengini daha da zengin eden, fakiri ezen, güçsüzü köleleştiren lanetli ekonomik sistemine atacağı tokadı hayal etmek bile ortaya çıkacak sonuçlar açısından tüm insanlığı heyecanlandırmaya yeterlidir.

    Afrikalı bir çocuğun bir Türk genci gibi giyinebildiği, sağlık ve eğitim hizmeti alabildiği, en fakir Vietnamlının haysiyetli ve insani değerlere uygun bir işte çalışarak ailesinin ihtiyaçlarını giderebildiği, hangi ülkede olursa olsun tüm insanlığın barınma, yeme, içme, sağlık, eğitim vs. ihtiyaçlarını karşılayabildiği, kimsenin esir edilmediği, kimsenin köleleştirilmediği, kimsenin istismar edilmediği bir ekonomik sistem…

    Elbette bu hayalin yerine getirilmemesi için çok ciddi derecede baskılar kurulacak, zulümler yapılacaktır. Dünyanın yarı servetini elinde tutan küçük bir azınlığın buna müsaade etmemek üzere tüm dünyayı karıştıracağı da kesindir. Fakat tüm bunların mikro manada benzerleri Kureyş’te de yaşanmıştır. Şartlar çok benzemektedir. Onlar da her türlü eziyeti etmiş, ekonomik ve siyasal yaptırımı uygulamış, her zulmü denemiş ve neticesinde Allah’ın yardımıyla perişan olup gitmişlerdir. Aynı samimiyetin yakalanması ve aynı yolun günümüze bakan yönleriyle yürünmesi hâlinde Allah’ın yardımıyla aynı sonuca yeniden ulaşılması mümkündür.

    Dünyayı cehenneme çeviren, arzularının peşinde hayvanlaşan nesiller ve onları bu hâlde tutmaya çalışan, daha da acımasızlaştırmaya, maddeye kul etmeye çalışan sistemin şeytanlaşmış sahipleri karşısında, varlığının sebebinin bilincinde, evrensel insani değerleri benimsemiş, sömürüye “Dur!” demeyi kendine vazife edinmiş Müslümanların mücadele etmesi Rabb’imizin bizlere kesin emri, bu yolda samimiyetle yürüyenlerin de zafer kazanacak olması ise en güzel vaadidir.

  • 26.07.2023

    Milat Gazetesi

    Cental Bank Digital Currency olarak adlandırılan ve CBDS kısaltmasıyla son iki yıldır sıkça karşımıza çıkan Merkez Bankası Dijital Parası kavramı, müthiş bir hızla devrimsel dönüşümler yaşayan dünyamızın önümüzdeki birkaç yıllık yolculuğunda ekonomik gelişmeler açısından en önemli aktörlerden biri olarak sahneye çıkmaya hazırlanıyor.

    Dünya genelinde merkez bankaları tarafından oluşturulan, oluşturulduğu ülkenin yasal para birimini dijital olarak temsil eden (çoğu zaman) dağıtık defter teknolojisi tabanlı olarak oluşturduğu varlıklara Merkez Bankası Dijital Parası diyoruz. Yani bir ülkenin kendi nakdî/kaydi parası yerine koyduğu dijital paralar…

    Bankalarda bulunan ve hiç elle tutmadan, gözle görmeden oradan oraya transfer ettiğimiz paralardan farkı ise o paraların bankalar tarafından üretilen kaydi paralar olmasına rağmen bu yazıya konu dijital paraların, doğrudan merkez bankalarınca üretilmesi nedeniyle; transferinden kaydına, muhafazasından takibine, dondurulmasından yok edilmesine kadar tamamen her şeyin merkez bankalarının gözetimi ve yetkisinde olmasında saklı.

    Özetle, işlev açısından dijital olmalarından başka bugün kullandığımız nakit/kaydi paralardan pek farklı olmayan, fakat çok daha güçlü bir şekilde merkez bankalarının ve dolayısıyla üst otoritelerin müdahalesine açık olan bir para sistemi ile her şeyin kayıt altına alındığı bir sisteme doğru gidiyoruz.

    Yani ekonominin tüm kuralları değişmek üzere. Gayriresmi ticaretlerin, ortaklıkların, vergi kaçırmanın ve belki hatta terörün bile sonunu getirecek, piyasaların tam kapasite ile çalışacağı, eksik istihdam teorilerinin tamamının çöpe atılacağı, tam kontrollü bir iktisadi sistemin dünyaya hükmedeceği bir sistemle karşı karşıyayız.

    Bu felsefeden, siyasete, ekonomiden, sanata insanlık tarafından her şeyin baştan ele alınarak tanımlanacağı bir dünya demek. Tam Kontrollü Ekonomi Sistemi kendi başına homoeconomicus olup en rasyonel kararları vermeyi başaramayan insanoğlunun tercihlerinin kısıtlanması ve son dönemde sıkça anılmaya başlandığı üzere piyasayı koşulsuz kontrol edenlerce tanımlanacak bir evrensel gelirle karar alma süreçlerinden ve insani tercihlerinden uzaklaştırılması manasına gelmekte.

    Yakın zamanda WEF’te ağzından çıkan “küresel sosyalizme ilk defa bu kadar yakınız” sözüyle işaret fişeğini ateşleyen, dünyanın en büyük finans kuruluşlarının sahibi ve bu sayede yeni para düzeninin de mimarlarından olan bir ailenin ferdi pozisyonundaki Nathaniel Rothschild aslında durumu çok net özetlemişti.

    İnsanlık hızla yalancı bir cennete sürükleniyor. Bu coğrafyanın insan kaynağından başka bu gidişe “dur” diyecek kimse yok. Aklımızı başımıza almalı ve bin yıllık vazifemiz gereğince davranmalıyız. Aksi halde varlığımızın en temel taşları olan ruhlarımızı hapsedecekler.

  • DOLARIN BAŞI BELADA! 1

    Red Tv için gerçekleştirdiğimiz keyifli yayının linki:

    Küresel rezerv para birimi doların geleceği ve dünyaya etkileri hakkındadır…