Köşe’deki Ekonomi

“Ahlaki değerlerinin yozlaşması durumunda, varlık ve kaynak şartları ne olursa olsun, hiç bir toplum meşru yollarla iktisadi açıdan refaha ulaşamaz. Bunun sonucu olarak bir çoğu iktisadi esarete sürüklenip sömürülürken az bir kısmı da gaddarlıklarıyla, sürdürülebilir olmamakla beraber, acımasız birer sömürgeciye dönüşür.”

  • https://www.elipshaber.com/cig-gibi-buyuyen-barinma-krizi

    14.08.2025

    2025 yılının ikinci çeyreğinde konut fiyat endekslerine baktığımızda dünya genelinde çok çarpıcı bir tabloyla karşılaşıyoruz. 2015 yılı 100 baz alınarak oluşturulan bu endeks, bazı ülkelerde görece dengeli bir artışı gösterirken, bazı ülkelerde ise neredeyse fırlamış seviyelere ulaşmış durumda. Listenin başında yer alan Türkiye, diğer tüm ülkelerden açık ara önde. Türkiye’nin endeks değeri, ikinci sıradaki ülkenin neredeyse on katı, OECD ortalamasının ise katbekat üzerinde. Bu, yalnızca konut fiyatlarının nominal olarak artışı değil, reel bazda da ciddi bir değerleme anlamına geliyor. Avrupa ülkelerinin çoğunda 2015’ten bu yana fiyatlar yüzde 50 ila 150 arasında artarken, Türkiye’de bu oran 14–15 kat seviyelerine ulaşmış durumda. İkinci sırada yer alan Litvanya’nın bile artış oranı Türkiye’nin yanında sönük kalıyor. Bu dramatik fark, sadece piyasa dinamikleriyle değil, makroekonomik dengeler, para politikası, arz-talep uyumsuzluğu ve beklentiler gibi faktörlerle açıklanabilir.

    Konut fiyat endekslerinde yüksek artışın nedenleri arasında ilk sırada enflasyonist baskılar yer alıyor. Türkiye’de 2021 sonrası dönemde enflasyonun hızla çift hanelere yerleşmesi, para politikasının uzun süre gevşek tutulması ve nominal faiz oranlarının negatif reel seviyelere inmesi, gayrimenkulü bir “değer koruma aracı” haline getirdi. Bankada tutulan paranın hızla erimesi, yatırımcıyı ve tasarruf sahibini taşınmaza yönlendirdi. Bu durum, talep tarafında ciddi bir patlama yarattı. Talep patlamasının üzerine konut arzının yetersiz kalması eklendiğinde, fiyatların hızla yükselmesi kaçınılmaz oldu. Özellikle büyük şehirlerde arsa üretiminin sınırlı olması, imar kısıtlamaları ve inşaat maliyetlerindeki sert artış, arzın talebi karşılayamamasına neden oldu. İnşaat sektöründe çimento, demir, cam gibi temel girdilerdeki maliyet artışları yüzde yüzleri aşarken, kur şoklarıyla birlikte ithal malzeme fiyatları da patladı. Bu maliyet enflasyonu, fiyatların yalnızca spekülatif talep değil, gerçek maliyet artışıyla da yukarı çekilmesine yol açtı.

    Uluslararası karşılaştırmalara baktığımızda, Avrupa ve OECD ülkelerinin çoğunda konut fiyatlarındaki artışın daha mutedil seyretmesinin önemli bir nedeni, enflasyonun görece düşük seyretmesi ve para politikalarının fiyat istikrarını önceleyen bir çerçevede yürütülmesi. Merkez bankalarının bağımsızlığı, faiz oranlarının enflasyon karşısında pozitif reel düzeylerde tutulması ve konut kredilerinde uygulanan sıkı kriterler, fiyatların kontrolden çıkmasını önledi. Buna ek olarak, bu ülkelerde sosyal konut projeleri, kira destekleri ve konut piyasasına yönelik regülasyonlar, spekülatif fiyat hareketlerinin önünde fren görevi gördü. Örneğin, Hollanda ve Almanya’da kira artış oranlarına yasal sınırlamalar getirilmiş, yatırım amaçlı konut alımlarına ek vergiler konmuş durumda. Türkiye’de ise aynı dönemde hem yatırım amaçlı konut alımlarına güçlü bir teşvik unsuru oluştu, hem de kira artışları üzerinde yapılan yasal sınırlamalar piyasanın doğal dengesini bozarak kiralık arzı daralttı.

    Türkiye özelinde bu tablonun oluşmasında politika tercihleri de belirleyici oldu. 2018’den itibaren ekonomide büyümeyi kredi genişlemesi üzerinden destekleme anlayışı, düşük faiz politikasıyla birleşince, konut sektörü adeta bir yatırım aracı haline geldi. Pandemi sonrası dönemde ise hem küresel arz zinciri sorunları hem de TL’deki sert değer kayıpları, maliyetleri tarihi seviyelere taşıdı. Buna rağmen düşük faizli kredi kampanyaları, özellikle kamu bankaları üzerinden verilen konut kredileri, fiyatların yukarıya taşınmasını hızlandırdı. Bir yandan yeni konut üretiminde maliyet baskısıyla yavaşlama yaşanırken, diğer yandan eldeki konutlar yatırım aracı olarak el değiştirmeye devam etti. Bu süreç, fiyat balonunu daha da şişirdi.

    Konut fiyatlarındaki bu sert yükselişin doğal bir sonucu, kira fiyatlarının da astronomik seviyelere ulaşması oldu. Ev sahibi, aldığı konutun değerindeki artışı kira gelirine yansıtmak isterken, kiracılar bu artışlara karşı korunmasız kaldı. 2022’den itibaren kira artışlarının yüzde 25 ile sınırlandırılması, kısa vadede kiracılar için bir koruma sağlasa da, uzun vadede ev sahiplerini kiralık konut arzından çekilmeye itti. Birçok ev sahibi konutunu satmayı ya da günlük/haftalık kiralamaya yönelmeyi tercih etti. Bu da piyasadaki kiralık konut sayısını düşürerek kira fiyatlarının daha da artmasına yol açtı. Sonuç olarak, hem konut satın alma hem de kiralama maliyeti geniş halk kesimleri için ulaşılmaz hale geldi. Dar gelirli ve orta sınıf, özellikle büyükşehirlerde konut erişiminden neredeyse tamamen koptu.

    Bu noktada yapılması gerekenlerin başında, para politikasında fiyat istikrarını önceleyen bir yaklaşımın kalıcı hale gelmesi geliyor. Negatif reel faiz politikası, kısa vadede büyümeyi destekler gibi görünse de, uzun vadede varlık fiyatlarında balon oluşturur ve gelir dağılımını bozar. Konut fiyat balonunun sönmesi için, enflasyonun tek haneye indirilmesi ve faizlerin enflasyonun üzerinde tutulması şart. Bu, yatırımcıların taşınmaza yönelme motivasyonunu azaltarak piyasanın normalleşmesine katkı sağlar. İkinci adım olarak, konut arzının artırılması gerekir. Bu yalnızca yeni inşaat projeleriyle değil, atıl durumdaki konutların piyasaya kazandırılmasıyla da mümkündür. Boş tutulan konutlara yönelik vergi düzenlemeleri, yatırım amaçlı alınan ikinci ve üçüncü konutlara ek vergi yükümlülükleri getirilebilir. Sosyal konut projelerinin hızlandırılması, özellikle dar gelirli kesimin konut erişimini kolaylaştırır.

    Kira piyasasında ise arzı artıracak düzenlemeler kritik. Uzun vadeli kira sözleşmelerine vergi teşviki verilmesi, kiralık konut yatırımını cazip hale getirebilir. Günlük ve haftalık kiralamaların belli bölgeler dışında sınırlandırılması, kiralık konut arzının turizm sektörüne kaymasını önler. Ayrıca, kira artışlarının enflasyona endekslenmesi ama aşırı dalgalanmaları önleyecek bir tavan oranı ile dengelenmesi, hem kiracıyı hem ev sahibini koruyabilir. Konut kredilerinde ise gerçekten ihtiyacı olana erişim sağlayacak sıkı bir filtre uygulanmalı, yatırım amaçlı alımların krediyle desteklenmesi engellenmelidir.

    Türkiye’nin geldiği nokta, yalnızca ekonomik politikaların değil, aynı zamanda toplumsal beklentilerin ve yatırım davranışlarının da bir yansımasıdır. Konutun barınma hakkı olmaktan çıkıp, bir servet biriktirme aracı haline gelmesi, piyasanın yapısını kökten değiştirdi. Bu algıyı kırmak, ancak uzun vadeli istikrarlı politikalar, şeffaf ve öngörülebilir düzenlemeler ve piyasanın arz-talep dengesi içinde işlemesiyle mümkün olacaktır. Aksi takdirde, konut fiyatlarında görülen bu aşırı artış, yalnızca ekonomik kriz dönemlerinin değil, kalıcı bir sosyal sorun olarak da karşımıza çıkmaya devam edecektir. Bugün atılacak adımlar, yarının barınma krizini önlemek için son fırsat olabilir.

    2015 yılında konut sahipliği oranı ülkemizde %60’lardayken bugün oran %55’in altına düşmüş durumda. 5 sene sonra oranın %50 altına düşme ihtimaline şimdiden kesin gözüyle bakılıyor.

    Harekete geçmek için çok geç kalındı. Bir an önce aksiyon alınması gerekiyor. Gidişat iyi değil!

  • 31.07.2025

    Roma İmparatorluğu’nun 3. yüzyılda karşılaştığı meşhur kriz, yalnızca siyasi ya da askeri değil, aynı zamanda mali ve parasal sistemin çöküşünü de temsil eden çok yönlü bir ekonomik felaket olarak tarih kitaplarında yerini almıştır.

    Bu döneme tarihçiler genellikle “Krizler Yüzyılı” veya “Üçüncü Yüzyıl Krizi” adını verirken, ekonomistler daha teknik bir ifadeyle bu dönemi “krize monetaria” yani “parasal kriz” olarak nitelendirmiştir.

    Çoğu tarihçi ve ekonomist krizin başladığı yıl olarak M.S. 235 kabul etmekteler. Çünkü bu tarih aynı zamanda İmparator Severus Alexander’ın öldürülmesiyle birlikte Roma’da imparatorların sürekli değiştiği ve tahtın askeri generaller arasında el değiştirdiği siyasi ve iktisadi açıdan onların karanlık döneminün başlangıcıdır.

    Siyasi istikrarsızlıkla birlikte, para sisteminde yaşanan çöküş, yalnızca Roma’nın iç pazarlarını değil, açtıkları yollarla kurdukları tüm Akdeniz ticaret ağını, vergi tahsilatını ve en nihayetinde halkın temel ihtiyaçlara erişimini de felce uğratmıştır.

    M.S. 235’ten itibaren başlayan ve yaklaşık 50 yıl süren bu güçlü ekonomik kriz, birkaç temel başlıkta derinleşmiştir.

    İmparatorların mali ihtiyaçlarını karşılamak adına devletin tağşiş, yani paradaki değerli metal oranı düşürmek suretiyle gerçekleştirdiği aşırı para basma faaliyeti krizin temelindeki meseledir. Bu yöntemle Denarius adı verilen gümüş sikkenin değeri dramatik biçimde düşürülmüştür.

    Severus Alexander döneminde bir denarius %50 oranında gümüş içerirken, Gallienus dönemine gelindiğinde bu oran %5’in altına düşmüştür. Arkeolojik ve numismatik bulgulara göre 3. yüzyılın ilk yarısında basılan sikke sayısı artarken, bunların içerdiği gerçek gümüş miktarı hızla azalmıştır.

    Örneğin, M.S. 240 civarında bir denarius yaklaşık %35 oranında gümüş içerirken, 260 yılına gelindiğinde bu oran %2,5–3 seviyelerine kadar inmiştir.

    Bu ciddi değer kaybı, paranın satın alma gücünü ortadan kaldırmış, halkın elindeki birikimleri değersizleştirmiştir. Devletin giderleri özellikle artan askeri harcamalar nedeniyle hızla büyürken, gelir tarafında ise bahsi geçen hırsızlıkla para basma yöntemi nedeniyle vergi tahsilatında sorunlar ortaya çıkmıştır.

    Para biriminin bozulması enflasyonu doğrudan tetiklemiştir. Ancak bu döneme dair modern anlamda yıllık enflasyon verisi bulunmamakla birlikte, bazı tarihsel kaynaklar ve fiyat listeleri yardımıyla göreli fiyat artışları tahmin edilebilmektedir. Antik dönemde Roma Mısır’ında Papirüs Belgeleri üzerine yapılan araştırmalar, 250–275 arasında bazı temel gıda ürünlerinin fiyatlarının 40 katına kadar arttığını göstermektedir. Örneğin, M.S. 240 yılında bir modius (yaklaşık 8.75 litre) buğday yaklaşık 10 denarius iken, 270 yılında bu fiyat 300 denarius seviyesine kadar çıkmıştır. Bu da %2900 civarında bir fiyat artışı anlamına gelir. Bu veriler, basit fiyat düzeyindeki yükselişin hiper-enflasyon düzeyine yaklaştığını ortaya koymaktadır. Ayrıca yine Mısır papirüsleri üzerinden ulaşılan bir başka veri, bir askerin yıllık maaşının bu dönemde sabit kaldığını, ancak barınma ve gıda giderlerinin 30 katına çıktığını göstermektedir. Bu da kamu çalışanlarının gelirlerinin satın alma gücü açısından eridiğini açıkça ortaya koymaktadır.

    Krizin parasal yönü kadar ticari etkileri de büyüktür. Roma İmparatorluğu’nun büyüklüğü düşünüldüğünde, para birimi yalnızca İtalya merkezli iç pazarlarda değil, bugünkü Fransa, Almanya, İngiltere, Türkiye, Mısır ve Ortadoğu topraklarında da kullanılmaktaydı. Denarius’un hızla değer kaybetmesi, bu geniş coğrafyada ortak ticaretin zayıflamasına neden olmuştur. Özellikle Anadolu ve Doğu Akdeniz liman kentlerinden gelen arkeolojik bulgular, bu dönemde ticari faaliyetlerin ciddi biçimde azaldığını ortaya koymaktadır. Antakya, Efes ve İskenderiye gibi büyük ticaret merkezlerinden çıkan amforaların ve gümüş sikke stoklarının hızla daraldığı, ticaretin mal değişimi (takas) esaslı sistemlere doğru evrildiği anlaşılmaktadır. Aynı dönemde doğrudan altın sikkeye dayalı yeni bir sistem oluşturma çabası dikkat çeker. İmparator Aurelianus (M.S. 270–275), para reformuna gitmiş ve yeni bir altın sikke olan aurelianianus’u tanıtmıştır. Ancak bu da kısa vadede güven tesis etmekte yetersiz kalmıştır. Çünkü temel sorun halkın artık devletin bastığı herhangi bir para birimine güven duymamasıdır.

    Krizin etkileri yalnızca ekonomiyle sınırlı kalmamış, toplumsal yapıyı da sarsmıştır. Birçok köylü, ağır vergi baskısı ve gıda fiyatlarının yükselmesi nedeniyle topraklarını terk ederek kentlere göç etmek zorunda kalmıştır. Ancak kentlerde de işsizlik ve açlık büyük bir sorun haline geldiğinden, kitlesel göçler büyük huzursuzluklara yol açmıştır. Köylü sınıfının çözülmesi, üretim kapasitesinin daralmasına neden olmuş, bu da yeniden fiyatları artırmıştır. Bir çeşit kısır döngü oluşmuş, vergi baskısı arttıkça üretici sınıf yok olmuş, üretici sınıf yok oldukça vergi tahsilatı çökmüştür. Bazı bölgelerde senatörler veya büyük toprak sahipleri kendi özel para birimlerini basmaya başlamış, bu da merkezi otoritenin sarsılmasına yol açmıştır. Devletin kontrol edemediği bölgelerde para yerine buğday, zeytinyağı veya şarap gibi malların doğrudan ödeme aracı olarak kullanıldığına dair kanıtlar mevcuttur.

    İmparatorluk genelinde artan huzursuzluklar yalnızca ekonomik nedenlere dayanmasa da, ekonomik yıkım bu huzursuzlukları derinleştirmiştir. M.S. 235–284 arası dönemde 26 farklı kişi imparatorluk tahtına çıkmış ve bunların çoğu askeri darbeler ya da suikastlarla görevden alınmıştır. Bu tür siyasal istikrarsızlıklar yalnızca elit sınıfı değil, sıradan halkı da doğrudan etkilemiş, krizin sürdürülebilirliğini daha da zorlaştırmıştır. İmparatorlar, askerlere sadakatlerini satın almak için sürekli maaş artışları ve özel ödemeler yapma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış, bu da zaten bozulmuş olan para sistemine daha fazla yük bindirmiştir. Bazı dönemlerde askerlerin maaşlarının %80’i doğrudan yeni basılmış değersiz sikkelerle ödenmiştir. Bu uygulama, hem piyasada para bolluğuna hem de psikolojik güven kaybına yol açmıştır.

    Üçüncü yüzyıldaki bu krizden çıkış için atılan ilk ciddi adım, Diocletianus’un (284–305) reformları olmuştur. Diocletianus, hem idari reformlara gitmiş hem de ekonomik yapıyı yeniden kurmak adına fiyat denetimi ve sabit kur sistemleri uygulamıştır. En ünlü girişimi M.S. 301 tarihli “Edict on Maximum Prices” yani “Maksimum Fiyatlar Fermanı”dır. Bu fermanla, 1000’den fazla mal ve hizmetin maksimum satış fiyatı belirlenmiş ve bu fiyatların üzerine çıkanlara ağır cezalar uygulanmıştır. Örneğin, bir çift ayakkabının en fazla 100 denarius’a satılabileceği, bir litrelik şarap için azami 8 denarius alınabileceği hükme bağlanmıştır. Ancak bu politika da başarısız olmuş, karaborsa artmış ve fiyatlar sabitlenmiş olmasına rağmen ürün bulunamaz hale gelmiştir. Bu durum, devlet müdahalesinin piyasaları daha da bozduğu klasik bir örnek olarak ekonomik tarih literatürüne geçmiştir.

    Bu krizin modern anlamda önemi, ilk defa bir büyük imparatorlukta enflasyonun sistematik ve yapısal bir sorun olarak ortaya çıkmasıdır. Roma örneğinde olduğu gibi, para arzındaki kontrolsüz artış, devlet bütçesinin askeri nedenlerle disiplinsizleşmesi, siyasi istikrarsızlık, üretici sınıfın vergiyle ezilmesi ve nihayetinde halkın paraya olan güvenini kaybetmesi; ekonomik yıkımın kaçınılmaz sonuçları olmuştur. Roma’nın kriz döneminde en çok kullanılan deyimlerden biri “fides publica” yani “kamusal güven” kavramıdır. Paranın, yalnızca metal değeriyle değil, devlete olan güvenle değer bulduğunun en eski örneklerinden biridir bu kriz. Ne var ki bu güven çöktüğünde, dünyanın en güçlü ordusuna, en büyük topraklarına ve en gelişmiş hukuk sistemine sahip bir imparatorluk bile ekonomik kaosun eşiğinde uzun yıllar boyunca ayakta kalmakta zorlanmıştır.

    Bu kriz, yalnızca antik çağlara ait tarihsel bir örnek değil, aynı zamanda bugün hâlâ geçerli olan temel bir dersin kaynağıdır: Paranın itibarı, devletin itibarıdır. Ve bu itibar bir kez kaybedildiğinde, yalnızca para değil, düzen de çöker. Roma’nın 3. yüzyıldaki ekonomik çöküşü, modern merkez bankacılığı, para politikası ve mali disiplin konularında çalışan her ekonomistin göz önünde tutması gereken tarihsel bir uyarıdır. Bugünün dijital para sistemlerinden hiper-enflasyon tehlikesiyle karşı karşıya olan gelişmekte olan ekonomilere kadar, Roma’nın çöküş hikâyesi tarihin tozlu sayfalarında değil, hâlâ yaşamakta olduğumuz ders kitaplarının tam ortasında yer alır.

  • https://www.elipshaber.com/indirilen-faiz-ve-odenen-faiz

    24.07.2025

    Geçen sene 12 ayda toplam ödenen 1.2 trilyonluk faiz tutarına bu sene hemen hemen 6 ayda ulaşmış durumdayız. Bu ay sonu rahatlıkla önceki seneyi geçeriz.

    Bütçe açığı geçen sene aynı dönem 747 milyarken bu sene 980 milyar lira. Bu sene alınan bunca ek vergiye rağmen yine de yetiştirememişiz. Açık daha da artmış.

    Halbuki milyonlarca insanımız 4 asgari ücretli maaşının aynı eve girmesi halinde bile ancak yoksulluk sınırını ucu ucuna aşırabilecek kadar bedavaya çalışıyor.

    İnsanımız gerçekten çok sabretti. Artık kimsenin takati kalmadı. Önceki dönemde eşi benzeri görülmemiş korkunç bir ekonomik programla ülke ekonomisi uçurumun kenarında bırakıldıktan sonra bu defa açığı kapatmak üzere tüm toplumu vergilerlerle boğan, üstelik bunu da dolaylı vergilerle yaparak zengin-fakir demeksizin herkese aynı şekilde uyguladığından vergide adalet ilkesini tamamen görmezden gelerek gerçekleştiren bu ekonomi yönetimi de hiç bir başarı sağlayamadığı gibi üstüne bir de gelir adaletsizliğinin zirve yapmasına muazzam katkıda bulundu.

    (Son 3 yıldır Türkiye’de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki ortakama payı % 70’in üzerinde. Bu oran Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde % 30 civarında)

    Hal böyle olunca ve yükü her defasında o milyonlarca açlık sınırı altında, yani ölmemek için yaşayan insanlar çekince insan bir dönüp soruyor boşluğa: “ Herkes bu kadar yoksullaşmışken bu muzzam faizlere neden olan borçlar ne için alınıyor? Bu paralarla ne yapılıyor?”

    Baksanıza, 6 aylık faize 275 bin adet 2+1 yapacak para ödemişiz. Senede 550.000 konut eder. Önümüzdeki en az 3 sene işlerin böyle devam edeceğini ön görürsek bu rakam 1,5 milyonu alıyor. Ölçek ekonomisi hesaba alındığında rakamda ciddi bir artış daha oluşacaktır.

    Türkiye tarihinde bu büyüklükte bir sosyal konut projesi olmadı. Devrim niteliğinde bir dönüşüm sağlanabilir. Konut problemine merhem olmasıyla da bir çok iktisadi ve sosyal problemin çözümünde başrol oynayabilir.

    Peki, neden olmadı?

    Faizi bile bu kadar büyük olan bu borçlarla bunların 10 katı yapılabilirdi ama neden yapılmadı?

    Kaç Marmaray, kaç Yavuz Sultan Selim Köprüsü, kaç Boğaziçi Üniversitesi, kaç Kuzey Marmara Otoyolu, kaç metro projesi, kaç TOGG fabrikası yapılabilirdi, neden yapılmadı?

    Bunları düşünmeye başladıysak ve bu günde birkaç sefer aklımıza geliyorsa o zaman vergi bilincimiz oluşmaya başlamış demektir ki, bu da zaten bir ülkede gerçek demokrasinin filizlenmesinin ilk şartıdır.

    Hala düşünmeye başlamadıysak da bilmeliyiz ki bu enflasyonist dönem çok uzun sürecek. Çünkü dünyada vergi bilincine sahip olmayan ve vergilerinin kime, neye, neden harcandığını bilmeyen, harcamaları yapanları verimliliğini ölçmeye ve şeffaflıkla açıklamaya siyasi talepleri-demokratik tercihleriyle zorlamayan, şart koşmayan toplumlardan hiç birinin iktisadi refaha ulaşması mümkün değildir.

    Başlamış olsak iki seneye enflasyonu tek haneye düşüreceğini iddia edenlerin neden borçlanırken 5 ve 10 yıllık tahvillerde %30 faizle borçlandığını sormaya başlar ve sosyal medyada haftalarca bu konuyu gündemde tutardık. Ama daha o seviyeye yıllar var. Çünkü kendi özel hayatımızda da bilgisizlikten kaynaklı vergiden nefret ediyoruz.

    Yine de olsun, yavaş da olsa ekonomi/finans okuryazarlığımız her geçen gün artıyor. Enflasyonun insanımıza en büyük hediyesi de bu oldu sanırım…

    Tüm bunları faiz indirimi tahminimi yapmadan önce aklımdakileri anlatmak ve bir de bu indirim süreçlerine bu gözle bakmanızı sağlamak için anlattım.

    İçinizi sıktıysam özür dilerim.

    Ben 200 baz puan bekleyenlerdenim. İşler düzeldiği için değil mecbur kalındığı için faiz indirimi yapılıyor. Nasıl bir saçma mecburiyet durumunda olduğumuz ise apayrı bir yazı konusu.

    200’den fazlası gerçekten niyeti en azından bu sene %30 enflasyonla bitirmek isteyenlerin hesaplarını tehlikeye atabilir.

    Yine de 250’ye şaşırmam. Fakat birilerinin iddia ettiği üzere 300 ve üzeri bir puanla karşılaşırsak gözüm hemen para piyasası fonlarına ve özellikle serbest döviz fonlarına gider. Mart ayından sonra oraya 10 milyar dolarlık giriş oldu. İçerdeki toplam yekün 50 milyar dolara ulaştı.

    Doların hakettiği değerin çok çok altında olduğu bu dönemde, her ne kadar Mart sonrası brüt rezervleri hemen hemen tamamıyla ve net rezervleri tehlikeli sınırın üzerinde olacak şekilde yerine koymak suretiyle Merkez Bankası gücünü toplamış olsa da sırf bu işin sonunda 322 milyar dolarlık toplam dış borcumuzu düşünerek kendini hedge etmek isteyen aktörler olacağı gibi siyasetin durulmaz sularının yılın geri kalanında muhakkak bir vesile ile paniğe sevk edeceği bireysel yatırımcılar 300 baz puan sonra illaki ufak ufak harekete geçecektir. İşte bu da o %30’luk enflasyon hayalini yok edebilir.

    Hani toplam dış borç dedik ya, içinde Hazine’nin payı haziran ayı itibarıyla 123 milyar dolar.

    Üstüne bir de iç borcunun 32 milyar dolarlık kısmına denk gelen %11’lik döviz cinsinden borcu da bir kenarda bekliyor.

    Etti 155 milyar dolar!

    Hasılı, tüm enflasyonla mücadele planının doları bastırmak üzerine kurulu olduğu ve başarısızlığa tahammülün ne vatandaş ne de yönetim açısından zerre kalmadığı bir iklimde 300 baz puan ve üzeri bir indirim gerçekten büyük kumar olur.

    Hep beraber göreceğiz…

  • Büyük Sıçrama

    13.07.2025

    Hodgston’ın üç ciltlik müthiş eseri İslam’ın Serüveni, aslında ticaret ve onun sebep olduğu müthiş gelişmenin ortasına bir düzenleyici medeniyet olarak gelen İslam’ın düşünsel devrimini devam ettirmeyi sağlayıp Sanayi Devrimini gerçekleştiren kutup olmayı başarması durumunda bambaşka bir dünyanın var olacağını anlatıyor.

    Bugün de dünya aynı noktada. Yine bir büyük sıçramanın eşiğinde. Üstelik Sanayi Devrimi’nden çok daha büyük bir sıçrama. Tüm insanlık tarihini kökünden değiştirecek cinsten…

    Tam bu dönemde ne yazık ki içerde ve dışarda yaşadığımız gerginliklerden ötürü yeterince odaklanamıyoruz. Üstelik ekonominin halide hiç açıcı değil. Kimsenin projeksiyonuna da inanmıyorum. Çünkü bunca yıldır her türlü veri üzerinden piyasaları okumaya çalışan bir aşırı meraklı olarak bunca tecrübeden sonra benim için enflasyonun geleceği ile ilgili tek bir gösterge yeterli. Tahvil Faiz Oranları…

    2 yıllık 40.75, 5 yıllık 36.17 ve 10 yıllık 31.91 olarak karşımızda. Dünyanın hiç bir ekonomisi bugun böyle borçlanırken kısa vadede asla enflasyonu tek haneye indiremez. Örneği yoktur.

    Böyle bir şartlar manzumesinde de o büyük sıçrama sonunda kazananlar listesine ismimizi yazdırmamız imkansız.

    Her ne kadar bizim için can sıkıcı şeyler söylüyor olsam da bizden çok daha büyük dertleri olanlar var bu tahvil meselesiyle ilgili.

    Büyük sıçrama esnasında liderliğini ve dolayısıyla siyasal anlamda her şeyini kaybetmeyle sınancak olan ABD büyük dertliler listesinin başında…

    Evet, tarih her zaman büyük imparatorlukların sonunu borçla yazmıştır. Altınla hükmeden Roma, gümüşle yaşayan İspanya, kağıtla dünyayı yöneten Britanya… 

    Şimdi sahnede bir başka oyuncu var: Dolar’la dünyayı kuran Amerika. 

    Kurduğu ve zorla kabul ettirdiği finansal ve ekonomik sistem artık kendi sahibini boğmaya başkadı. Çünkü sistemin temeli güvene değil, hayallerle harmanlanmış bir sonsuz borçlanma sarmalına dayanıyor.

    ABD’nin toplam kamu borcu 36 trilyon doları aştı. Bu sadece rakam değil, bir uygarlığın ömrünü tüketen, onun damarlarındaki son ekonomik kan akışının hızla pıhtılaştığını gösteren bir veri. Şimdi ABD yönetimi, Trump’ın başını çektiği bir ekiple bu borcun içinden sıyrılmak için sinsi ama klasik bir oyun planını devreye sokmak istiyor. Tahmin edeceğiniz üzere oyunun adı “devalüasyon.”

    Önce şunu söyleyelim: ABD’de federal hükümetin sadece faiz ödemeleri, 2024 yılı sonunda 1,1 trilyon doları geçti. Bu, ülkenin savunma bütçesiyle neredeyse aynı. ABD artık borcun ana parasını değil, sadece faizini çevirmekte zorlanıyor. Hatta daha da ötesi bu faiz ödemeleri vergi gelirlerinin %15’inden fazlasını yemeye başladı. Bu tablo, hiçbir gücün sürdüremeyeceği bir mali yük demektir. 

    Dot.com Krizi ve 11 Eylül’den sonra,  her tıkandığında Irak Savaşı’nda, 2008 Krizi’nde ve devamındaki süreçte, son olarak da Pandemi’de Amerika tıkanınca her defasında para hacmini trilyonlarca dolar artırıp tüm dünyaya enflasyon ihraç etti. Bu konuda o kadar aşırya kaçtılar ki dolar sisteminden kurtulmak için tüm dünya Mortgage Krizi’nden beri alternatif bir yol arama derdine düştü.

    Yine de ABD şansını deneyecek. Belki intihardan önce son bir tatili olarak belki de kurulu düzene yönelik “hala düzeltilebilir” umutlarını mahvetme uğruna kendi talihlerini değiştiren bir deneme olarak tarihe geçecek tartışmalı bir dönem olacak. 

    Evet, Donald Trump’ın kafasında net bir model var. Bu modelin temeli 1970’lere dayanıyor. Nixon’ın altın standardını terk edip doların karşılıksız kalmasına izin verdiği ve ardından ABD’nin yüksek enflasyonla borcunu içten erittiği döneme… 

    Başta Bessent olmak üzere Trump’ın kurmayları bu tecrübenin süreçlerini çok iyi biliyorlar. 

    Dayattığı faiz indirimi isteğinin temelinde işte bu tecrübe var. Devletin kendi borcunu içten eritme enstrümanını kullanmak istiyor. 

    Nominal olarak borç aynı kalırken, doların iç değeri düşürülecek. Yani Trump, ABD halkına “bolluk” getirirken, aynı anda Çin’e, Japonya’ya, Körfez ülkelerine ve Avrupa Merkez Bankası’na” değer kaybetmiş borç kağıtları” satacak. Yani adı koyulmamış bir küresel borç soygunu yaşanacak.

    Plan bu olunca önündeki engelden yani Powell’dan bir an önce kurtulmak istiyor.

    Zaman çok değerli. Çünkü Çin ABD’nin ensesinde. Her ne kadar orda da bir sürü sıkıntı olsa da ve Halen daha yıllık 1 trilyon dolarlık askeri harcamasıyla ABD (ilk 10 rakibinin tamamının toplam harcaması bu rakamdan düşük) dünyanın en güçlü ordusuna sahip olsa da DOLAR tek başına ABD’yi yıkabilecek cinsten bir düşmana dünüşebileceğinden çok tedirginler.

    Üstelik ABD için havanın ciddi derecede kararma ihtimali olan bu zaman aralığında Çin ve ortak hareket ettiği devletler askeri ve siyasi inisiyatifler alarak asrın finansal devrimini başlatabilirler.

    Hasılı baskı her geçen gün artıyor. ABD’nin 2025 mali yılının dokuzuncu ayı olan haziran itibarıyla toplam bütçe açığı geçen yılın aynı dönemine kıyasla %5 artarak 1 trilyon 337 milyar dolara ulaştı.

    Hazine, sürekli yeni tahvil ihraç ediyor. Borçlanma hiç durmuyor. Hatta öyle ki borçlanma ve borçlanmayla elde edilecek paraların nerede kullanılacağı hususlarında çıkan tartışma sonrası Trump ile Musk birbirine girdi.

    Tüm bunlar olurken ABD’deki bugünkü faiz oranları Amerikan orta sınıfı için borçlanmayı neredeyse imkansız hale getiriyor. Otomobil kredileri, öğrenci kredileri, tüketici kredileri… Hepsi tıkanmış durumda. İçeride toplumsal memnuniyetsizlik artırıyor. 

    Trump, işte bu öfkeyi arkasına alıp faiz lobisine savaş açmak gibi popülist bir çizgiyle seçimi kazanmaya çalışıyor. Çünkü onun için mesele sadece borcu eritmek değil, “içeride para dağıtıp dışarıya fatura çıkarmak.”

    Başarabilir ama hikayenin sonu doların üzerinde ciddi bir yara açar. Kısa sürede yaradaki enfeksiyon önü alınamaz hale gelebilir. 

    Eğer borçla kurduğun bir düzeni, borcun değerini düşürerek ayakta tutmaya çalışıyorsan; aslında düzen bitmiştir. Kalan sadece enkazı en az zararla kaldırma planıdır.

    Bu yüzden Trump’ın stratejisi bir çare değil, bir kopuş planıdır. ABD’ye zarar verir. Sıçrama sürecinde dünyanın lideri pozisyonundaki ülkenin böyle bir duruma düşmesi kolay kabul edilmez. Muhakkak sonuçları olur. Olasılıklar açısından ulaşılması zor olsa da en tesirli sonuç da rezerv para tartışmalarının ve dolayısıyla uluslararası ödeme sistemlerinin tekelden çıkartılması tartışmalarının eyleme dökülerek sonuç üretmesi yani bir finansal devrim yaşanması olur. Üstelik bu büyük sıçrama döneminin hızlanmasına ve tesirinin güçlenmesine pozitif katlıda bulunur.

    Artık her ülke ve yatırımcı, temel dinamiklerini tanıtmaya gayret ettiğim bu yeni dünyaya nasıl hazırlanacağını düşünmelidir. 

    Böyle bir karmaşa esnasında hangi varlıklara sahip olmak, hangileri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak faydalı diye düşünüp finansal okuryazarlığımızı artırmamız lazım.

    İster istemez bu süreç esnasında gerçekleşecek devrimlere vizyon ve bilgi açısındandır en üst uyumu sağlayanlar kartların baştan dağıtıldığı böyle bir eksepsiyonel fırsatı en verimli şekilde değerlendirenler olacak.

    Bu nedenle artık berberi, hisseci kuzeni, instagram storylerinin tavsiye ve fallarını bırakıp şirketlerin bir ülkenin üretimi ve refahı açısından en önemli aktör olduklarını, evin, mahallenin, şehrin ve ülkenin de amacı kar yerine verimlilik ve huzur olarak değiştirilmiş şekilde oluşturulmuş bir şirket gibi yönetilmesi gerektiğini ama aile şirketi gibi değil en üst düzey evrensel kurumsallık kurallarıyla yönetilmesi gerektiğini anlayıp emek vererek ve liyakat sahibi olarak yatırım yapmalıyız.

    İyi bir yatırımcının ister bireysel çalışsın ister başkasının namına siyaset, uluslararası ilişkiler, hukuk, kamu yönetimi, tarih gibi bilimler başta olmak üzere çok sayıda sosyal bilimden beslenmeye ihtiyacı vardır.

    Sıçrama sürecine ekonomik ve siyasal açıdan zorlu şartlar altındayken giriyor olabiliriz. Fakat bu ne vazifen kaçmamıza ne de geriden başladık lakırdısıyla uzun yıllar kaybetmemize sebep olabilir.

    Bu sürece en iyi uyum sağlama yöntemi verimlilik artırma. Harcama yaparken, yatırım yaparken, eğlenirken, dinlenirken, okurken, çalışırken…. Her yerde verimlilik. 

    Ama makineleşerek değil; severek ve bunu sadece ailemiz, akrabalarımız, milletimiz için değil tüm insanlığa faydalı olma ülküsüyle yaparak… 

    Bunu sürekli halde devam ettiren, gelir grubu ne olursa olsun yeterli sayıda bir insan topluluğunun oluşması halinde ülkenin ekonomisinin yönünü ve tarihi çok kısa bir sürede değişir. Buda doğal olarak o ülkenin tüm kaderini değiştirebilir.

    10 sene içerisinde Y ve Z kuşaklarının ittifakından bu düşüncelerimle kesişen bir düşünce hareketi çıkmasını ve her alanda Türkiye’nin önünü açacak hamleler gerçekleştirmesini, sıklaşacağına inandığımdan beklediğim sonraki büyük sıçramalara ülkeyi hazır etmelerini ümit ediyorum.

  • Keynes Ne Önerirdi?

    06.07.2025

    “Piyasalar paranın yeteceğinden çok daha fazla uzun süre mantıksız kalabilir.”

    Adeta günümüz dünyası için söylenmiş bu sözler dünyaca ünlü iktisatçı Lord J.Maynard Keynes’e ait. Serüvenlerle dolu hayatından bizlere yüksek sesle ulaşan birkaç cümlesi var ki, hepsi genç iktisatçıların duvarlara slogan olarak yazmak isteyeceği cinsten…

    Her iki dünya savaşı ve klasik iktisadın gelmiş geçmiş en büyük krizi olan Büyük Buhran esnasında savaşların ve barışların kazdığı mevzilerde en önde çarpışan ve zamanı geldiğinde Lord ünvanıyla onurlandırılan bu yetenekli ve meşhur adam bugün aramızda yaşasa içine düştüğümüz şu garip durumla ilgili bize ne önerirdi, gerçekten çok merak ediyorum. 

    Sadece bize değil, yanlış anlaşılmasın. Biz derken tüm insanlıktan bahsediyorum. Siyasi, askeri, iktisadi, finansal ve en önemlisi teknolojik gelişmelerin tüm dünya piyasalarını sarhoş ettiği bir dönemdeyiz. 

    En iyi durumda dediğimiz ülkeler bile ya çok sayıda cari iktisadi problemle mücadele ediyor ya da tüm dünyada esmek üzere olan fırtınanın kendi bahçelerini de tarumar edeceğini bildiklerinden stresle gün sayıp tamir edebilecekleri her duvarı tamire çalışıyorlar.

    Fakat, ne yazık ki Türkiye ve Arjantin durumu kritik. Adeta düşmanı ilk karşılayacak birlik olarak tam da taarruz etmeyi planladığı zayıf noktada nöbet tutuyorlar…

    Dünya tarihini değiştirecek olan teknolojik sıçrama ile eskiye dair ne varsa her şeyin silinip gideceği krizin/krizler paketinin aynı zaman aralığına denk getirilmesi hesaplanmadan becerilebilecek bir iş değil. En başta bunu kabul etmek, öngörüleri tamamen bunun üzerine inşa etmek lazım.

    Tüm kartların yeniden dağıtılacağı bu kavgaya iktisadi anlamda böylesine silahsız ve kırılgan olduğumuz bir zamanda dalmanın olası sonuçlarını anlatan, süreci çok doğru açılardan okuyan iyi yetişmiş iktisatçı ve finansçılarımızın zaman zaman üstü kapalı zaman zaman ise açıktan ifade ettikleri o meşhur fırtınaya şahit olmak üzereyiz.

    Yine de “Küresel Kavga” iktisadi ve askeri boyutlarıyla şimdilik bir çok coğrafyada dağınık olarak devam etse de asıl büyük açılışın Pasifik’te olacağını, yani henüz büyük silahların ateşlenmediğini düşünüyorum.

    Türkiye’deyse kavga, şimdilik herkesin tahmin ettiği üzere ekonomideki zorlukların sürekli halde diri tuttuğu yüksek tansiyon haliyle iç siyasette yapılacak major bir hamlenin tepkimesi sonucunda ortaya çıkacak gibi duruyor.

    Evet, baştaki sorumuza dönecek olursak “Keynes halimize bakıp bize ne önerirdi?” diye düşününce bir şeyler yazmak gerçekten çok zor. 

    İngilizlerin milli kahramanı Başbakan Churchill kendisine telefon edip “Maliye politikalarında yapılacak değişiklikler hususunda artık seninle aynı düşüncedeyim.” dediğinde “Syn. Başbakan, buna çok sevindim ama ben artık aynı düşüncede değilim.” diyecek cinsten kendisini ifade etmekte kimseye eyvallahı olmayan ve fikir değiştirmeyi asla zayıflık olarak değerlendirmeyen bir adamdı Keynes…

    Zaten bu sebeple kendisinin adına “şunu önerirdi, bu mesajı iletirdi” demek pek mümkün değil.

    Ama meşhur “Genel Teori” isimli eserindekinin aksine, geniş tanımlı işsizliğimize rağmen kamu harcamalarını artırın” demez, aksine “enflasyonla mücadele programınız çalışsın istiyorsanız ilk olarak bu yüksek kamu harcamalarını kısın” demesi son derece olası bence.

    Her neyse, yazımızın son bölümünde gelelim asıl cevap bekleyen soruya, yani “vatandaş ne yapsın?” sorusuna…

    Yatırım tavsiyesi olmamakla beraber madenlerin güçlü performansını izledik yılın ilk yarısında. 

    Diğer yarısında da sonucun değişmesini kendi adıma beklemiyorum. Özellikle arz açığı olan ve üzerinde talep baskısı olan madenler iyi değerlendirilmeli. 

    Senenin ikinci yarısında havalar madenlere güvenenler için daha güneşli olacak gibi duruyor…

  • 05.07.2025

    45ekonomi.com editörleri olarak X platformundaki son 1 haftalık önemli paylaşımları ele alıp değerlendirdiğimiz ekonomi-politika içerikli sohbetimiz.

    #ekonomi #faiz #enflasyon #sanayi #savunma #iktisat # finans #banka #siyaset #politika

  • 03.07.2025

    https://www.elipshaber.com/devlet-sirrina-dondu

    Beklenen gün geldi. 

    TUİK gerçekliklerden tamamen kopmuş ve mahkeme kararıyla referans fiyatları açıklama zorunluluğuna rağmen kimseyi umursamayacak şekilde, hiç kimsenin içine sinmeyen şovuna devam ediyor.

    Anayasa’nın 138. maddesindeki “mahkeme kararları bağlayıcıdır” ilkesi umurlarında bile değil! Referans fiyatlar aylardır ortada yok. Açıklamıyorlar…

    Haziran ayında yıllık %35,05, aylık enflasyon ise %1,37 olarak açıklandı.

    Tartışmalar geçen aykinden de düşük açıklama yapılınca hemen alevlendi. 

    Düşünsenize 3 farklı kurum enflasyon oranlarını açıklıyor. Hiç biri diğerinin yanından bile geçmiyor.

    İTO yıllık %44,38 ve aylık %1,77 açıklarken 

    ENAG’dan yıllık %68,68 ve aylık %3,05 oranları geldi. 

    Ünlü bir ekonomistin ironik şekilde söylediği gibi: “Türkiye’de gerçek enflasyon rakamları mahkeme kararına rağmen açıklanmıyorsa buna artık DEVLET SIRRI diyebiliriz.”

    İşin daha da kötüsü, bu içe sinmeyen rakamlarla bile Afrika’daki 54 ülkeden Zimbabwe ve Burundi dışındakilerin tamamından yüksek enflasyonla yaşıyoruz. Üstelik 2 yıldır ülkede enflasyonla mücadele programı işliyor(!)

    Dünya çapında da zirvelerdeyiz. 

    Zimbabwe, Arjantin, Burundi, İran ve Venezuela’dan sonra en yüksek 6. enflasyon oranıyla yaşayan ülkeyiz.

    Vergiyi, cezayı, harçları her defasında TUİK rakamlarına göre değil de adeta ondan en çok ayrışan ENAG’a göre belirlenirken, işler maaş ve ücret zamına gelince hemen TUİK rehber edinilip işin içinden çıkıveriliyor.

    Yoksulluk sınırının 85.066 lirayı, açlık sınırının 26.115 lirayı aştığı, bir çalışanın sadece yaşama maliyetinin 33.586 liraya yükseldiği (asgari ücretten 11.482 lira fazla), ev kirasına %48,75, elektriğe %25, doğalgaz a %24,6 ekmeğe %25, sıfır arabalara %35 zamların geldiği bir ortamda SSK ve BağKur emeklileri %16,67, Emekli Sandığı emeklileri ve memurlara ise %15,57 oranında zam yeterli görülüyor.

    %15,57 zam yapılsa bunun %10,07’si zaten enflasyon farkına gidecek (Tabi TÜİK’in enflasyonuyla!). Yani asıl zam ancak %5 oluyor. 

    Çok can sıkıcı…

    Çocukluğum memur olan babamın maaş zamı takiplerini izlemekle ve onun her defasında yaşadığı hayal kırıklığını tecrübe etmekle geçti. 

    Babam şimdi emekli. 25 seneye yakın ülkesine hizmet eden bu insana ve görev arkadaşlarına bugün reva görülen bu muameleye insan kahroluyor.

    Halbuki hayatlarının son yıllarında bu insanların çocuklarıyla, torunlarıyla ve arkadaşlarıyla neşe içinde, onurlu şekilde en güzel günlerini geçirmesi lazımken birkaç senedir finansal açıdan muhtaç hale düşürülmeleri çok büyük haksızlık.

    Her ülkenin yolculuğunda ekonomik krizler ve darboğazlar zaman zaman ortaya çıkar. Bu iktisat bilimi açısından gayet normaldir. Zamanla problemler çözülür ve refahta yeniden iyileşme yakalanır. Ama hayatlarının son baharındaki bu insanlara ve devletine hizmet eden tüm memurlara güzel günlerin vaatleri değil hakkettiklerini eksiksiz sunmak tartışılmaz bir sorumluluktur…

  • 01.07.2025

    Belirsizlik dönemlerinde yayınlara katılmak insanı gerçekten zorluyor. Çok dikkatli konuşmak gerekiyor.

    Zor bir süreçteyiz. Sadece Türkiye olarak değil; tüm dünya olarak zorlu bir virajdayız.

    Olası savrulmaların büyük bedelleri olacağı kaçınılmaz bir gerçeklik artık.

    Umarım hatalı hamleler yapmayız…

  • 29.06.2025

    Finans Akademisyeni Prof. Dr. Ramazan AKTAŞ, usta gazeteciler Bülent AYDEMİR ve Olcay Dilek güzel bir gündem sohbeti…