Köşe’deki Ekonomi

“Ahlaki değerlerinin yozlaşması durumunda, varlık ve kaynak şartları ne olursa olsun, hiçbir toplum meşru yollarla iktisadi açıdan refaha ulaşamaz. Bunun sonucu olarak bir çoğu iktisadi esarete sürüklenip sömürülürken az bir kısmı da gaddarlıklarıyla, sürdürülebilir olmamakla beraber, acımasız birer sömürgeciye dönüşür.”

  • Milat Gazetesi

    Amerika’da bankacılık sistemi yeniden tarihi bir stres testinden geçiyor. Geçtiğimiz hafta Amerikan bankaları, Merkez Bankası’nın “acil likidite penceresi” olarak bilinen Standing Repo Facility üzerinden tam 50 milyar dolar borçlandı.

    Yıllar sonra gelen büyük faiz artışlarıyla beraber bilançolarında yüklü miktarda ABD tahvili bulunduran tüm bankaların likidite problemleri ve ciddi zararlarla karşılaştığı bir dönemde, 2021’de oluşturulan bu pencereden o günden bu yana görülen en yüksek seviyede borçlanma.

    Fed genelde bu kanalı, ay sonlarında kısa vadeli nakit sıkışıklığı yaşayan bankalara açıyor olsa da bu defa tablo farklı şekillendi. 

    Çünkü borçlananlar teminat olarak 29 milyar dolarlık kısım için gayrimenkul kredilerinin teminatlarından üretilmiş MBS’leri teminat gösterdi.

    2008 krizinden tanıdığımız MSB’ler bir nevi kredi ipoteklerinden oluşturulmuş türev varlıklar ve o dönem doğru düzgün denetlenmediklerinden finans sistemini çökerten zincirin ana halkaları.

    Normalde bankalar kısa vadeli fonlamayı özel repo piyasasından sağlar. Fakat oradaki faiz oranları teminatta MBS’ler olunca ciddi şekilde yükseldiği için, bankalar görece daha düşük faizle borç veren FED’e yöneldiler haliyle.

    Yani pencereden borçlanmanın temelinde mesele sadece likidite değil; ayrıca teminat kalitesi…

    Geçtiğimiz günlerde Bessent’ında yavaşlama meselesini dile getirip, bir an önce gayrimenkul piyasası için faiz indirimlerinin gerekliliğini anlatmasından da anlayacağımız üzere tıpkı Çin’de geçtiğimiz yıllarda başlayıp galen devam eden gayrimenkul piyasası sorunları ABD’nin de canını sıkıyor.

    2026 yıl sonuna kadar 1,5 trilyon dolarlık ticari gayrimenkul kredisi ödeme vadesine giriyor. 20 trilyon dolarlık bir kredi hacminsen bahsediyoruz ve bunların riskinin %60’a yakını 20 milyar dolarlık bilanço büyüklüğünün altındaki küçük bankaların sırtında.

    Pandemi sonrasında ofis, otel, AVM gibi mülklerde yaşanan %30’luk değer kaybı, bu kredilerin teminatlarını ve ödenme ihtimallerini hızla eritiyor.

    Üstelik önümüzdeki sene içerisinde bu en az 400 milyar dolarlık kısmının refinanse edilmesi yani yüzdürülmesi mümkün gözükmüyor. 

    Yukarıda bahsettiğimiz faiz artışlarıyla, düşük faizli ABD tahvillerini bilançolarında tutan ve bunları likidite krizi yaşamamak için  yok paraya satıp 750 milyar dolarlık zarar yiyen ABD bankaları bu zararın anca 250 milyar dolarından kurtulmuşken, yani 500 milyar dolarlık yük hala sırtlarındayken şimdi bir de bu mesele ortaya çıkmış durumda.

    Unutmadan hatırlatmak lazım. Bu tabloya son haftalarda başka bir korku daha eklendi.

    Amerika’da “private lender” denilen özel finans kuruluşlarının verdiği subprime krediler, yani kredi notu düşük, gelir güvencesi zayıf kişilere verilen krediler, geri dönmemeye başladı.

    Özellikle göçmenlere ve işsizlere verilen araç kredilerindeki temerrüt oranı keskin şekilde arttı.

    Bu özel kuruluşlara borç veren iki orta ölçekli banka da geçtiğimiz haftalarda battı.

    Hani şu JP Morgan CEO’sunun “başka hamam böcekleri de olabilir” başlıklı açıklamasıyla gündeme oturtttuğu mesele…

    Hepi topu 60 milyon dolarlık bir batık yüzünden başlamış olsa da dikkatli olmak lazım. 

    O taraftan da ayrı bir cisim yaklaşıyor olabilir!

    Hasılı sorun artık sadece gayrimenkulde değil; tüketici kredilerinin en alt segmentine de sıçramış durumda. Tüm bu işler olup biterken pencereden 50 milyar dolarlık rekor borçlanma gerçekleşince de herkes ister istemez “şüpheli” gözlüklerini takıp öyle olayları izlemeye başladı.

    Net bir şey demek zor ama, temkinli olmak lazım. Özelikle de Türkiye’deki yatırım fonları üzerinden ABD borsalarına yatırım yapanların her hamlelerini iki kere düşünmelerini, yatırım tavsiyesi olmamakla beraber ısrarla öneririm. Hele hele bu alanda Türkiye’de yatırım fonlarındaki yatırımlar 70 milyar TL’yi aşmışken…

  • https://www.liderhaber.com.tr/altin-ve-gumuste-stresli-hafta-basliyor

    07.10.2025

    Altın da gümüş de çoktan aşırı alım seviyesini geçti. Hızlı bir düzeltme mecburi gözükse de işlerin bambaşka bir hal alma olasılığı çok yüksek.

    Trump’ın doları zayıflatmak ve bu sayede ödenmez hale gelen ABD federal hükümet borçlarını eritmek için uyguladığı plan dahilinde FED’e uyguladığı faiz indirimi baskısı, tüm dünyanın merkez bankası durumundaki kurumun itibarının zedelenmesinden ötürü her geçen gün daha fazla belirsizlik yaratmaya devam ediyor.

    Bunla kalsa iyi. Avrupa’yı Rusya’nın önüne yem olarak atışı, Çinlilerle kavgası ve ikinci sınıf Vegas kumarına dönen tarifeleri ve İsrail’in tüm vahşetine rağmen esiri haline gelmesi bu belirsizlikleri sürekli halde tırmandırmaya devam ediyor.

    Ülkenin içinde 150 yılık iç savaştan sonra ilk defa toplumsal olaylarda asker kullanmaya çalışması, koca koca generallere beğenen kalsın beğenmeyen gitsin gibi tehlikeli çıkışları da cabası…

    Hal böyle olunca türev işlemlerle beraber yüzlerce trilyonlarca dolarlık varlık ve işlemlerin merkezi olan ABD ve onun en büyük silahı olan doların tahtı zangır zangır sallandığından, kara günlerin sarsılmaz koruyucusu altın ile ayrılmaz yoldaşı gümüşün fiyatlarında ister istemez uzun yıllardır görülmemiş rekorlar peydahlanmaya başladı.

    Cuma günü katıldığım bir yayında sorulan gram altın fiyatının 6000TL’yi aşma ihtimaline ilişkin “bir çatışma olmazsa” şerhi koyarak yıl sonuna kadar pek mümkün olmayacağını ifade etsem de akşamına taradığım haberlerde gördüklerim ciddi şekilde canımı sıktı.

    Görünen o ki, benim beklediğim düzeltme gelmeden İsrail-İran arasında büyük bir çatışma başlayacak. 

    İran cumhurbaşkanı, savunma bakanı ve devrim muhafızları başkanının aynı gün yaptığı “bize saldıracaklar” açıklamalarından sonra bir de ABD’nin okyanuslarda yaşayan en güçlü canavarı konumundaki USS Gerald Ford uçak gemisinin Cebeli Tarık’tan Akdeniz’e girdiği haberini görünce mesele kafamda netleşti.

    Tüm Akdeniz’in batıdan doğuya 2000 mil kadar olduğunu düşündüğümüzde olası gördüğüm çatışmanın salı-cuma aralığında çıkması muhtemel.

    80 uçak kapasiteli, 2 adet nükleer reaktörle çalışan, 4500 personelli, yüzlerce füze taşıyan, 102 bin ton ağırlığındaki 337 metre uzunluğundaki bu teknolojik savaş devi, 12 gün süren bir önceki çatışmayı İran’ın avantajı ele geçirdiği anda sonlandıran en önemli aktördü. 

    Halihazırda zaten İran Körfezinde bir önceki teknoloji neslinden olan USS Nimitz hazır beklerken bir de Gerald Ford’un gelişini şu an için emekli amirallerimiz de olası bir İsrail-İran çatışmasına hazırlık olarak okuduğundan meselenin ve beklentinin kıymeti daha da artıyor.

    Başta altın ve gümüş fiyatları olmak üzere bir çok emtianın ve kontratların fiyatlarının fırlama ihtimali kapıda bekliyor diyebiliriz.

    Tüm bunlar olup biterken Hindistan’ın altın-gümüş talebinin eylülde iki kat artması, Çin’in yeniden altın alımlarını kamuoyuyla paylaşması da kritik bilgiler…

    Hepsi bir yana bir de ABD’de yaşanan hükümet kapanması şimdilik pek bir etki yapmasa da biraz uzar ve zaten herkesi işten atmaya hazır bekleyen Trump kamuda kurum kapamalarına ve işten çıkarmalara başlarsa hem belirsizlik yönünden süreci besleyecek hem de istihdam eksilmelerinden ötürü FED’i daha fazla sıkıştıracak ortam bulacak.

    Bu çerçevede düşündüğümüzde bizi altın-gümüş açısından stresli bir hafta bekliyor diyebiliriz.

    Özetleyecek olursak da, altın ve gümüşün önü uzun vadede çok açık demekte hiç bir beis görmemekle beraber saydığım olaylardan ötürü çok daha dramatik yükselmelerle karşı karşıya kalabilme ihtimalimizi her an aklımda tutuyorum.

    Yine de her zaman kısa vadede düzeltme yapma ihtimali hatta zorunluluğu olduğunu unutmayalım. Yatırım tavsiyesi olmamakla beraber kısa vadeli alımlardan uzak durmayı, mevcut yatırımları satmadan korumayı ve uzun vadede eklemeler yapmaya devam etmeyi mantıklı buluyorum.

  • Ağır silahlar açısından envanteri eksik olan ve savaş deneyimi ciddi derecede yüksek olsa da düzensizliği apaçık ortada olan HTŞ emrindeki kuvvetler, ABD’nin uzun yıllardır eğit-donat programı içinde semirttiği PYD ile ne kadar mücadele edebilir? 

    PYD’nin Şam’a yürüyüp yeni bir devlet ilanında bulunması kaç gün/kaç ay sürer?

    Bunları artık ciddi ciddi düşünmek lazım. 

    Böyle bir ihtimal gerçekleşirse bir anda Suriye’de Irak, İran ve Türkiye’deki Kürtlerle birleşmeyi hedefleyen, her gün kavga ve sonunda büyük savaşlar çıkarmak için hazır olan, ABD ve İsrail’in korumasında maşalık yapabilen çok tehlikeli bir düşmana sahip oluruz.

    Syn. Bahçeli’nin açılım konuşmalarını, ısrarını ve Batı bloğu yerine Rusya ve Çin ile ittifak aruzunu bu çerçevede değerlendirmek lazım. 

    Esad’ın devrilişi, IŞID’in ortaya çıkışı, CIA bağlantılı Colani’nin motorsiklet üzerindeki savaşçılarıyla yarım asırlık Esad ailesinin rejimini sonlandırması tiyatrosu… Belki de hepsi İsrail’in kendi kanatları altında kuracağı ve dilediği gibi yöneteceği bir devletin kurulması içindi…

    Syn. Bahçeli’nin okumaları bu yöndeyken ve açıkça bunu ilan ederlen Syn. Erdoğan’ın ABD’ye yönelmesi ve stratejisini ABD ile ilişkilerin merkezde olacağı bir formatta şekillendirmeye çalışması aradaki görüş farklılığını anlamaya yeterli. Çok da tartışmaya gerek yok.

    Şimdi meseleyi birde diğer paydaşlar açısından ele alalım. Dibinde bir NATO ülkesini müsaade etmeyeceğini ilan edip AB-NATO planlarına karşı silaha davranıp yıllardır vuruşan Rusya asla yukarıda tasavvur ettiğimiz planın uygulanmasına izin veremez. 

    Çünkü böyle bir durumda Batı ve NATO’ya karşı kartların yeniden dağıtılmasına neden olacak büyük bir savunma zaafiyeti oluşur. 

    ABD-İsrail güdümünde bir Kürt devleti, Rusya’nın o coğrafyadaki Batı karşıtı tüm aktörlerle olan iletişimini ve nüfuzunu kaybetmesine neden olacağı gibi enerji ticaretiyle ayakta durduğundan hem kısa hem uzun vadede büyük bir ekonomik darbeyle karşı karşıya kalmasına neden olur. 

    Aynı şekilde böyle bir gelişme İran ve Türkiye’yi hızla savaşa sürükleyeceğinden güney sınırlarında ve bölgenin güç dengelerinde kendi aleyhine sarsıcı gelişmeler ardı ardına sıralanır.

    Tüm bunlar olurken tabi ki Çin de “bir kuşak bir yol” projesinden tutun da daha bir çok stratejik sebepten ötürü Rusya’yı ciddi şekilde desteklemek zorunda kalır ki bu da açıktan bir ittifak savaşının başlamasına kadar uzun soluklu, kötü bir maceranın tetikleyicisi olur. 

    Hasılı böyle bir durumda Suriye bundan önceki dönemleri mumla aratacak bir istikrarsızlık kaynağı ve terör coğrafyasına dönüşür. Bu çerçevede Türkiye ya İsrail-ABD ile ya da Çin-Rusya ile başını belaya sokmaktan kaçınamayacak gibi duruyor.

    Açıkçası ben ABD-İsrail hattından ziyade Çin-Rusya hattından çekiniyorum. 

    İlki için bu mesele yeni bir küresel vizyon dizaynın içine saklanmış hastalıklı kafaların psikozlarıyla türemiş halüsinasyonların yansımasıyken yükselen Asya için yani ikinci taraf için ölüm-kalım hatta tarihin seyrini değiştirecek bir kader savaşı…

    Kaçınılmaz bir çatışmaya sürüklendiğimiz şu günlerde taraf seçme hususunda içerde büyük kırılmalar bekliyorum. Kırılmaların ekonomik yansımaları da bir o kadar gürültülü ve can yakıcı olacak gibi duruyor.

    Sonuç olarak PYD ile HTŞ arasında başlayan çatışmalar ve PYD’nin tehditleri Suriye’de tehlike çanlarının duyulur seviyede çaldığının en kesin kanıtı olarak karşımızda.

    Hazırlanmak ve her şeye hazır olmak lazım…

  • Kafalar Biraz Karışık

    https://www.elipshaber.com/kafalar-biraz-karisik

    18.09.2025

    Geçen haftaki 250 puanlık indirim ve metin herkesin kafasını az da olsa karıştırdı. İndirim 50 puan da olsaydı 300 puan da olsaydı bir kaç kelimelik düzeltme ile her indirime uyacak formda hazırlanmış bir PKK metni gördük.

    Netice itibariyle de 250 puanlık indirimle %40,5’e gelmiş olduk. 

    Benim tahminim, ağustos ayı öncü verilerini incelediğim günden beri 200 puandı. 

    İndirim tahminimi sebebleriyle açıkladığım geçen haftaki yazımda ayrıca diğer tüm ihtimalleri ve vereceği mesajları da özetle şu şekilde değerlendirmiştim:

    “Ağustos verisi, rakamlar üzerinden çalışanların beklediği üzere %2 civarı geldi. Yani 300 ve üzericilerin pek şansı kalmadı. O günden beri ifade ettiğim üzere 200 puan çok daha makul bir yere oturdu. 

    Aslına bakarsanız hiç yapılmasa sırf şu yukarıda yazdıklarımdan ötürü haklı olunur fakat piyasa şu an bu indirim beklentisine adeta ölüm kalım gibi bakıyor. 

    100 puan yapılıp geçilse desek bu beklentiyi o da karşılamıyor.

    Bunlarla beraber CHP davası öncesi piyasayı ve toplumu bir nebze olsun rahatlatmak, tepkileri azaltmak için FED’in indirim hamleleri de hesaba katılıp 250 puanlık bir karar alınır mı, bilemem; ama alınırsa şaşırmam.”

    Sonuçta 250 puanlık indirim oldu ve TCMB’den siyasete patırtı çıkarmadan makul bir destek geldi. Şaşırmadım. Metindeki çelişkileri görünce de düşüncelerimden emin  oldum.

    FED 25 puan indirimle başladı. Yıl içinde 2 indirim daha belleniyor. Bu çerçevede TCMB makul davranacaksa son iki toplantıda toplam 150 puanlıktan fazla bir indirim yapmamalı. 

    Aksi halde 2026 daha ilk aylardan itibaren çok zor geçmeye başlar. 150 puanı aşacak olurlarsa yani toplamda 200 ve üzeri puanlık indirime giderlerse tehlikeli olabilir.

    Hasılı, TCMB ara enflasyon hedeflemesiyle çalışma iddiasında samimi kalırsa sağlam gitmek için son iki toplantıdan biri 150 puanlık bir indirimle diğeri ise pas geçmeyle sonuçlanmalı.

    Çok olumlu kürsel ya da bölgesel gelişmeler olmadıkça bu rakamların üzerinde indirim denemeleri tamamen zararımıza olur gibi gözüktüğünden Hazine’nin TMCB’deki hesabında biriken 1.2 trilyon TL ve 11 milyar dolardan fazla dövizi seçim hazırlığı olarak kabul ederim.

    Elbette tüm bu yorumlarım bugünden bakılınca görünen manzara. İlk faiz kararına kadar kim bilir, neler olur…

    Ulusal ve küresel gelişmeler öyle hızlı gerçekleşiyor ki bir ayımız adeta bir yıla dönmüş durumda…

    Takip etmeye devam edeceğiz

  • https://www.elipshaber.com/koprusunu-satan-bilge

    11.09.2025

    Köprülerin ve otoyolların satışına ilişkin haberlerin yalanlanmamasına OVP çerçevesinde 185 milyar liralık özelleştirme hedefi duyurusu eklenince, bugünkü toplantıya ilişkin beklentilerim üzerinden durumu kaleme almak şart oldu.

    Daha yedinci ayda 1 trilyonluk açık veren (2025’de toplam 12 aylık açık 1,2 trilyondu) bütçemiz olunca şaşırmak mümkün değil. 

    Daha şimdiden imkanız hale gelmiş 2026 enflasyon hedefi de 9 ay kadar sonra yapılacak güncellemelerle unutulacak olmasına rağmen karşımızda kapı gibi dururken bu özelleştirme defterlerinin kurcalanması gayet normal.

    Üç yıldır aralıksız iki-üç haftada bir aynı şeyi yazıyorum. Kamu harcamaları durdurulmadan, tüm bakanlıklar bu işe odaklanıp her biri kendi sorumlulukları alanında fiyat artışlarının önüne geçmek için projeler oluşturmadan, her biri tasarruf kelimesini bir dakika bile aklından çıkarmayacak şekilde gündemine koymadan ve tabi tüm paydaşları organize edecek maliye bakanlığı bütçeyi bu planların üzerine inşaa edilecek bir master plana uygun şekilde bizzat kendisi yapıp yönetmeden bu enflasyonla mücadelesi romanı daha çok uzar…

    Hiç birini yapmadığımızdan ötürü zaten dünyanın en uzun programlarından birinin içinde debelenip duruyoruz. Rakamlar var ama plan yok. 

    Her hafta yeni bir vergilendirme haberiyle gündemimiz renklense de ilerleme kaydedemiyoruz. Çünkü harcamaların dışında kalan enstrümanlarla mücadelede başarılı olmaya çalışıyoruz. Tek kelimeyle imkansız.

    %19’a yükselttiği faiz oranı sonrası “faiz lobilerine hizmet ediyor” beddualanan Syn. Ağbal’dan sonra indirme operayonlarıyla öyle bir cenderenin içine düştük ki tekrar yükseltmeye başladığımızdan bu yana 3 trilyon faiz ödedik. Ülkenin kaynakları heba oldu. Üstelik daha parçaladığımız %19 basamağına dünyalar kadar uzaktayız…

    Hem halk yoruldu hem yönetim. Seçime kadar gemiyi yüzdürmekten başka bir samimi niyetlerinin olduğuna inanmıyorum.

    Yine de dostlar alışverişde görmeli.

    25 Ağustosta aylık öncü verilen iyi olmadığını, %1,8 ile %2 civarı bir aylık enflasyon gelebileceğini, bunun da bazıları tarafından açıktan ve yüksek sesle dillendirilen 300-350 puanlık indirimlerin önünü tıkayacağını ve ısrarla enflasyon hedeflemesi meselesi üzerinde konuşan merkez bankası yetkililerinin elini kolunu bağlayacağını yazmıştım. 

    Ağustos verisi rakamlar üzerinden çalışanların beklediği üzere %2 civarı geldi. Yani 300 ve üzericilerin pek şansı kalmadı. O günden beri ifade ettiğim üzere 200 puan çok daha makul bir yere oturdu. Aslına bakarsanız hiç yapılmasa sırf şu yukarıda yazdıklarımdan ötürü haklı olunur fakat piyasa şu an bu indirim beklentisine adeta ölüm kalım gibi bakıyor. Bu da siyasetin de merkez bankasının da işini zorlaştırıyor. 100 puan yapılıp geçilse desek bu beklentiyi o da karşılamıyor. Sadece bu yıl 75 bin esnaf kepenk kapattı.  Sanayi ise son iki yılda 200 binden fazla istihdam kaybetti. Ayakkabıcısı, tekstilcisi, turizmcisi derken her sektör yöneticisinden çalışanını bakışlarını kısmış şekilde indirim bekliyor.

    İşler böyle olunca en makul zemin 200 baz puanlık zeminde gibi görülüyor. Bu zeminde yol alınacaksa bir sonraki toplantıda da 200 geldikten sonra artık bekleme dönemi başlar ki enflasyon hedeflemesi programı devam edecekse en makul yol haritası da bu zaten.

    Bunlarla beraber “CHP davası öncesi piyasaya ve topluma bir sus payı olsun diye 250 hatta belki 300 puan için siyaset talepte bulunur mu?” diye bir düşünsek Ağbal sonrası dönemde o kadar acayip kararlarla karşılaştık ki, artık “olmaz öyle saçma şey” bile diyemiyorum.

    Başka bir acayipliğe daha alıştık. 

    20 seneden fazladır partisi, makamı, derecesi, görevi her ne olursa olsun herhangi bir siyasetçinin en basit bir konuda dahi olsa “hata yaptım” dediğini görmemeye alıştık mesela.

    Türkiye’nin refah seviyesinin en yüksek olduğu dönemde ekonominin başında olan isim geçen gün yazımıza girizgah olan meseleyle yani özelleştirmelerle alakalı samimi bir özeleştiri yaptı.

    Vatandaş çok uzun süredir böyle bir durumla karşılaşmamış olduğundan önce şaşırdı. Sonra trollerin görünüşte büyük hakikatte klavye sahtekarlığına dayalı olduğundan saman alevi formundaki eleştirilerinden gündemde tutuldu. 

    Bu tip meselelerde gerçekten sıradan bir vatandaşa ait olduğuna inandığım yani moda tabirle “yumurta hesap” olmadığına inandığım hesapların yorumlarına çok dikkat ederim. 

    Ne yazık ki, bu ve bu tip meselelerde yorum yapan vatandaşlar için siyaset adeta bir takım tutma hatta holiganca bağlı olma seviyesine düşmüş.

    İçlerinden biri bile her gün bize “ha düştü, ha düşüyor” diye anlatılan enflasyon hikayeleri doğruysa, “ekonomi uçacak, dünya bizi kıskanıyor” iddiaları gerçekse biz bu köprüleri ve otoyolları niye satıyoruz, diye düşünmüyor…

    Türkiye’nin refah seviyesinin en yüksek olduğu dönemin ekonomi patronuna, yani bugün o trollerin savunduğunu iddia ettikleri oluşumun tüm Türkiye’den ve dünyadan takdir topladığı dönemdeki versiyonunun kurucularından birine; insanlara türlü iftiraları atmak, kamuoyu oluşturmak ve gerektiğinde insanımızı manipüle etmek için para alan üç beş adı sanı dahi belli olmayan tel maşadan cesaret alıp hiç anlamadıkları ekonomi meselesi üzerinden ahkam kesiyorlar.

    Halbuki dünyanın tüm demokratik ve (Amerika gibi medeniyetsiz gelişmiş bir ülkeyi istisna tutuyorum) gelişmiş ülkelerinde bu tip örnekleri çokça var olduğundan kimse bunlara şaşırmıyor. Aksine vatandaş ve gazeteciler yöneticileri sıkıştırıyor. İnsani bir şekilde kimseyi aptal yerine koymaya yeltenmeden iyi niyetlerinin ve faydalı amaçlarının çerçevesinde yaptıkları bazı icraatlar hakkında halka açıklama yapıyorlar ve gerektiğinde özeleştiriden kaçınmıyorlar. Yani seçilmişler Tanrı rolüne soyunmadan seçenlerin karşısında asla yanılmayan, asla yanlış yapmayan, asla adaletten sapmayan komik bir tiyatro sergilemeye yeltenmeden sıradan insanlar olarak çıkabiliyorlar. 

    Hepsi değil tabi, sadece gelişmiş ve demokrat bir ülkede olmak yetmiyor. Bu ülkelerde de Tanrı rolü oynamak isteyen çok var. Fakat kolay kolay alanlarını genişletemiyorlar. Geçmiş kötü tecrübelerden ders çıkarmış insanlar.

    Biz mesele demokrasi ve kurumlarını içselleştirme, çoğulculuğu anlama ve kavrama hususunda ne yazık ki bazen siyasetçileri bazen darbeci askerleri yüzünden geri kaldık. Ülke uzun yıllar ya ekonomik krizlerle boğuştuğundan ya da düşman ülkelerin desteklediği darbeler yüzünden hep geri kaldı. Demokrat olmaya zaman bulamadık. Zaman isteyen, zihinsel manada bir yanı evrimsel olan bir sürece ihtiyaç var.

    Yine de böyle bir dönemde ve coğrafyada demokrat tavrından asla vazgeçmeyen, istisnasız her rakibinden farklı olacak şekilde özeleştiri yapabilen, muhteşem bir kariyere sahip, tüm rakipleriyle kıyaslanacak şekilde“hangisi en güvenilir?” sorusuyla muhatap olunsa açık ara adı birinci sırada yazacak olan başarılı bir devlet adamına artık daha farklı bir gözle bakmanın, ülkenin ilerleyen süreçte kendisinin tecrübelerine ihtiyacı olabileceğini düşünmenin, en az özeleştirisi kadar Türkiye’nin ihtiyacı olan ekonomik programı da kendisinden can kulağı ile dinlemenin ve gerçekten bu ülkede neler olduğunu anlamanın yani özetle holiganlıktan, taraftarlıktan kurtulup bunun bir oyun değil memleket meselesi olduğunu anlamanın zamanı geldi diye düşünüyorum…

    Kapanışı köprüler ve otoyollarla ilgili bir hatırlatmayla gerçekleştirelim.

    2012 bunlara Koç ve Ülker ortak talip olmuştu. 5.8 milyar dolarla ihale sonuçlanmıştı. “7 milyar dolardan aşağıya verilmez” denilip izin verilmemişti.

    Bakalım kaça gidecekler. “Köprüsünü Satan Bilge” operasyonu kaç milyar dolarla kapanacak, göreceğiz.

    Özelleştirme gelirleri için bir sonraki sene 185 milyar TL denilmiş ya hani. Bu rakam 5 milyar dolar bile etmiyor.

    Unutmuşuzdur. Bir hatırlatayım dedim…

  • 08.09.2025

    Tüm dünyayı ayağa kaldıran benzersiz vahşette bir soykırımla karşı karşıya olduğumuz dönemde İslam Alemi’nin tarihsel liderliğine, miras sahibi ülke olması nedeniyle her daim aday olan Türkiye kendinden beklenenin yüzde birini bile yapamadı.

    Aynı şekilde bırakın din kardeşi olduğumuzu, sırf insan oldukları için bile üzüntüden deli olmamız gereken Filistinliler vatandaşlarımızın gündeminde ilk üçe bile giremedi. Ekonomik kriz ve siyaset hepimizin gözünü ve gönlünü kör etti.

    Mehmet Akif Ersoy meğer o şiiri bize yazmış.

    “Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile… 

    Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile! 

    Kaç hakîkî müslüman gördümse, hep makberdedir; 

    Müslümanlık, bilmem amma, gâlibâ göklerdedir!”

    Dini, dili, ırkı, mezhebi, partisi farketmez Allah bir  kelime söyleyerek bile olsa bu vahşete karşı duranlardan sonsuz razı olsun, diyelim ve artık perdenin arkasına başımıza uzatalım.

    Dünyada ve dolayısıyla Türkiye’de medyanın her türlüsü aracılığı ile ister istemez gözümüze sokulanın haricinde gerçekten ne olduğunu anlamak için aylar önce çok sayıda stratejist/ekonomistin arasından seçerek takip listeme kaydettiğim isimler azala azala en sonunda üç kişininkine kadar indi. 

    Elbette çok sayıda uzmanın yorumundan yararlanarak meseleleri okumaya çalışıyorum. Fakat üç ismin yeri çok ayrı. Bunlardan biri olan Erkan Öz’ün dillendirdiği Taşçılar-Kağıtçılar Tezi gerçekten ilgi çekici. Bir çok ülkede bu tezi dillendirenler olmakla beraber Türkiye’de anlatıcısının kendisi olması ve olayların Türkiye’ye yansımalarını söz konusu tez üzerinden başarıyla okuması  Erkan Bey’i özel biri haline getiriyor.

    Özetle anlatmaya çalışacağım bu tez, dünyanın en büyük yatırım bankalarının sahibi olmak suretiyle dünyanın bütün ülkelerinin borsalarında hisse senetleri işlem gören istisnasız tüm firmalarla doğrudan ya da dolaylı olarak hem ortaklık kuran hem de finans sağlayan bir elit grubun, en nihayetinde iki ailenin liderliği ve kontrolü altında olduğunu halka açık ortaklık payları üzerinden ispatlayıp bu iki ailenin de her ne kadar her işte, her sektörde, her firmada ortak olasalar da aralarındaki mücadelenin son birkaç yıl içinde kavgaya dönüştüğünü anlatıyor. Kavganın nedeni bundan sonraki hayatta insanlığın ne yöne, yani hangi ailenin istediği yöne gitmesi hususundaki anlaşmazlık. 

    Kim kazanırsa ötekini yutmayı başaracak olduğundan bu kavga, modern bankacılık sisteminin doğduğu günden bugüne yaşanacak en büyük kavga. Yani son üç asırdır eşi görülmemiş bir fenomenle karşılaşmak üzeriyiz.

    Teze göre ülkemiz de dahil dünyada yaşanan her gelişme bu kavgayla ilintili. Tüm dünya ekonomilerini ve dolayısıyla siyasetini esir almış durumdaki bu iki aile bir birini yutmak için asırlardır gün sayıyor. Asırlardır biri diğerini geçemesin diye her işte ortaklık ediyorlar. Akıl almaz derecede vahşi bir rekabet söz konusu. O rekabetten çıkan küçük kıvılcımlar bazen şiddetine göre bölgesel bir çatışmaya, bazen darbelere, bazen iç savaşlara ve bazense ne yazık ki katliamlara, savaşlara hatta alevlendiklerinde dünya savaşına neden oluyor.

    Son yıllarda sayıları ve şiddetleri artan kıvılcımlar tüm dünyayı yangın yerine çevirmek üzere…

    Bu tüm dünyanın finansal kuruluşlarının, küresel markaların, dünyayı yöneten silah ve teknoloji şirketlerinin, medya ordularının ortadan ikiye bölünmesi demek.

    Elbette o kadarına izin verilmeden birinden biri çok ağır yara alıp yok olma ihtimaliyle karşılaşınca pes edip bir gün intikamını almaya hayaliyle belirsiz bir süre çerçevesinde diğerinin kontrolüne girecek. Ama üstünlük mücadelesinin zirve yaptığı noktada sıçrayan yakıcı kıvılcımların nelere sebep olabileceği düşünüldüğünde zihinler durma noktasına geliyor.

    Erkan Öz yayınlarında Taşçıları, dünyayı elle tutulabilen varlıklarla, yani petrol gibi enerji kaynaklarıyla, sanayiye ürünleriyle, madenlere vb. dünyayı yönetmeye çalışanlar olarak tanımlarken, Kağıtçılarıysa finansal türev ürünlerle, merkez bankalarıyla, borsalarla, sanal teknoloji inovasyonlarıyla, elle tutulamayan hayali varlıkların menkul kıymetleştirilmesiyle işi yapmaya çalışanlar olarak resmediyor.

    Tüm dünyadaki kargaşayı bir kutuya sığdırmaya çalışsak tam da tezin sahip olduğu ölçülere ihtiyacımızın olması onu son derece kıymetli hale getiriyor.

    Hele ki Türkiye ve komşularının içeride ve dışarıda başına gelenler düşünüldüğünde “ancak bu kadar olur” dememek elde değil.

    İki kötünün savaşının ortasında yapmamız gereken tek şey var: Kazanacağından emin olduğumuz tarafta olmak. 

    1. Dünya Savaşı’nda Almanya’yı tercih ettiğimiz ve sonuçta felakat bir yenilgi yaşadığımız için o dönemin aktörlerini eleştirenler çoktur. Tercih hakkımız olduğuna inananların sesinin yüksek çıkması sizi yanıltmasın. Yoktu. Almanlarla ittifaka mecburduk. 

    İkinci savaşta böyle bir tercih yapmak zorunda kalmamamız, daha doğrusu müthiş bir sabırla direnmemiz Türkiye’nin büyük başarısıydı.

    Şartlar yine bizi ilk savaştaki gibi tercih yapmaya zorunlasa da pozisyonumuzun tek olumlu tarafı az da olsa seçme hakkımızın var olması.

    Tezin takvimine göre tüm dünya ülkelerinin ve dolayısıyla Türkiye’nin tarafını seçmek için maksimum 12 ayı var. 

    “Bu iki grubu birbirinden ayıran en bariz çizgi nedir?” derseniz, biri ulus devletli günümüz dünyasını teknolojinin imkan verdiği ölçüde modernize edip yola devam etmek isterken diğeri ise din, dil, ırk, cinsiyet gibi insanlığı kategorize eden meseleleri bir kenara bırakmayı, bunları kültürel zenginlikten öteye geçirmemeyi, dünya vatandaşlığı şemsiyesi altında yaşamayı ve günümüz dünyasının değerlerinin yerine silbaştan yenilerini oluşturmayı teklif ediyor.

    Taraflar Çin ya da ABD arkasında saf tutuyor gözükseler de izlediğimiz mücadele aslında ABD-İngiltere arasında yaşanıyor. Devletlerin değil bu devletlerde yerleşik en güçlü sermaye tröstlerinin savaşı. Teoriye göre işaret edersek iki ailenin savaşı.  

    Gelelim en bariz ortak noktalarına…. İkisinin de sonunun farklı konseptlerde bile olsa net bir şekilde günümüzde yaşanandan daha ağır bir modern kölelik olması!

    “Yok mu bu işin bir kaçarı? diye düşünenlere cevap: Elbette var.

    Zaten bu yazımı da bu ihtimalin önemini ifade etmek kaleme aldım. Doğru tercihi bu soru üzerinden yapmamız lazım. Tekrarı yok.

    Selamlar…

    (Not: Takip listemdeki diğer iki ismin tezlerini de en kısa zamanda kaleme almayı planlıyorum.)

  • Gündemi çok dolu bir hafta oldu. Agro Tv ve Tv5 yayınlarında paylaştığım görüşlerim…

    18.08.2025

  • https://www.elipshaber.com/cig-gibi-buyuyen-barinma-krizi

    14.08.2025

    2025 yılının ikinci çeyreğinde konut fiyat endekslerine baktığımızda dünya genelinde çok çarpıcı bir tabloyla karşılaşıyoruz. 2015 yılı 100 baz alınarak oluşturulan bu endeks, bazı ülkelerde görece dengeli bir artışı gösterirken, bazı ülkelerde ise neredeyse fırlamış seviyelere ulaşmış durumda. Listenin başında yer alan Türkiye, diğer tüm ülkelerden açık ara önde. Türkiye’nin endeks değeri, ikinci sıradaki ülkenin neredeyse on katı, OECD ortalamasının ise katbekat üzerinde. Bu, yalnızca konut fiyatlarının nominal olarak artışı değil, reel bazda da ciddi bir değerleme anlamına geliyor. Avrupa ülkelerinin çoğunda 2015’ten bu yana fiyatlar yüzde 50 ila 150 arasında artarken, Türkiye’de bu oran 14–15 kat seviyelerine ulaşmış durumda. İkinci sırada yer alan Litvanya’nın bile artış oranı Türkiye’nin yanında sönük kalıyor. Bu dramatik fark, sadece piyasa dinamikleriyle değil, makroekonomik dengeler, para politikası, arz-talep uyumsuzluğu ve beklentiler gibi faktörlerle açıklanabilir.

    Konut fiyat endekslerinde yüksek artışın nedenleri arasında ilk sırada enflasyonist baskılar yer alıyor. Türkiye’de 2021 sonrası dönemde enflasyonun hızla çift hanelere yerleşmesi, para politikasının uzun süre gevşek tutulması ve nominal faiz oranlarının negatif reel seviyelere inmesi, gayrimenkulü bir “değer koruma aracı” haline getirdi. Bankada tutulan paranın hızla erimesi, yatırımcıyı ve tasarruf sahibini taşınmaza yönlendirdi. Bu durum, talep tarafında ciddi bir patlama yarattı. Talep patlamasının üzerine konut arzının yetersiz kalması eklendiğinde, fiyatların hızla yükselmesi kaçınılmaz oldu. Özellikle büyük şehirlerde arsa üretiminin sınırlı olması, imar kısıtlamaları ve inşaat maliyetlerindeki sert artış, arzın talebi karşılayamamasına neden oldu. İnşaat sektöründe çimento, demir, cam gibi temel girdilerdeki maliyet artışları yüzde yüzleri aşarken, kur şoklarıyla birlikte ithal malzeme fiyatları da patladı. Bu maliyet enflasyonu, fiyatların yalnızca spekülatif talep değil, gerçek maliyet artışıyla da yukarı çekilmesine yol açtı.

    Uluslararası karşılaştırmalara baktığımızda, Avrupa ve OECD ülkelerinin çoğunda konut fiyatlarındaki artışın daha mutedil seyretmesinin önemli bir nedeni, enflasyonun görece düşük seyretmesi ve para politikalarının fiyat istikrarını önceleyen bir çerçevede yürütülmesi. Merkez bankalarının bağımsızlığı, faiz oranlarının enflasyon karşısında pozitif reel düzeylerde tutulması ve konut kredilerinde uygulanan sıkı kriterler, fiyatların kontrolden çıkmasını önledi. Buna ek olarak, bu ülkelerde sosyal konut projeleri, kira destekleri ve konut piyasasına yönelik regülasyonlar, spekülatif fiyat hareketlerinin önünde fren görevi gördü. Örneğin, Hollanda ve Almanya’da kira artış oranlarına yasal sınırlamalar getirilmiş, yatırım amaçlı konut alımlarına ek vergiler konmuş durumda. Türkiye’de ise aynı dönemde hem yatırım amaçlı konut alımlarına güçlü bir teşvik unsuru oluştu, hem de kira artışları üzerinde yapılan yasal sınırlamalar piyasanın doğal dengesini bozarak kiralık arzı daralttı.

    Türkiye özelinde bu tablonun oluşmasında politika tercihleri de belirleyici oldu. 2018’den itibaren ekonomide büyümeyi kredi genişlemesi üzerinden destekleme anlayışı, düşük faiz politikasıyla birleşince, konut sektörü adeta bir yatırım aracı haline geldi. Pandemi sonrası dönemde ise hem küresel arz zinciri sorunları hem de TL’deki sert değer kayıpları, maliyetleri tarihi seviyelere taşıdı. Buna rağmen düşük faizli kredi kampanyaları, özellikle kamu bankaları üzerinden verilen konut kredileri, fiyatların yukarıya taşınmasını hızlandırdı. Bir yandan yeni konut üretiminde maliyet baskısıyla yavaşlama yaşanırken, diğer yandan eldeki konutlar yatırım aracı olarak el değiştirmeye devam etti. Bu süreç, fiyat balonunu daha da şişirdi.

    Konut fiyatlarındaki bu sert yükselişin doğal bir sonucu, kira fiyatlarının da astronomik seviyelere ulaşması oldu. Ev sahibi, aldığı konutun değerindeki artışı kira gelirine yansıtmak isterken, kiracılar bu artışlara karşı korunmasız kaldı. 2022’den itibaren kira artışlarının yüzde 25 ile sınırlandırılması, kısa vadede kiracılar için bir koruma sağlasa da, uzun vadede ev sahiplerini kiralık konut arzından çekilmeye itti. Birçok ev sahibi konutunu satmayı ya da günlük/haftalık kiralamaya yönelmeyi tercih etti. Bu da piyasadaki kiralık konut sayısını düşürerek kira fiyatlarının daha da artmasına yol açtı. Sonuç olarak, hem konut satın alma hem de kiralama maliyeti geniş halk kesimleri için ulaşılmaz hale geldi. Dar gelirli ve orta sınıf, özellikle büyükşehirlerde konut erişiminden neredeyse tamamen koptu.

    Bu noktada yapılması gerekenlerin başında, para politikasında fiyat istikrarını önceleyen bir yaklaşımın kalıcı hale gelmesi geliyor. Negatif reel faiz politikası, kısa vadede büyümeyi destekler gibi görünse de, uzun vadede varlık fiyatlarında balon oluşturur ve gelir dağılımını bozar. Konut fiyat balonunun sönmesi için, enflasyonun tek haneye indirilmesi ve faizlerin enflasyonun üzerinde tutulması şart. Bu, yatırımcıların taşınmaza yönelme motivasyonunu azaltarak piyasanın normalleşmesine katkı sağlar. İkinci adım olarak, konut arzının artırılması gerekir. Bu yalnızca yeni inşaat projeleriyle değil, atıl durumdaki konutların piyasaya kazandırılmasıyla da mümkündür. Boş tutulan konutlara yönelik vergi düzenlemeleri, yatırım amaçlı alınan ikinci ve üçüncü konutlara ek vergi yükümlülükleri getirilebilir. Sosyal konut projelerinin hızlandırılması, özellikle dar gelirli kesimin konut erişimini kolaylaştırır.

    Kira piyasasında ise arzı artıracak düzenlemeler kritik. Uzun vadeli kira sözleşmelerine vergi teşviki verilmesi, kiralık konut yatırımını cazip hale getirebilir. Günlük ve haftalık kiralamaların belli bölgeler dışında sınırlandırılması, kiralık konut arzının turizm sektörüne kaymasını önler. Ayrıca, kira artışlarının enflasyona endekslenmesi ama aşırı dalgalanmaları önleyecek bir tavan oranı ile dengelenmesi, hem kiracıyı hem ev sahibini koruyabilir. Konut kredilerinde ise gerçekten ihtiyacı olana erişim sağlayacak sıkı bir filtre uygulanmalı, yatırım amaçlı alımların krediyle desteklenmesi engellenmelidir.

    Türkiye’nin geldiği nokta, yalnızca ekonomik politikaların değil, aynı zamanda toplumsal beklentilerin ve yatırım davranışlarının da bir yansımasıdır. Konutun barınma hakkı olmaktan çıkıp, bir servet biriktirme aracı haline gelmesi, piyasanın yapısını kökten değiştirdi. Bu algıyı kırmak, ancak uzun vadeli istikrarlı politikalar, şeffaf ve öngörülebilir düzenlemeler ve piyasanın arz-talep dengesi içinde işlemesiyle mümkün olacaktır. Aksi takdirde, konut fiyatlarında görülen bu aşırı artış, yalnızca ekonomik kriz dönemlerinin değil, kalıcı bir sosyal sorun olarak da karşımıza çıkmaya devam edecektir. Bugün atılacak adımlar, yarının barınma krizini önlemek için son fırsat olabilir.

    2015 yılında konut sahipliği oranı ülkemizde %60’lardayken bugün oran %55’in altına düşmüş durumda. 5 sene sonra oranın %50 altına düşme ihtimaline şimdiden kesin gözüyle bakılıyor.

    Harekete geçmek için çok geç kalındı. Bir an önce aksiyon alınması gerekiyor. Gidişat iyi değil!

  • 31.07.2025

    Roma İmparatorluğu’nun 3. yüzyılda karşılaştığı meşhur kriz, yalnızca siyasi ya da askeri değil, aynı zamanda mali ve parasal sistemin çöküşünü de temsil eden çok yönlü bir ekonomik felaket olarak tarih kitaplarında yerini almıştır.

    Bu döneme tarihçiler genellikle “Krizler Yüzyılı” veya “Üçüncü Yüzyıl Krizi” adını verirken, ekonomistler daha teknik bir ifadeyle bu dönemi “krize monetaria” yani “parasal kriz” olarak nitelendirmiştir.

    Çoğu tarihçi ve ekonomist krizin başladığı yıl olarak M.S. 235 kabul etmekteler. Çünkü bu tarih aynı zamanda İmparator Severus Alexander’ın öldürülmesiyle birlikte Roma’da imparatorların sürekli değiştiği ve tahtın askeri generaller arasında el değiştirdiği siyasi ve iktisadi açıdan onların karanlık döneminün başlangıcıdır.

    Siyasi istikrarsızlıkla birlikte, para sisteminde yaşanan çöküş, yalnızca Roma’nın iç pazarlarını değil, açtıkları yollarla kurdukları tüm Akdeniz ticaret ağını, vergi tahsilatını ve en nihayetinde halkın temel ihtiyaçlara erişimini de felce uğratmıştır.

    M.S. 235’ten itibaren başlayan ve yaklaşık 50 yıl süren bu güçlü ekonomik kriz, birkaç temel başlıkta derinleşmiştir.

    İmparatorların mali ihtiyaçlarını karşılamak adına devletin tağşiş, yani paradaki değerli metal oranı düşürmek suretiyle gerçekleştirdiği aşırı para basma faaliyeti krizin temelindeki meseledir. Bu yöntemle Denarius adı verilen gümüş sikkenin değeri dramatik biçimde düşürülmüştür.

    Severus Alexander döneminde bir denarius %50 oranında gümüş içerirken, Gallienus dönemine gelindiğinde bu oran %5’in altına düşmüştür. Arkeolojik ve numismatik bulgulara göre 3. yüzyılın ilk yarısında basılan sikke sayısı artarken, bunların içerdiği gerçek gümüş miktarı hızla azalmıştır.

    Örneğin, M.S. 240 civarında bir denarius yaklaşık %35 oranında gümüş içerirken, 260 yılına gelindiğinde bu oran %2,5–3 seviyelerine kadar inmiştir.

    Bu ciddi değer kaybı, paranın satın alma gücünü ortadan kaldırmış, halkın elindeki birikimleri değersizleştirmiştir. Devletin giderleri özellikle artan askeri harcamalar nedeniyle hızla büyürken, gelir tarafında ise bahsi geçen hırsızlıkla para basma yöntemi nedeniyle vergi tahsilatında sorunlar ortaya çıkmıştır.

    Para biriminin bozulması enflasyonu doğrudan tetiklemiştir. Ancak bu döneme dair modern anlamda yıllık enflasyon verisi bulunmamakla birlikte, bazı tarihsel kaynaklar ve fiyat listeleri yardımıyla göreli fiyat artışları tahmin edilebilmektedir. Antik dönemde Roma Mısır’ında Papirüs Belgeleri üzerine yapılan araştırmalar, 250–275 arasında bazı temel gıda ürünlerinin fiyatlarının 40 katına kadar arttığını göstermektedir. Örneğin, M.S. 240 yılında bir modius (yaklaşık 8.75 litre) buğday yaklaşık 10 denarius iken, 270 yılında bu fiyat 300 denarius seviyesine kadar çıkmıştır. Bu da %2900 civarında bir fiyat artışı anlamına gelir. Bu veriler, basit fiyat düzeyindeki yükselişin hiper-enflasyon düzeyine yaklaştığını ortaya koymaktadır. Ayrıca yine Mısır papirüsleri üzerinden ulaşılan bir başka veri, bir askerin yıllık maaşının bu dönemde sabit kaldığını, ancak barınma ve gıda giderlerinin 30 katına çıktığını göstermektedir. Bu da kamu çalışanlarının gelirlerinin satın alma gücü açısından eridiğini açıkça ortaya koymaktadır.

    Krizin parasal yönü kadar ticari etkileri de büyüktür. Roma İmparatorluğu’nun büyüklüğü düşünüldüğünde, para birimi yalnızca İtalya merkezli iç pazarlarda değil, bugünkü Fransa, Almanya, İngiltere, Türkiye, Mısır ve Ortadoğu topraklarında da kullanılmaktaydı. Denarius’un hızla değer kaybetmesi, bu geniş coğrafyada ortak ticaretin zayıflamasına neden olmuştur. Özellikle Anadolu ve Doğu Akdeniz liman kentlerinden gelen arkeolojik bulgular, bu dönemde ticari faaliyetlerin ciddi biçimde azaldığını ortaya koymaktadır. Antakya, Efes ve İskenderiye gibi büyük ticaret merkezlerinden çıkan amforaların ve gümüş sikke stoklarının hızla daraldığı, ticaretin mal değişimi (takas) esaslı sistemlere doğru evrildiği anlaşılmaktadır. Aynı dönemde doğrudan altın sikkeye dayalı yeni bir sistem oluşturma çabası dikkat çeker. İmparator Aurelianus (M.S. 270–275), para reformuna gitmiş ve yeni bir altın sikke olan aurelianianus’u tanıtmıştır. Ancak bu da kısa vadede güven tesis etmekte yetersiz kalmıştır. Çünkü temel sorun halkın artık devletin bastığı herhangi bir para birimine güven duymamasıdır.

    Krizin etkileri yalnızca ekonomiyle sınırlı kalmamış, toplumsal yapıyı da sarsmıştır. Birçok köylü, ağır vergi baskısı ve gıda fiyatlarının yükselmesi nedeniyle topraklarını terk ederek kentlere göç etmek zorunda kalmıştır. Ancak kentlerde de işsizlik ve açlık büyük bir sorun haline geldiğinden, kitlesel göçler büyük huzursuzluklara yol açmıştır. Köylü sınıfının çözülmesi, üretim kapasitesinin daralmasına neden olmuş, bu da yeniden fiyatları artırmıştır. Bir çeşit kısır döngü oluşmuş, vergi baskısı arttıkça üretici sınıf yok olmuş, üretici sınıf yok oldukça vergi tahsilatı çökmüştür. Bazı bölgelerde senatörler veya büyük toprak sahipleri kendi özel para birimlerini basmaya başlamış, bu da merkezi otoritenin sarsılmasına yol açmıştır. Devletin kontrol edemediği bölgelerde para yerine buğday, zeytinyağı veya şarap gibi malların doğrudan ödeme aracı olarak kullanıldığına dair kanıtlar mevcuttur.

    İmparatorluk genelinde artan huzursuzluklar yalnızca ekonomik nedenlere dayanmasa da, ekonomik yıkım bu huzursuzlukları derinleştirmiştir. M.S. 235–284 arası dönemde 26 farklı kişi imparatorluk tahtına çıkmış ve bunların çoğu askeri darbeler ya da suikastlarla görevden alınmıştır. Bu tür siyasal istikrarsızlıklar yalnızca elit sınıfı değil, sıradan halkı da doğrudan etkilemiş, krizin sürdürülebilirliğini daha da zorlaştırmıştır. İmparatorlar, askerlere sadakatlerini satın almak için sürekli maaş artışları ve özel ödemeler yapma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış, bu da zaten bozulmuş olan para sistemine daha fazla yük bindirmiştir. Bazı dönemlerde askerlerin maaşlarının %80’i doğrudan yeni basılmış değersiz sikkelerle ödenmiştir. Bu uygulama, hem piyasada para bolluğuna hem de psikolojik güven kaybına yol açmıştır.

    Üçüncü yüzyıldaki bu krizden çıkış için atılan ilk ciddi adım, Diocletianus’un (284–305) reformları olmuştur. Diocletianus, hem idari reformlara gitmiş hem de ekonomik yapıyı yeniden kurmak adına fiyat denetimi ve sabit kur sistemleri uygulamıştır. En ünlü girişimi M.S. 301 tarihli “Edict on Maximum Prices” yani “Maksimum Fiyatlar Fermanı”dır. Bu fermanla, 1000’den fazla mal ve hizmetin maksimum satış fiyatı belirlenmiş ve bu fiyatların üzerine çıkanlara ağır cezalar uygulanmıştır. Örneğin, bir çift ayakkabının en fazla 100 denarius’a satılabileceği, bir litrelik şarap için azami 8 denarius alınabileceği hükme bağlanmıştır. Ancak bu politika da başarısız olmuş, karaborsa artmış ve fiyatlar sabitlenmiş olmasına rağmen ürün bulunamaz hale gelmiştir. Bu durum, devlet müdahalesinin piyasaları daha da bozduğu klasik bir örnek olarak ekonomik tarih literatürüne geçmiştir.

    Bu krizin modern anlamda önemi, ilk defa bir büyük imparatorlukta enflasyonun sistematik ve yapısal bir sorun olarak ortaya çıkmasıdır. Roma örneğinde olduğu gibi, para arzındaki kontrolsüz artış, devlet bütçesinin askeri nedenlerle disiplinsizleşmesi, siyasi istikrarsızlık, üretici sınıfın vergiyle ezilmesi ve nihayetinde halkın paraya olan güvenini kaybetmesi; ekonomik yıkımın kaçınılmaz sonuçları olmuştur. Roma’nın kriz döneminde en çok kullanılan deyimlerden biri “fides publica” yani “kamusal güven” kavramıdır. Paranın, yalnızca metal değeriyle değil, devlete olan güvenle değer bulduğunun en eski örneklerinden biridir bu kriz. Ne var ki bu güven çöktüğünde, dünyanın en güçlü ordusuna, en büyük topraklarına ve en gelişmiş hukuk sistemine sahip bir imparatorluk bile ekonomik kaosun eşiğinde uzun yıllar boyunca ayakta kalmakta zorlanmıştır.

    Bu kriz, yalnızca antik çağlara ait tarihsel bir örnek değil, aynı zamanda bugün hâlâ geçerli olan temel bir dersin kaynağıdır: Paranın itibarı, devletin itibarıdır. Ve bu itibar bir kez kaybedildiğinde, yalnızca para değil, düzen de çöker. Roma’nın 3. yüzyıldaki ekonomik çöküşü, modern merkez bankacılığı, para politikası ve mali disiplin konularında çalışan her ekonomistin göz önünde tutması gereken tarihsel bir uyarıdır. Bugünün dijital para sistemlerinden hiper-enflasyon tehlikesiyle karşı karşıya olan gelişmekte olan ekonomilere kadar, Roma’nın çöküş hikâyesi tarihin tozlu sayfalarında değil, hâlâ yaşamakta olduğumuz ders kitaplarının tam ortasında yer alır.