Köşe’deki Ekonomi

“Ahlaki değerlerinin yozlaşması durumunda, varlık ve kaynak şartları ne olursa olsun, hiçbir toplum meşru yollarla iktisadi açıdan refaha ulaşamaz. Bunun sonucu olarak bir çoğu iktisadi esarete sürüklenip sömürülürken az bir kısmı da gaddarlıklarıyla, sürdürülebilir olmamakla beraber, acımasız birer sömürgeciye dönüşür.”

  • 05.07.2023

    Milat Gazetesi

    ‘Gott is tot’ yani ‘Tanrı öldü’…

    1882’de Alman filozof Nietzsche tarafından Aydınlanma dönemi sonrası ayakta kalması mümkün olmayan, her tarafından tahrif edilmiş, tanrı-insan formuna indirgenmiş, sömürü aracı edilmiş Hristiyanlık anlayışının mantıkla ilişkilendirilemeyen Tanrı’sının Sanayi Devrimi ile bambaşka bir fizik ve metafizik koridora giren insanlık tarafından geride bırakılmasını ve hatta ortadan kaldırılmasını anlatan bu söz aslında kapitalizmin en merkezi kodlarından birini oluşturmakta.

    4. yüzyılda Hristiyanlığın yaygınlaşıp her türlü tahrifatla Kilise tarafından Batı’nın tahakküm altına alınıp hemen hemen 15 asır sömürülmesinden sonra ortaya çıkan büyük devrimler çerçevesinde gelişen yeni bir dünyanın; bozulmuş, metalaşmış, soygun ve zulüm düzeninin en önemli aparatı haline gelmiş, Kilise tarafından uydurulmuş bir dinle beraber monoteist inancı terk edip bilimin peşinde metafiziğe meydan okuduğu ve insan olarak tüm var oluşa bakış açısını değiştirdiği bir dönemden bahsediyoruz.

    Aydınlanma ile birlikte kopan bu bağ insana yeniden varlığı ve varoluşunu sorgulatmış, ne ve nasıl sorularına yeni cevaplar aratmış olup Batı medeniyetini metafiziksel meseleler hakkında bizlerin aşina olmadığı düşünsel sınırlara getirip bırakmış, netice itibariyle de dünyaya, maddeye ve metafiziğe bambaşka gözlerle bakan yeni bir medeniyetin oluşmasına neden olmuştur.

    Bu yolculuk içerisinde bulunan nesillerde oluşturduğu birikimle ekonomiye yönelik birçok ön kabul oluşturmuş, kaynakların sınırlı ihtiyaçların ise sınırsız olduğu paradigması çerçevesinde ekonomik meselelerin okunmasını şart koşmuş ve iktisadi düşüncesindeki tüm ilerlemesini bu temel üzerine kurmuştur.

    İşte bu maddi ve manevi yönlerinde binlerce fırtınaya ev sahipliği yapan yolculuktan uzak olan bizim medeniyetimiz oluşan bu yeni paradigmanın maddeye ve insana gelişen yeni bakışın acımasız faaliyetleri kapsamında Batı’nın ciddi saldırılarına maruz kalmış, kendi içindeki maddi ve manevi tembellikler sebebi ile güçsüz düşüp istismar edilmiştir.

    Kurtuluşu düşmanın tecrübelerinden faydalanmak yerine bizzat onun tecrübelerinde aramaya çalışılması ile tamamen zihinsel bir esarete sürüklenilmesi ise yapılmış en kötü hata olarak tarihsel yolculuğumuza kayıt düşülmüştür.

    Ne yazık ki son iki asırlık ekonomi tarihimiz bu en kötü hatanın karnesi olarak karşımızda duruyor.

    Bizim kendi medeniyetimize, kendi gök kubbemize, kendi değerlerimize ve aynı zamanda kendi problemlerimize, kendi çatışmalarımıza dahi uygun bir varoluş kavraması sürecine yeniden dönmemiz, her şeyi en baştan tartışmamız, varlığımız ve metafiziksel meselelerimizi yeniden ele alıp “Ölen sizin putlaşmış Tanrılarınız, bizim Rabbimiz ezeli ve ebedidir” dememiz, bu perspektifte her şeyi en baştan yerli yerine oturtmamız, var oluş nedenimizi bu değerler üzerinden özümsememiz ve maddi manevi hayatımızı en baştan bu kodlara uygun olarak düzenlememiz lazım.

    Böyle bir yolculuk sonrası hayatımızın maddeye bakan tarafında alacağımız kararlar ve göstereceğimiz dirayet milletçe ekonomik problemlerimizi aşmada son derece etkili olacak, “ihtiyaçların değil ihtirasların sınırsız olduğunu” merkeze koyduğumuz bir anlayışla iktisadi faaliyetlerimizi gerçekleştirdiğimizde nelerin ne denli değişeceği tüm dünyaya örnek gösterilecektir.

    Önce oyunun kurallarını zihnimizde değiştirmemiz lazım ki sonuçlar değişsin. Bunun için de her şeyden evvel Kuran’ı Kerim’de defalarca emir ve teşvik edildiği üzere “düşünmemiz” lazım…

  • 28.06.2023

    Milat Gazetesi

    Bir ülkede imalat ve dolayısıyla ihracat arttığında oluşan refahtan işçilere düşen pay seneler içinde hızla artar ve bir süre sonra işçilik ücretlerindeki bu artış işçiliği daha ucuza mal edebilecek diğer ülkeler lehine ciddi bir fırsat oluşturur.

    Ortaya çıkan bu sonuç çoğu zaman yüksek teknoloji geliştirmeyen ve buradan da gelişmiş ülke olmadığını anladığımız bu ülke için yıkıcı olur. Bir şekilde sübvanse edilmesi gereken iki ülke arasındaki işçilik maliyetlerinden doğan negatif fark, üretimi yapan ülkenin başına bela olur. Finansından, maliyesine, siyasetinden dış politikasın her şey olumsuz etkilenir.

    Böyle bir cendereden kurtulmanın tek yolu ise katma değerli ürün üretmekten geçer.

    Eğer katma değerli ürün üretirseniz maliyet ve kâr payı arasındaki müthiş farktan ötürü işçilik ücretleri asla başınıza bela olmaz. Gelişmemiş ülkelerin özellikle gelişmiş ülkeler için ürettiği ürünlerin kar marjları katma değerli ürünler açısından son derece düşük olduğundan fiyatlardaki en ufak değişiklik alternatif üretim ülkeleri aranmasına neden olurken katma değerli ürünler için bu denklem çalışmamaktadır. Yani 1 dolara imal edilip 2 dolara satılan basit bir contayı 2,2 dolara satmak istediğinizde yurtdışından ithal edenler hemen sizin yerinize aynı hatta belki daha yüksek kalitede bir contayı refah seviyesi daha düşük yani daha ucuza çalışan işçilerin olduğu bir ülkeden ithal etmek istediklerinde ciddi problemler ortaya çıkar. İşçiliğin rekabet fiyatlarını uygun kalması için türlü finansal ve mali programlar devreye girer ve sonunda bu rekabeti daha az gelişmiş ülke muhakkak kazanır. Bu defa da yatırımlar o ülkeye kaymaya başlar. Ta ki o ülke işçi fiyatları artıp fiyatta rekabet edemez hale gelinceye kadar.

    Tüm bunların sebebi çok açıktır. Orta-yüksek ya da yüksek teknolojili katma değerli ürünler üretmiyorsanız veya tekstil gibi hammadde, teçhizat ve işçilik açısından son derece basit üretime konu mallarda ürettiğinizi 10 kat belki 100 kat pahalıya satacak katma değerli markalarınız yoksa en önemli girdilerden biri olan işçilik maliyetleri sebebiyle her zaman sizden daha ucuza üretecek gelişmemiş ülkeler sahneye çıkmak için hazır olduğundan rekabeti kaybedersiniz.

    Peki, ne yapmalı?

    Katma değerli ürün üretmeli…

    İster teknoloji faktörü ile ister ürünü farklılaştırarak marka haline getirmek suretiyle!

    Tüm bunlar için ise bize lazım olan şey emek-yoğun işgücü yerine akıl-yoğun gücüne geçiş. Bu geçişin yolu da eğitimden geçiyor.

    Üniversitelerimizle iş dünyasının birlik olup bu devrimi hızla gerçekleştirmesi gerekiyor. Hızla diyorum çünkü teknoloji dünyayı baş döndürücü bir şekilde değiştiriyor. Her geçen gün aleyhimize işliyor.

    Gerek eğitimli genç insan kaynağımızdan gerek sanayi, hizmet, turizm, tarım tecrübemizden kaynaklı olarak çok ciddi bir potansiyelimiz var. Fakat ne yazık ki sektörlerdeki oyuncuların çoğu yeni dünyaya uygun bir yenilemeyi kendi zihinlerinde yapamadılar. Bunda teknoloji sebebiyle zamanın izafiyet teorisi çerçevesinde çok hızlı akıp aralarında 10 yaş dahi fark olan kuşaklar arasında müthiş bir zihinsel uçurum oluşturmasının etkisi çok büyük. Bugün sektörlerin itici gücü haline gelmiş firmaların birçoğunda ne yazık ki yeni dünyayı anlamayan isimler kaptanlık yapıyor.

    Daha da kötüsü bankacılık sistemi aracılığı ile kaynakların nasıl kullanılıp, stratejik sektörlerde nasıl marjinal faydanın en üst seviyede tutulacağı, yeni oyuncuların nasıl sahneye sürüleceği, zihnen geri kalmış sektörlerin nasıl güncelleneceğine yönelik kamu otoritesi doğru planları yapamıyor. Yani kaynakların maksimum seviyede fayda oluşturması için yol haritası oluşturulamadığı gibi yekün rakamların büyüklüğü üzerinden tahsisatın inceliklerine bakılmaksızın uygulanan politikaların başarılı olabileceği düşünülüyor. Israrla bu tip denemelere devam edildikçe de her defasından kaynakların önemli bir bölümü bu kaynaklara ihtiyacı olmayanlara gitti gibi kalan bölümlerinin de performans ölçüleri doğru şekilde yapılmadan bir başka programa geçiliyor.

    Özetle, acil olarak yüksek ve orta-yüksek teknoloji üretimi için ve diğer ürünlerdeyse markalaşarak katma değerli ürün üretimi için kapsamlı bir programa ve devrimsel denecek derecede güçlü hamlelere ihtiyacımız var. Bu çerçeve de yapılacak çalışmalar da iş dünyası ve üniversitelerin kamunun en yakın partnerleri olması gerekiyor. Kamu da özellikle bu süreçte kaynakları dağıtırken maksimum fayda oluşturması için rakamların büyüklüğüne güvenmeyi bırakıp ciddi denetim ve raporlamalarla süreci takip etmeli, hesap sormalı; bu seleksiyona uygun şekilde faaliyet gösterip destek olanları gerektiğinde mükafatlandırmalı, ayak sürçen ya da kaynakları kötüye kullananları ise en ağır şekilde cezalandırmalı.

  • 06.09.2023

    Milat Gazetesi


    Efendimiz’in (sav) hayatta olduğu dönemde ilk Müslümanlar sosyal, siyasal, askeri ve ekonomik meseleler ve daha niceleri hakkında her hususu kendisine soruyor ya da onun tutum ve davranışları üzerinden alınacak aksiyonları öğreniyorlardı. Peygamberlik sürecinde kendisine sorulan bir çok mesele hakkında ya da ortaya çıkmış yeni durumlar hakkında indirilen ayetler Müslümanlar açısından inşaa ettikleri medeniyetin davranışsal ve hukuki kodlarını oluşturmaktaydı. 

    Efendimiz’den (sav) sonraki dönemde, yani raşid halifeler döneminde ise günün şart ve gerekliliklerine göre özellikle Hz. Ömer’in (ra) halifeliğinde bazı uygulama farklarına gidilmekle beraber büyüyen ve devletleşen İslam ümmetinin tüm yeni meselelerine Kuran ve sünnet ışığında cevap aranmış, alınan kararlar da sonraki nesiller için yol gösterici kayıtlar haline gelmiştir.

    İtikadi ve siyasi ayrışmalardan sonra geriye kalan ana kütle o günlerden itibaren kemikleşmiş ve bugünün Sünni dünyasını oluşturmuştur.

    Daha sonraki dönemlerdeyse İslam devletinin sınırlarının büyümesi ile beraber çok sayıda farklı toplumla ilerletilen münasebetler yepyeni soruları ve problemleri gündeme getirmiş bunlara çözüm bulma hususunda İslam alimleri belli bir sistematiğe sahip yöntemler geliştirmeye çalışmışlardır. Bu hukuki yöntem geliştirme hususunda çalışan topluluklar başlarındaki imamların adına nispetle ekollere ayrılmış ve mezhep olarak isimlendirilmişlerdir.

    Bunlar o dönemde yüzlerce olmakla beraber içlerinden dördü, ortaya koydukları sistematiğin gücü ve özellikle İslam devletlerinin yöneticileri ile olan münasebetlerinin yanında bulundukları coğrafyanın avantajları sayesinde ayrışmayı başarmış; takipçilerinin sistematiği geliştirmek için yaptıkları çalışmalarla günümüze ulaşmışlardır.

    Fakat zamanın hızla akıp geçmesi, gelişen teknoloji, ekonomik faaliyetlerin farklılaşması ve İslam devletlerinin gücünü yitirerek dünyanın yönetimini düşman topluluklara kaptırması, dolayısıyla da dünya hayatının tüm fakültelerinde farklı dinamiklerin mecburi yörüngesine girilmesi, son olarak da İslam fıkıh dünyasının eğitimi yetersiz, dünyayı tanımayan, belirli bir dairenin içinde dönüp duran şahsiyetlerin ve onların yöneticiliklerini yaptığı kurumların eline kalması sebebiyle fıkıh, yani hukuk, yani zamanın şartlarına göre olaylara ve problemlere çözüm bulma, yön verme, yönetme alanında inanılmaz derecede geri kaldık.

    Her geçen gün büyüyen bilimsel miras ve bu mirasın bırakın genel hatlarına hakim olmayı, içeriğinden bile habersiz olan akademik ya da akademik olmayan, yani mektepli ya da alaylı fıkıhçılar tüm bu eksiklerine rağmen hiç anlamadıkları meseleler hakkında dört büyük mezhebin 8.yüzyıl ile 13. Yüzyıl arasında yaşamış büyük müçtehidlerinin bıraktıkları eserlerin şerhinin şerhiyle fetva vermeye çalışmak gibi çok büyük hatalara düştüler. Merkezi noktası en az sekiz asır geride kalmış kaynaklara şerhler vesilesiyle attıkları güncellemeleri yeterli sayan bu insanlar İslam dünyasını kelimenin tam manasıyla mahvettiler ve halen daha mahvetmeye devam ediyorlar.

    Aradan geçen asırlar içerisinde insanlık tarihinin yaşadığı devrimler, bilimsel ve teknolojik ilerleme vs. gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda bırakın tüm Sünni dünyası adına müçtehidlik etmeyi, tek bir mezhep için bile bir insanın müçtehidlik etmesi, zamana uygun kararlar vermesi için fıkıh bilgisinin yanında yeterli seviyede bilime, siyasete, sosyolojiye, psikolojiye, hukuka vs. hakim olması imkansız bir durum. Şimdiye kadar en azından iki asırdır bu vazifenin şuralara, yani ilahiyatçı olmakla beraber sayılan diğer dallarda da uzmanlık kazanmış kişilerden oluşan meclislere bırakılması gerekmekteyken bunu yapmadığımız gibi her biri kendini “en büyük” sanan çağın gerisinde kalmış kişilerin şahsi yorumlarını Allah’ın emriymiş gibi dayatmalarına maruz kaldık.

    Tüm bu olumsuzluklarla beraber son dönemde karşımıza enteresan bir aktör çıktı: Yapay zeka…

    Düşünsenize, bırakın 40 kişilik bir meclisi, 10.000 kişinin dahi tüm ömürlerini harcasalar öğrenemeyeceği kadar çok fıkhi bilginin yanında, siyaset, edebiyat, fenni ilimler, sosyoloji, psikoloji, tarih gibi daha birçok alanda kütüphaneler dolusu bilgiye sahip olabilecek ve tüm bu bilgileri bizim tasarladığımız bir mantık örgüsü çerçevesinde değerlendirip fetva verebilecek muazzam bir zeka ile karşı karşıyayız.

    Elimizdeki tüm veriler yüklendiğinde dilediğimiz mezhebin dilediğimiz imamının mantık örgüsünü çerçeveleyebilip model oluşturabilecek ve bugün yaşasaydı güncel bilgiler ışığında bize nasıl kararlar verebileceğini açıklayabilecek ve en nihayetinde müçtehid müçtehid, mezhep mezhep fetvalar verebileceği gibi her birinin artısını eksisini ortaya çıkarıp bizim seçim yapmamıza izin verebilecek bir sistem.

    Yani bizi, zorla İslam’a ruhbanlığı sınıfı getirmeye çalışan, Kuran’da defalarca emredilmesine rağmen düşünmeyi bırakıp kendilerine körü körüne tabi olmamızı isteyen ve bu sayede ekonomik-siyasal güç devrişmeyi hedefleyen sosyal medyayı dahi esir almış durumdaki sahtekarlardan kurtarabilecek, Rabbimizin emirlerini ve Efendimiz’in (sav) sünnetini zamanın şartlarıyla ve akla en uygun şekilde anlamayı sağlayabilecek müthiş bir fırsat var önümüzde… 

    İyi değerlendirmek lazım….

  • DOLARIN BAŞI BELADA! 2

    Red Tv için gerçekleştirdiğimiz keyifli yayının linki:

    Küresel rezerv para birimi doların geleceği ve dünyaya etkileri hakkındadır…

  • 27.09.2023

    Milat Gazetesi

    Medeniyet, yeterli sayıda insan arasında, hayatın nasıl ve ne için yaşanılması hususunda detaylı şekilde oluşan şuur birliğidir. Bu şuur birliğini oluşturan en önemli elementler din, dil, ırk, tarih ve cinsiyet olarak karşımıza çıkar. Şuur birliğinin dereceleri vardır.

    Yüksek, orta, düşük sınıflandırmaları ile nitelendirilebilecek kadar net bir şekilde izlenebilirler. Üstelik ömür konusunda insanlar gibidirler. Doğar, büyür, gelişir, yaşlanır, fonksiyonlarını kaybeder, unutur, yaşlanır ve ölürler. İnsan kaynağını ortak geçmiş – ortak gelecek kavramlarına en bağlı ve liyakat kavramını en iyi idrak edebilecek şekilde yetiştirenler en uzun ömürlü ve en yüksek dereceli olanlardır.

    Şuur birliği çok gjüçlü bir fenomendir. Birden fazla insanın oluşturduğu her topluluğun içinde müthiş önem arz eder.

    Hele bir ülke ve o ülkeyi vatan bilmiş insanlar için…

    Vatandaşlarının, hangi yönetim şekliyle yönelirlerse yönetilsinler, duygu-düşünce dünyalarını oluşturan ve yukarıda saydığım elementlerin etkisiyle şekillenen “kendilerini ve çevrelerindekileri, dünyaya o ülkede var olmak için gelen insanlar olarak hissettiği ve o hissi o topraklarda ilelebet yaşatmak adına canlarını dahi vermeye hazır oldukları yerdir vatan.

    Vatan, ülke, devlet, bayrak… Şuur birliğinin ürünleridir.

    Daha üst, daha kapsayıcı meseleler için de çok güçlü şuur birlikleri de vardır.

    Örneğin ümmet… Tıpkı diğerleri gibi o da bir insan kaynağı meselesidir. En muazzam kapsayıcılığa sahip birliklerden biridir. Müslümanların birliğinin tesisi ve yarınları için 24 saat gözünü kırpmayan bir nöbetçi gibidir. Ama ne yazık ki yüzyıllardır gelişmekten uzaklaştı. Sadece yaşlanıyor. 57 İslam ülkesi bırakın yek vücut olmayı ikili üçlü gruplar olarak bile bir türlü Batı’dakiler gibi birleşemiyor. Her tarafta yangın, sıkıntı, çatışma…Ayağa kaldıracak insan kaynağı da yok. Çoğunun resmi bağımsızlıklarını kazanmasının üzerinden 80 yıl geçti ama yol alamadılar. Çünkü bu çatı şuuru oluşturmak için lazım olan sütunlar dan biri yok ellerinde. Yüz yıllarca Osmanlı gibi bir medeniyet çınarının gölgesinde olmalarına rağmen “devlet” kavramını anlayamadılar. Dolayısıyla devlet şuurları yok.

    Devlet şuurunda ümmetin önde gelenleri Türkiye, İran ve Mısır. Üçünün de gözü başka yerde. Bir de, her ne kadar “devlet” kavramıyla karşılaştırmaya tabi tutulması mümkün olmasa da asabiye kavramı çerçevesinde şekillenen bir şuurun yanına kutsal toprakları yönetmenin ayrıcalığının gelmesi suretiyle kadraja giren Suudi Arabistan var tabi.

    Hepsi yüzünü başka hedeflere diktiğinden konsolidasyon sağlanamıyor. İslam dünyası ortak değer yargılarında, ortak gelecek beklentilerinde, ortak hedeflerde mutabık kalmak adına koordinasyonlu bir çalışma yapamıyor, dolayısıyla da üst bir çatı birlik tesis edemiyor, buna uygun insan kaynağı yetiştiremiyor ve dolayısıyla yeterince iyi kaynamayan kemiklere benzeyen bir kırılgan şuur birliği güçlü bir ümmet anlayışı oluşturamıyor.

    Bu perspektifte elimizdeki en güçlü şuur birliği ürünlerinin başında devlet kavramı var. Ve tabiki onun katolizörü olan millet kavramı olmadan olmaz. İkisinin en verimli iş birliği ile çalışması gerekiyor. Bunun da püf noktası kavramların içinin dayatma ile değil genel rıza ile doldurulması. Yıllardır insanlığı tüketmek için yaşayan robotlara çevirmek isteyen ve tüm iktisat algısını bunun üstüne bina edip neoliberalizm isimli metadan başka Tanrıtanımaz dinleriyle bizi biz yapan kavramların içini boşaltılmaya çalışılan küresel aktörler bu kavramları bizlerin ayrılık ve tembellikleri sebebi ile içlerinden tahta kuruları gibi kemire kemire çürütüp yerine bambaşka kavramlar hazırladılar.

    Bir an önce tefrikalar bir kenara bırakılıp yüm kavramların içi Descartes’in zihnine uyguladığı yöntemin aynısı ile önce tamamen boşaltılıp sonra çağın şartlarına uygun şekilde ortak olmazsa olmazlarla doldurulmalı. Ardından farklılıkların nasıl yaşatılacağı hususunda yine ortak bir mutabakata varılıp bahsi geçen kavramların şuur birliği en baştan tesis edilmeli ve topyekün bir kalkışmayla başta iktisadi meseleler olmak üzere bizi bir arada tutan ve ilgilendiren her mesele ortak akılla ele alınmalı.

    Yukarıda tarif edilen saiklerle şuır birliği oluşturmuş bir milletin ve onun dizayn ettiği bir devletin ne ekonomide ne bilimde ne askeriyede ne de başka herhangi bir başlıkta sırtının yere gelmesi mümkün değil!

  • PRUSYA’DAN ASYA’YA

    13.09.2023

    Milat Gazetesi

    Bir zamanlar irili ufaklı dört yüz elliden fazla prenslikten oluşan Almanya’da ilk olarak 1819 yılında Prusya’da Maasen Tarifesi’nin kabulü ile başlayan ticaret engellerinin kaldırılması süreci; daha sonra 1834 tüm alman devletleri arasında gümrük birliğinin sağlanmasına ve en nihayetinde de Prusya ile diğer küçük Alman devletlerinin Bismarck tarafından birleştirilmesine kadar devam etti. Ticaret merkezli tarihsel bir yolculuk, ortaya dünya siyasi ve ekonomi tarihinin tüm dengelerini alt üst edecek bir başrol oyuncusu çıkardı: Alman İmparatorluğu.

    Bilimle harmanlanan Alman milliyet bilinci sadece yarım asır sonra öyle bir hale geldi ki Almanca konuşan halkların bir bayrak altında toplanması projesi çerçevesinde dünya ateşe verildi, tarihin en büyük faciası yaşandı.

    Ticaretle başlayan muazzam bir yolculuk zora dayalı siyasetin peşinde heba edilse de, yaklaşık bir asırlık bir süreç dahilinde eğer doğru bağlar kurulursa nelerin başarılacağı, hangi tehlikeli sokaklara dalınırsa da ne türlü felaketlerle karşılaşılacağı hususunda soydaşlık bağları olan ülkelere muazzam bir tarih dersi ortaya çıkmış oldu.

    Daha sonra Avrupa Birliği’ni oluşturacak olan düşünce otoriteleri Almanya’nın bu yolculuğundan önemli dersler çıkararak önce ticaretle bağların kurulmasına ve ekonominin merkeze konulmasına ciddi şekilde dikkat ettiler.

    Özellikle İşlevselcilik yaklaşımının en büyük temsilcisi olan David Mitrany, devletlerin egemenliklerinden bir parça vazgeçebilmelerinin bunun karşılığında fayda sağlamalarına bağlı olduğunu, buna giden yolu da uluslararası ticaretin açacağını, uluslararası ticaretin uluslararası işbirliğini tetikleyerek başarılı olacağını, ortaya çıkacak uluslararası örgütlenmelerin bu süreçleri yönetmede önemli aktörler haline geleceklerini ve dayanışmanın çatışmayı engelleyeceğini, uzlaşmanın yöntem haline geleceğini ifade etmiştir. İşlevselciliğin pratiğe dönüşü de Avrupa Birliği’ni oluşturan iki temel kurum olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu oldu.

    Şimdi yüzümüzü kendi coğrafyamıza döndüğümüzde, önümüzde bunca iyi ve kötü örnekler mevcutken “Tük Dünyası ile sıkı bir ticari iş birliğine girmenin zamanı gelmedi mi?” diye soruyorum. Bahsettiğim sıkı iş birliği bugünkü al ver ticareti şeklinde değil ama. O coğrafyaya ciddi teşviklerle yatırım yapacağımız ve yatırımlarımızla kazandıklarımızı yine o coğrafya da bırakacağımız, yeni yatırımlara döndüreceğimiz, en iyi hocalarımızdan bir kısmını o coğrafyanın üniversitelerine göndereceğimiz, spor kulüpleri satın alarak ülkemizden transferlerle destekleyeceğimiz, dizi-sinema alanında yatırımlar yapabileceğimiz, dünyaya o coğrafyayı tanıtma da her türlü yumuşak gücü devreye sokacağımız ve tüm bunları da ticarete konu değerlere çevirip ekonomik faaliyetleri destekleyeceğimiz bir süreçten bahsediyorum.

    Nüfusu görece küçük ve bu yatırımların en hızlı şekilde geri dönüş vereceği ülkeyi seçmek çok önemli.

    Fakat aynı zamanda kaynak bakımından yatırımlarımızla en iyi eşleşmeyi sağlayacak devleti bulmak da öyle.

    Örneğin, Kazakistan 5,4 milyar ton petrol, 3 trilyon metre küp doğalgaz ve 31,3 milyar ton kömür rezervine sahip. Dünya çapında rezervler bakımında tungstende birinci, krom ve manganez de ikinci, borda üçüncü, molibden ve fosfatta dördüncü, bakırda yedinci olduğu gibi uranyum üretiminde birinci durumda. Demirde de bilinen dünya rezervlerinin %10’una sahip. Üstelik yıllık 30 ton civarındaki altın üretimi gerçekleştiriyor.

    Kırgızistan’da yıllık altın üretimi 80 ton civarında. Dünya antimon talebinin % 13’ü ve cıva üretiminin % 11’ini karşılıyor. Kömür, ham petrol, doğal gaz, uranyum, çinko, kalay ve tungsten gibi stratejik öneme sahip yer altı kaynakları da mevcut.

    Özbekistan doğal gazı ile öne çıkıyor. 5 trilyon 95 milyar metreküplük rezerve sahip. Ayrıca yıllık 80 ton kadar altın üretiyor. Uranyum cevherleri açısından da dünyanın en zengin ülkelerinden biri. 

    Azerbaycan ise tam anlamıyla bir enerji tarlası. Ülkenin %70’i petrol ve gaz yataklarıyla kaplı.

    Bunlar göz önünde bulundurulduğunda hangisiyle olursa olsun Türkiye’nin soydaşları ile çıkacağı yolculuğun Alman milletlerininkinden çok daha etkili olacağı ortada. Ticaretin merkezde olduğu ciddi planlara, özellikle yatırım planlarına ihtiyaç var.

    Dünyanın bu bölgesindeki ülkelere yatırım yapmak için hazır bekleyen fakat o coğrafyadaki siyasi dengelerden ötürü girişimde bulunamayan Körfez ülkeleri bu işin sermaye tarafında önemli görevler üstlenebilir durumdalar. Bölge ülkelerine orkestra şefliği yapabilecek bir Türkiye algısı ortaya çıkarsa yanımızda seve seve yer almaları mümkün. Böyle bir konsepte Rusya bugünkü durumu sebebiyle bölgede güçlü olan Çin’i dengeleyecek yeni bir inisiyatif olacağından kök salana kadar kısa vadede ses çıkarmaz.

    Çin ise körfez ülkelerini diğer ülkeler gibi borçlandırarak satın alamayacağından ve Bir Kuşak Bir Yol Projesi üzerindeki ya da çevresindeki Hindistan harici hiçbir aktörle en azından şimdilik çatışamayacağından en fazla ilgili ülkenin siyasi otoritesinin değişmesi için girişimlerde bulunabilir.

    Elbette böyle güçlü aktörlerin faal olduğu bir coğrafyada uzun vadeli planlar yapmak ve hayata geçirmek çok zor. Burada da en büyük iş kadim gücümüz olan Milli İstihbarat Teşkilatı’na düşüyor. Üniversitelerden siyasete, sanayiden ticarete, sanattan spora her yerde var olmamız, tutunabilmemiz için istihbaratın ve faaliyetlerinin çok güçlü olması lazım.

    Ben yakın zamanda Devletimizin teşvik ve koordinasyonlarıyla bu alanda önemli adımların atılacağını ümit ediyorum. 

    Ne de olsa güneş artık Asya’nın üzerinde çok daha göz kamaştırıcı şekilde parlıyor….

  • Bazılarına göre, doların artık muhteşem bir veda ile emekliliğe ayrılma vakti geldi.

    Bu devasa bombanın kontrol altında imhasının tek yolu var: ABD’nin bölünmesi…

    O coğrafyada en az iki büyük gücün daha var olması, tüm insanlık tarihinin seyrini olumlu yönde değiştirecek bir hamle olarak pazarlanıyor.

    Bu “bazıları” dediklerim ABD’nin en iyi üniversiteleri ile ortak projelerde çalışan, özel sektörde yöneticilik yapan akademisyenler.

    Çok sıradışı bir dünya tasarlıyorlar! 

    Böyle bir zaman koridorunda Türkiye’nin etrafını hızla sarmaya başlayan risklerden kurtuluşu orta-yüksek ve yüksek teknoloji üretiminde. 2030’a kadar dünyanın yepyeni bir çehre alması için kıyasıya yarışan küresel güç odaklarının tasarladığı yeni dünyada bu alanda üretim yapamayan ülkeleri karanlık bir gelecek bekliyor. 

    İhracat rakamlarımız için her geçen gün rekor açıklamaları yapılsa da ithalat rakamlarımız kritik basamakları birer birer tırmanmaya devam ediyor. İki ana kalem sebebiyle ciddi açık veriyoruz. Enerji ve teknoloji ürünleri. 

    Enerji konusundaki açığı kapatmanın tek yolu teknoloji ürünlerinde öne çıkmak. Ancak böyle bir dengeleme ile açık sorunlarımızdan kurtulabiliriz. Fakat ne yazık ki bu alanda varlık bile gösteremiyoruz. İhracatımızın içinde orta-yüksek ve yüksek teknoloji ürünleri yok denecek kadar az. 

    Bu alanda faaliyet göstermeden dünya ekonomileri içindeki payımız yarım asırdır olduğu gibi %1 bandını geçemeyecek. Pastadaki bu payla Türkiye’nin bölgesel güç olması imkansız. Tarihsel ve kültürel gücünü maddi güce dönüştürme hususunda bölgesindeki her ülkeden fazla potansiyeli olan Türkiye’nin ekonomik anlamda bu kritik barajı aşması ve potansiyelini bir çarpan olarak kullanması gerekiyor. 

    Vaziyet buyken barajı aşmak için başkahraman olarak eğitim sahneye çıkmalı. Orta ve yüksek öğretimde çok ciddi reformlara ihtiyacımız var. Okullarımız çağın ihtiyaçlarının çok ama çok gerisinde kaldı. Uzun zamandır prestijli kurumlarca hazırlanan dünya üniversiteleri sıralamalarında ilk 500’de bile yer bulamıyoruz. Böyle feci bir durumda olan eğitimden düzeyinden orta-yüksek ve yüksek teknoloji ürünü üretecek gençlerin yetişmesi mümkün değil. 

    Birilerinin Mars’a termonükleer bomba atıp su üretmek marifetiyle hayat başlatmaya çalıştığı bir dünyada orta-yüksek teknoloji bile üretemeden bu alanda tam anlamıyla net ithalatçı hale gelen ülkemizin güçlü bir şekilde oyunda ayakta kalması çok zor. 

    Her şeyi bir kenara bırakıp eğitime odaklanmamız lazım. 

    Tarihin akış seyrini değiştiği, teknoloji merkezli bambaşka bir dünyaya doğru ilerlerken Sanayi Devrimi’nde Osmanlı’nın yaptığı hatayı tekrar etmemek adına uyanık olmamız lazım. 

    Bu ülkenin ekonomisini çağa uygun şekilde teknolojiyi merkeze alacak bir konseptte dönüştürecek mühendislere, tıpçılara, finansçılara ihtiyacımız var. 

    Zaman çok hızlı akıyor…

  • Nasıl ki, bir milletin mal ve hizmetlerde ithalatı ihracatını aştığında oluşan dış ticaret açığı süreklilik arz ettiğinde ekonomide istihdamdan borçlanmaya kadar birçok alanda problem ortaya çıkmaya başlayıp ciddi zararlar veriyorsa, aynı denklem o milletin ihraç ve ithal ettiği düşünce ve kültürel değerler için de geçerlidir.

    Dünyaya kendi değerleriniz çerçevesinde ortaya çıkmış olan düşünceden, felsefeden, sanattan, edebiyattan, bilimden ihraç edemediğiniz gibi bunların çok daha fazlasını başka milletlerden alıyorsanız işin sonunda milletinizde ciddi dönüşümler başlar.

    Bu alanda Tanzimat’tan bu yana yaşananları anlatan çok büyük isimlerin güçlü eserleri kitapçıların raflarında bizi hatalarımızla yüzleşmek için beklerken, onlara ulaşmak için kendi iç aydınlanmasını yaşaması gerekenlerin bugünün teknolojisinin getirdiği sorumluluklar sebebiyle öyle büyük meşguliyetleri var ki, kavuşmaları çok zor gözüküyor. 

    Evet, işte ekonomi de tam olarak bu çerçevede işler. Adam Smith, Karl Marx gibi, J. Keynes vb. gibi büyük isimler dünyaya görüşlerini ihraç ederek sadece ekonomi alanında değil siyasetten sosyolojiye, edebiyattan felsefeye birçok alanda dönüşüme sebep oldular. Kendi yaşam alanlarını merkeze koyarak oluşturdukları bu güçlü düşünceler bazı ülkeler için kurtuluş manasına gelirken kod uyumsuzluğu olan bazı ülkeler için büyük felaketlere neden oldular.

    İki yıldır ülkemizin gündemi Ortodoks-heterodoks tartışmaları ile dolu. Basit şekilde açıklayacak olursak. Ortodoks ekonomi, Batı dünyasının elinde ciddi bir sermaye birikimi oluşmaya başladığı dönemde o dönemin şartlarına göre oluşturulup yıllar geçtikçe ortaya çıkan problemlere göre güncellenmiş, teori merkezli bir ekonomi anlayışıdır. Eğer ülkeniz sermaye birikimi açısından kuvvetli değilse ortodoks ekonomi ile yıllarca borçlanmalı ssermaye eksiğinizi dışarıdan tamamlamalı, ürettiğinizin önemli bir bölümünü sermaye sahiplerine vermeli ve elinizde kalanı çok ciddi şekilde birikim yaparak dışardan aldığınız sermayeden azalta azalta kurtulmak için saklamalı, bunları yatırıma dönüştürüp daha fazla üretmeli, nihayetinde sermaye sahibi ülke haline gelip sınıf atlamalıdır.

    Fakat ne yazık ki dünyada uzun yıllardır bu döngüyü tamamlayabilmiş bir ülke görmüyoruz. Çünkü 80’li yıllardan itibaren hayatımıza girip 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de tam anlamıyla nefislerimizi esir alan Neo-Liberalizm sebebiyle bırakın birikim yapmayı, harcamak için yaşayan zombilere dönüştürüldük. Hepimiz borçluyuz. Kredi kartları ile geleceğimizi harcıyoruz. Bugün bile bunca ekonomik problem yaşadığımız dönemde tüketim harcamaları hızla artmaya devam ediyor.

    Halimiz böyle olunca Ortodoks politika biz onlardan para talep ettikçe emeğimiz ve üretiminizden her geçen yıl daha fazla pay alarak yola devam ediyor.

    Basındaki Ortodoksçulara diyecek lafım yok. Bildiklerinden emin oldukları şeyi savunup duruyorlar. Canları sağ olsun da bu ülke yıllardır Ortodoks politika ile yönetildi. İlk defa 2 yıllığına başka bir şey denendi. Bugüne kadar Ortodoks politikalarla ülke olarak biz kaç kriz yaşadık? Dünya kaç kriz yaşadı? Bugün bu politikaların neşet ettiği topraklardaki ülkeler bile “bu politikalar bizi yıkıma sürüklüyor” diyorlar. Bu zamana kadar bir kere olsun çıkıp “yahu bu iş yanlış” dediniz mi? Bu işten nemalanan dünyanın en büyük yatırım fonları bile “bu düzenin kıyamete davetiye olduğunu” söylerken gerçekten sizi anlayamıyorum.

    Gelelim heterodoks politikalara. Heterodoks ampiriktir. Yani deney lazım. Defalarca denemek, ders çıkarmak lazım. Çok sayıda veriden en doğru şekilde yararlanmak lazım. Son dönemde hayatımıza sokulan şey heterodoks politika değildi. Üzerinde yeterince çalışılmamış, araştırılmamış, toplumla doğru iletişim kurulmamış, kervan yolda düzülür mantığı ile hayatımıza sokulmuş bir denemeydi. Bu deneme heterodokstan sayılmamalı, heterodoks politikaların saygınlığını bozmamalı.

    Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için tarih ekonomide iki yol açar. İlki Ortodoks politikalara yıllarca maruz kalıp, emeğinin çalınmasına göz yumup, katma değerli ürünlerle 1’e 10 kazanıp, sermaye biriktirip, en sonunda sömürgenlerinden kurtulmak.

    Diğeri ise, doğru heterodoks politikalar için müthiş ampirik çalışmalar sonrası kendi bölgemize, tarihimize, kaynaklarımıza, hayallerimize uygun olarak hazırlanıp, devlet-millet iletişimi en üst seviyede sağladıktan sonra topyekün bir hareket olarak bu ekonomi politikalarını hayata geçirip yepyeni bir denklem kurmaktır.

  • Birkaç haftadır kendi dinamiklerimize, sosyolojimize, kültürümüze, jeopolitik konumumuza, duygu ve düşünce dünyamıza, hasılı bizi biz yapan değer ve gerçeklere uygun bir ekonomi anlayışının öneminden bahsediyorum.


    Batı’yı asırlarca devam eden bir sergüzeşt sonunda dönüştürüp bugünkü konumuna taşıyan sermayesinin ve onun ürettiği değerlerin ortaya koyduğu son sürümdür neo-liberalizm. Sosyolojik, kültürel, siyasi ve iktisadi cephelerde verilmiş ve sermayenin zaferiyle sonuçlanmış büyük bir kavganın ürünüdür.

    Dünyamızı bugünkü adaletsizliğe ve daha sayısız melanete sürükleyen reelpolitikin ta kendisidir. Hayali bir kahraman olan, duyguları bir kenara atılmış, faydasını ençoklamadan başka bir şey düşünmeyen ve her zaman realist davranan homo economicusun güncel sürüm dinidir. 

    Aslında aramaya bulamayacağınız, robotik bir türün haklı haksızı, doğru yanlışı, güzeli çirkini umursamadan sadece maksimum kazanca ve faydaya odaklandığı sefil bir hikayedir.

    Homo economicus bize hiç benzemez. Maddi anlamda faydasını artırmayan her türlü duygusal davranış, tercih ve karar onun için hatalıdır.

    Kusursuz akılcıdır. Sadece kendisiyle ilgilenir. Adeta kendine aşık yapay zeka ürünü bir makinedir. Son nefesine kadar da hep “önce ben! ” der.

    Sadece bu kadarı bile liberal teorilerin baş kahramanı homo economicusun bize ne kadar benzemediğini anlamak içim yeterlidir diye düşünüyorum. Fakat bir o kadar da aydınlanmanın, pozitivizmin, sömürgenliğin bayraktarı Batı’nın iki asırdır talep ettiği insan prototipi olduğunu kavramak için de yeterli bu tanıtım.

    Evet, günümüz iktisadi sisteminin hakim gücü olan Batı ve onun elinde tuttuğu sermaye gücü ile tüm dünyaya dikte ettiği homo economicusu merkeze alan liberal politikaları, reel politik açısından değerlendirildiğinde geçer akçe olduklarından, yani sermayeyi elinde tutan güçlerin diktesi olmalarından ötürü tüm gelişmiş dünya ülkeleri için adeta “olmazsa olmaz” hüviyetine sahip.

    Sınırları kalın çizgilerle çizilmiş bu alanın dışlama çıkanlar inanılmaz zorluklarla ve küresel sermaye tarafından terk edilme cezası ile karşı karşıya kalıyor.

    Sınırların içinde kalan ama sermaye sahibi olmayanlar ise içeride kalmanın ve oyun kurucuların sermayesine ulaşımın bedelini yüzyıldır sömürülmekle ödüyor. Alanın sahipleri tarafından ne dense yapsa bile huzur bulamadığı gibi her geçen gün adeta grubu uygun olmayan bir kanı vücudunu almışçasına komplikasyonlarla karşılaşıyor.

    İşin daha da garibi kurdukları bu sistemin her güncel versiyonu oyunun sahiplerini bile 10-15 yılda bir müthiş bir kasırga ile savurup, onlara bir sonrakine daha büyük bir kasırgaya neden olacak, milletlerini ve medeniyetlerini yıkıma götürücek akıl dışı kararlar aldırıyor.

    İşin içinden çıkıp zincirini kırmak isteyenler her türlü cezayı, ambargoyu ve dışlanmayı göğüslemeye cesaret edince de içerde-dışarda, işi bilen-bilmeyen herkes üstlerine çullanıp canlarını çıkartmaya çalışıyor.

    Çünkü işi bilsin diye eğitilenlere dünyada başka hiç bir seçenek yokmuşçasına sadece düzenin sahiplerinin baş kahramanı homo economicusun alternatifsiz dünyası üzerinden eğitim veriliyor. Bilmeyenlerin durumu zaten malum. En çok kim bağırıyorsa onlara meylediyorlar…

    Halbuki bizim ekonomi alanındaki bildiklerimizin temelindeki bu teori kahramanına karşı evvel zamanda deneyselci gerçeklikler çerçevesinde savaş açıp başka yolların mümkün olduğunu ispat için uğraşan büyük iktisatçıların isimleri hala iktisat tarihi kitaplarında yerlerini koruyor. 

    Bugün onların gösterdikleri yollarda olmamamızın tek nedeni sermayenin merkezi haline gelmiş ülkelerden seslendikleri için seslerinin alçak kalması. 

    Sermayenin merkez güç olmadığı ülkelerden bu sesler yükselebilmiş olsaydı, özellikle İslam Dünyasından bu ataklar gerçekleştirilebilse ve deneyselcilik ilke olarak benimsenseydi şimdi nasıl bir dünyada olurduk tahmin bile edemiyorum.

    Kendi maddi ve manevi değerlerimize uygun, kendi avantaj ve dezavantajlarımızı merkeze alan, kendi gaye-i hayalimize ulaşmak için hazırlanmış, deneye tabi tutulmuş, hataları ve güçlü yanları süreç içerisinde öğrenilip en mükemmel haline ulaştırılmış bir ekonomi anlayışı… İhtiyacımız olan tam olarak bu.

    Ortodoks politikalar bizim gibi sermaye eksikliği yaşayan fakat tarihi ve kültürel mirası sebebiyle apayrı bir manevi sermayeye sahip olan, bölgesel bir güç olup en büyüklerin masasında sandalye sahibi olmak isteyen, kendi dinamikleri ile varlığını anlam yüklemek isteyen, kendini bu anlamlandırmaya mecbur hisseden ülkeler için ancak ringin kenarında bir sonraki raunda hazırlananlar için bekletilen taburelere benzer. Oralarda uzun süre oturamayız. Ama kötü bir raunddan sonra dinlenmek için inanılmaz önem arz ediyorlar.

    Deneyselcilik dedik ya hani. Bir kötü deneme yüzünden denemeyi bırakma şansımız yok. Her hatadan ders çıkarıp yola devam etmek, kendi doğrumuzu bulana kadar mücadele etmek, baştan baştan denemek zorundayız. Başkalarının doğrularında iki asır kaybettik. Kendi doğrumuzu ararken kayıp gözüken her şey aslında hedefe giden yolda kazanılmış tecrübeler…

  • 04.06.2023

    Milat Gazetesi

    Osmanlı İmparatorluğu’nda Fatih Sultan Mehmed devrinden itibaren hanedana diğer Türk ailelerin güç kazanıp rakip oluşturmaması için sadrazamlık makamıma asırlarca devşirmelerin getirildiğini biliyoruz. İmparatorluk toprakları doğrudan hanedana ait olduğundan ve toprak sisteminin sahiplik üzerinden değil kullanım hakkı üzerinden dağıtılmasından ötürü ancak yüksek rütbeli asker ve devlet görevlilerinin ön plana çıkabildiği, onların da mülkün sahibi değil kullanıcısı olabildiği bir sistemden bahsediyoruz.

    Hanedan mensupları harici kimsenin toprak sahipliği çerçevesinde alt soylarına geçirebileceği bir zenginliğe ulaşamadığı, ancak görevde olan yüksek rütbeli asker ve devlet adamlarının kullanım hakkı çerçevesinde bir zenginlik oluşabildiği, onu da alt soylarına biriktirilebilir ve büyütülebilir şekilde aktaramadığı, aktarsa dahi çoğu gayrimüslim olan devşirmelerin Osmanlı topraklarında güçlü bir aile oluşturmalarının mümkün olmamasından ötürü kalıcı bir sermaye birikiminin ortaya çıkamadığı bir denklem düşünün.

    Batı’da, özellikle de Fransa ve Almanya’da bu toprak sahipliği üzerinden oluşan ve asırlar sonra bu ülkelerdeki iktisadi devrimlerde ciddi rol oynayan, bahsi geçen sermaye birikimi Osmanlı’nın o dönemin şartlarında makul gözüken, 19.yüzyılın ortalarına kadar devam eden ve sonunda ülkeyi başta sanayi devrimi olmak üzere dünyanın kabuk değiştirdiği dönemlerde çok zayıf bırakan bu uygulaması yüzünden bizim topraklarımızda oluşamadı…

    Toprak sahipliği merkezli oluşturulamayan bu sermaye birikimi ticaretle de oluşturulamadı. Yine aynı düşünce çerçevesinde sarraflık ve uluslararası ticaret Ermenilere, Levantenlere ve Yahudilere bırakıldı. Ülkenin kaderini değiştirecek kadar önemli olan bu alanda Türkler varlık gösteremediler. Uzak tutuldular. Hasılı İngiltere ve Hollanda da ticaret ve sarraflıktaki gelişmelerle oluşan sermaye birikimi de bu topraklarda Türkler lehine oluşmadı. Yine başta sanayi devrimi olmak üzere dünyanın kabuk değiştirdiği dönemlerde çok zayıf kaldık.

    Sermaye birikimi oluşmadığından teknolojiden, bilimden ve daha nice gereklilik ve yenilikten uzak kalan imparatorluğumuzu paramparça edip bizi bir dönmesi imkansız olan bir lige attılar. Öyle bir yere düştük ki durumumuzun en net pozisyonu İzmir İktisat Kongresi’nde ortaya çıktı. Ülkeyi yeni baştan kurmak ve yeni bir iktisadi düzenin tesisinde rol almak için hazır tek bir sermaye sahibi aile yoktu. Mecburen devlet kolları sıvadı. Hal böyle olunca da yeni cumhuriyetin ekonomisini, kaynaklarının paylaşımını ve dolayısıyla siyasetini belirleyecek klikler oluştu. Bu kliklerin hataları ve dünyadaki tüm gelişmelere rağmen bu imtiyazı çağ dışı şekilde ellerinde tutma arzuları yüzünden ülke krizler ve darbeler ülkesine dönüştü. Makas değiştirmek ve farklı bir kompozisyon oluşturmak için her iktidar sermaye birikimine sahip aileler oluşturmak için çabaladı. Fakat on yılda bir karşılaşılan darbeler sebebiyle bu kadar kısa zaman aralıklarında katma değer üretecek derecede büyük sermayelere sahip ailelerin oluşması mümkün değildi. En hızlı gelişim gösterilen alanlara inşaat-taahhüt işlerine yönelindi.

    Ne yazık ki çok partili hayattan sonra desteklenen ailelerin %5 denecek kadar azı 2000 yılına kadar ayakta kalabildi. Ayakta kalanların da çoğu sanayi-ticaret erbabıydı. İnşaat-taahhütle hızla büyütülenlerin hiçbiri üç nesil ayakta kalamadı. Zaman ve kaynak israfı oldular. Yakaladıkları fırsatı sanayide var olmaya katma değerli ürün üretmeye kanalize edemediler.

    Dolayısıyla 2000’li yılların başına kadar süren ve ülkemizin 50 yılında ekonomi planlarında yer alan ithal ikameci politikalar hep başarısız oldu. Yeterli sermayenin olmayışı sebebiyle tekniğe, bilime, ilerlemeye uzak kaldık. Uzun vadeli ve yatırıma kanalize edilecek dış borçlara ihtiyaç duyduk. Ülkenin dış politikası duruşu nedeniyle hep Batı’dan bekledik. Hiçbir zaman yeterli derecede bulamadık. Aldığımız diğer borçlar da çoğu zaman yaralara derman olmak yerine iç siyasetteki karışıklıklar nedeniyle başımıza bela oldu. Enteresan bir cenderenin içinde yıllarca debelenip durduk.

    Bugün ise durum çok farklı. 2000’li yıllarla beraber Batı’nın yaşadığı problemlerden ötürü gelişmekte olan ülkelere akan sermayeden faydalanıp gerçekleştirdiğimiz müthiş altyapı çalışmalarıyla Türkiye bambaşka bir noktaya geldi. Değişen dış politika ile ülkeye yatırım yapanların çeşitliliği arttı. Bir çok kritik sanayi sektöründe önemli ilerlemelere sebep olan teknik bilgi elde edildi ve inovasyon çalışması gerçekleştirildi. İnsanımızın iktisadi meselelere bakış açısı değişti. Bir sürü problemimizin varlığı arasında ortaya çıkan bu gelişmeler ülkemiz adına büyük atılımların hayata geçmesine neden oldu.

    Tüm bunlarla beraber dünya çapında yaşanan ve yakın geleceğimizde için küresel nizamın değişeceğinin habercisi olan olaylar, ülkemizin gelişim hızını maksimuma çeken sermayenin kendi topraklarına dönmesine neden oldu. Türkiye yine aynı kanayan yarası ile karşılaştı: Sermaye Birikimi…

    Bahsettiğimiz tarihsel karşılaştırmalar çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti babasından kendisine maddi anlamda zorluklarla beraber büyük bir nam, itibar, onur ve potansiyel miras kalan son derece zeki, çalışkan ve cesur bir gence benziyor. Babasından çok daha güçlü ve etkili olması için ihtiyacı olan en önemli şey sermaye. Onu kazanmanın yolu sabırla, disiplinle, zekice bilimin ışığında çalışıp başka kimselerde olmayan katma değerli ürünler üretmekten ve bunu gerçekleştirecek insan kaynağını en iyi şekilde eğitip yetiştirmekten geçiyor.

    Aksi takdirde bizi başımızı bir kere dahi olsun kaldıramamamız için attıkları bu alt ligden, bizi buraya atanların yardımı ya da yönlendirmesi ile çıkmaya çalışmayı hayal etmek en büyük saflık olur.

    Bizim ekonomiden siyasete her şeyde artık bizim maddi kaynaklarımıza, bizim insan kaynağımıza, bizim sosyolojimize ve bizim tarihimize yani mirasımıza göre plan yapmamız, yeni formüller üretmemiz lazım. Başkasının yol tarifi ile Türkiye 2000’li yıllara kadar aynı yerde dolanıp durdu. Dünya değişip gelişirken hep kaybetti. Şimdi yine onların yöntemlerine dönüp dejavu yaşamak bana hiç makul gelmiyor…