Köşe’deki Ekonomi

“Ahlaki değerlerinin yozlaşması durumunda, varlık ve kaynak şartları ne olursa olsun, hiçbir toplum meşru yollarla iktisadi açıdan refaha ulaşamaz. Bunun sonucu olarak bir çoğu iktisadi esarete sürüklenip sömürülürken az bir kısmı da gaddarlıklarıyla, sürdürülebilir olmamakla beraber, acımasız birer sömürgeciye dönüşür.”

  • 28.06.2025

    Uzun zamandır düşünüyorum. Acaba Nobel Ödülleri öncesinde ya da sonrasında neden bizden dünyaca ünlü bir iktisatçı çıkmadı? Acemoğlu’nu saymıyorum çünkü kriterim vatandaşlık değil. “Bizden” sayılmak için zaman zaman yurt dışında çalışmalar yapsa da görevlerde bulunsa da adayın/ödül sahibinin ödülü getiren çalışmayı bizim üniversitelerimizden birinde sonuçlandırması.

    Ne yazık ki yok böyle bir iktisatçımız.

    1929 Büyük Buhran Krizi sonrası dünyanın en bunalımlı yıllarında Genel Teori’yi yazıp, “Kardeşim, temel varsayımlarınız yanlış. Bu iş böyle çözülmez. İşte böyle çözülür” diyip, her ne kadar bir süre sonra her türlü güncellemeye rağmen doğal olarak zamanın gerisinde kalacak da olsa bir yol haritasını ortaya koymayı başaran ve dünyayı içinde debelendiği çukurdan tüm eleştirilere rağmen çıkaran Keynes gibi bizim dertlerimize deva olacak bir iktisatçı neden yetiştiremedik?

    Sonraki dönemde ABD’nin dünyanın bir numaralı ekonomisi olması ve iktisadi anlamda tarihinin en müreffeh dönemini yaşamasında, dolayısıyla da SSCB’yle olan mücadelesini kazanmasında büyük payı olan, iktisat dünyasının Newton’u diye anılan bir Samuelson neden bizden çıkmadı?

    Dünyanın çeşitli ülkelerinden onlarca örneği inceleyip “neden bizden çıkmadı?” diye sorgulamak mümkün…

    Türkiye eğer bir gün gerçekten ama gerçekten sürdürülebilir refah yaşamak istiyorsa adalet, teknoloji, sanayi, tarım-hayvancılık, enerji, ticaret, hizmet, finans gibi alanlarda çok ciddi bir güce ihtiyacı var. Bunların her birini bir spor takımının oyuncuları gibi düşünmek; siyaseti de takım kaptanı kabul etmek gerekiyor. Takımın her oyuncusu kendi mevkisinin en iyisi olmaya ve kalmaya çalışmalı. Takımın sahibi millet ve en önemlisi teknik direktörü iktisatçılar olmalı. Önce kalkınma iktisatçıları direksiyona geçmeli. Ardından ulaşılan hedefler ya da ortaya çıkan tehditler çerçevesinde bayrak teslimleriyle maksimum fayda elde edilmeli. 

    İşte bu çerçevede bir oyun planı hayata geçirilirse o zaman üniversitelerimiz yukarıda adını andıklarımıza rakip isimlerin çıktığı gerçek bilim merkezlerine dönüşebilir ve ülkemizin kaderinde ciddi etkileri olabilir. Bu etki sadece iktisat değil bahsettiğim tüm bilim alanlarından hem özel sektöre hem kamuya spesifik oyuncuların yetişmesini sağlayacağından şu an kavrayamayacağımız derecede büyük bir çarpan etkisini içinde saklıyor olabilir.

    Dönelim şimdi yayınımızdaki önerileri konuşalım konusuna.

    Çok sayıda ekonomisti takip etmeme rağmen çözüm önerisi bulamıyorum demekle ifade ettiğim mesele aslında dörtbaşı mamur bir alternatif planın yokluğuydu.

    Türkiye’de çok fazla sayıda iyi ekonomist var. Fakat özellikle televizyonlarda ve sosyal medyada gördüklerimizden günlük-haftalık-aylık konularda yorum dinlemekten ileri gidemiyoruz. Kimisi siyasi meseleleri merkeze alarak kimisi tamamen uzak durmaya çalışarak kimisi ise daha çok küresel bakış açısıyla olayları yorumluyor. Bunların yapılması ve sürekli olarak vatandaşın aydınlatılması, finansal okuryazarlığının ve bakış açısının güçlendirilmesi çok kıymetli. Şartlar ne olursa olsun devam etmeli.

    Diğer yandan bize adalet, teknoloji, sanayi, tarım-hayvancılık, enerji, ticaret, hizmet, finans gibi içinde bulunduğumuz kötü durumun her penceresinden senkronize çözümler üreten ve gerekli teorik hesaplamaları yapılmış, olumlu örneklerle güçlendirilmiş toplumun tüm kesimlerini ikna edebilecek bir yol haritası lazım. Bu da ancak akademi dünyasından bir çalışma olarak çıkabilir; en basit dille kitaplaştırılarak maddi olarak ortaya koyulabilir ve tüm başta sosyal medya olmak üzere ana akım da dahil tüm basın yayın organlarıyla toplumun önce ilgi ve dikkatini çektikten sonra iknası için takdirine sunulabilir.

    Bu çalışma yakındığım üzere bizim akademi dünyamızdan gelemedi. Medyadan da doğası gereği  hızla değişen gündemi yakalama ve tarihe not düşme vazifesinin yoğunluğundan gelmeyecek. Geriye bir tek siyaset kalıyor.

    Akademisyenlerin yeterli sayıda yer aldığı siyasi oluşumlardan partilerinin aldıkları oyların oranını dikkate almaksızın “Gölge Bakanlık” çalışmaları kapsamında bu tarz da önü-sonu belli alternatif planlar gelebilir. Gelmeli de. Bence asıl var olma sebepleri bu. Zaten siyaset kurumunun var olma sebebinin kaynak ve varlıkların nasıl bölüşüleceği hususuna cevap getirmek olduğu, demokrasinin tercih edilecek cevap da halkın iradesine başvurulması yöntemi olduğu düşünülünce her siyasi partinin söz konusu yol haritasını iktidara alternatif olarak önü-sonu belli ve eksiksiz şekilde ortaya koyması gerektiği ortadadır. Hiçbir zaman uygulanmayacak bile olsa bunların halka iletilmesi ve halk tarafından bilinmesi halihazırdaki uygulayacılara hem sonunda tüm toplumun karına olacak şekilde kopya çekebilecekleri faydalı yol göstericiler olacağı gibi hem de uygulayıcıların yanlış bir adım atma ihtimalleri doğduğunda vatandaşların tepkisini hesaba katarak büyük hatalardan çekinmesini sağlayacaktır.

    Bugün böyle bir siyasi parti programı görebiliyor muyuz? Hayır…

    İşte o sebeple ilerleyemiyor, tarihimizin en uzun  enflasyonla mücadele planı sonucunda %5’lik bir ilerleme bile kaydedemiyoruz!

    Hasılı, kısır tartışmaları bir yana bırakmak lazım. İçinde bulunduğumuz her şart belli bir değere tekabül ediyor. Şartlar kötüyken bu değer her geçen gün azalıyor. “Düşüyoruz, yanıyoruz” diye dövünmenin faydası yok. Acilen içinde bulunduğumuz şartlara tekabül eden değeri sermaye edinip ne yapabiliriz diye düşünmemiz ve derhal aksiyona geçmemiz lazım.

    Zaman aleyhimize işliyor.

    Tekrar ifade etmek isterim:

    Kavgaya vaktimiz yok. İşimiz elimizdeki değeri artırmak için ikna, senkronizasyon ve verimlilikle optimizasyon sağlamak. Bunun için de iyi bir plan lazım. Etrafında birleşmek ve zaman kaybetmeden harekete geçmek için ilk temel ihtiyaç bu…

    Selamlar…

  • 25.06.2025

    Şartlar her geçen gün zorlaşıyor. Bir taraftan belirsizlik diğer taraftan inadına kayıtsızlık artıyor.

    Hayra alamet değil!

  • 20.06.2025

  • 16.06.2025

  • 30.05.2025

  • Tekstil Zorda

    16.06.2025

    https://www.liderhaber.com.tr/tekstil-zorda

    “Türkiye artık üretmeden büyüme patikasına girmiş gibi. Sadece turizm ve hizmet sektörüyle ben gençlerimize hayal kurdurabileceğimizi zannetmiyorum”

    Bu sözler, TOBB Türkiye Hazır Giyim ve Konfeksiyon Sanayii Meclis Başkanı Şeref Fayat’a ait. Anahtar referanslar çok önemli: Üretmeden büyüme, gençler, hayal kurdurmak!

    Evet, tekstil üretimi hızla düşüyor. Özellikle de hazır giyimde. Yaşadığımız son üç yıllık süreçten sonra gayet normal görülebilir. Fakat gerileme daha eskilerden geliyor. Rahip Brunson Krizi’nden beri devam ediyor.

    Özal’dan buyana 45 senelik süreçte başkalarının 10 yılda başardığı markalaşmayı dahi başaramadık.

    Halbuki yaklaşık yarım asırlık tecrübenin hakkı bu değil.

    On yıllarca fasonda kaldık. Batsanız da herkesin bir yakınınız üstüne kurulan şirketlere mal vermeye devam ettiği, bankalara uğramayan çek yaprağı sirkülasyonlarıyla yabancıları şoke eden, sıradışı, herkesin şansını denediği, sigortasız işçilikte oransal anlamda inşaat işlerinin hemen ardında duran garip bir sektöre dönüştürdük. Dolayısıyla da başaramadık.

    Dünyaya birçok firmamamız son yıllarda başta çevre ülkeler olmak üzere kendi markalarıyla ürün gönderseler de devlet olarak planlı programlı ve tüm dünyaya hitap edicek markaların oluşmasında katkı sağlayacak icraatlerde bulunamadık.

    Ucuz kredilerle ve vergi aflarıyla herkesin memnun olacağı bir büyüme yakalanır dedik, kenardan izledik. İşte sonuç bu oldu.

    Sürekli yol açan, fırsatları gören, gerektiğinde bu yatırımlarıyla dış siyasetini düzenleyip menfaatini gözeten, üretim,ticaret ve finans üzerine kurulu olan bugünkü dünya düzeninde bir sonraki adımı hesaplayıp hamle yapan bir akla ihtiyacımız var.

    “Üretim ve Ticaret İçin Politika” başlığı için bir şemsiye açmalı ve tüm paydaşları aynı hedefe sevk etmenin yanında dışarda da her hamlemizi bu temele oturtmamız lazım. Çünkü büyük devlet olmanın tek yolu var: Üretim ve ticarette, dolayısıyla da finansta güçlü olmak.

    Hasılı, artık ekonominin en üst düzey karar alıcı organları ciddi kariyerlere sahip iktisatçılar, finansçılar, çeşitli sektörlerden iş insanları ve özellikle sanayicilere bir araya gelip kısa vadeli değil, orta ve uzun vadeli yol haritalarımızı düzenlemeli.

    Bir öneri olarak zamanında ABD’de, iktasat’ın Newton’u diye anılan Samuelson’un Kennedy için kurduğu tarzda bir danışma kurulu oluşturulabilir.* Bu gerçekten çok önemli. Çünkü 2 yıllık programdan sonra ancak enflasyonu %3 aşağısında bir rakama çekebildik.

    Halbuki başarılı bir program uygulansa çoktan süteç tamamlanmıştı. Türkiye tarihinin en uzun soluklu yüksek faizli programının sonucunun bu olması kabul edilebilir değil. Ülkenin yetiştirdiği tüm önde gelen ekonomistler kıyasıya eleştiride…

    Faiz artışlarının yanında yapısal reformlar devreye sokulmayınca ve kamu harcamalarında kısılma olmayınca böyle bir tabloyla karşılaşılması kimseye sürpriz olmadı aslında. Ekonomiden biraz anlayan herkes sonucun bu olacağından daha ilk aylardan zaten emindi.

    İki yıllık süreç bizi buraya getirse de vazgeçip havlu atma, oturup “kaderimiz buymuş” deme lüksümüz yok. Toparlamak zorundayız. 85 milyon insanımız için mücadeleye devam etmeliyiz. Kaç kere başarısız olunursa olunsun baştan baştan denemeliyiz. Pek tabi aynı şeyleri deneyip farklı sonuç almayı beklemek gibi bir hataya düşmeden…

    Tam burada başa dönüp meseleyi Sayın Fayat’ın ifade ettiği “gençler” hususuna getirecek olursak açıkça ifade etmek lazım: Gençlere çok ihtiyacımız var. Şans vermeli, önlerini açmalı, tecrübe kazanmalarını sağlamalıyız. Bunun için de en başta onları okullarında, üniversitelerde, ilk iş yerlerinde yetiştirecek, iş dünyasında tecrübe kazanmalarını sağlayacak ve zamanla direksiyona oturmaya hazır hale getirecek insanlara ve tüm bunlardan en yüksek verimin ortaya çıkmasını sağlayacak sürdürülebilir planlara, son olarak da tüm vatandaşların bu sunulan programlara ve yönetici kadrolarına güven duymasının ardından finansmanı için ise yüksek faizli borçlar yerine tüm vatandaşların elini taşın altına koyması açısından kitle fonlaması yönteminin kullanılmasıyla beraber güçlü-derinlikli ve paydaşlarının finansal okur yazarlığı yüksek olan bir borsanın oluşturulması azmine ihtiyaç var.

    Yazımı geçen gün bir YouTube shorts’unda denk geldiğim cümleyle son vermek istiyorum. Sözün sahibi Bilge Yılmaz Bey. Siyasi kimliğinin dışında bir iktisatçı olarak ifade ediyor: Her şey faizin artırılmasıyla çözülecek olsaydı dünyada kötü ekonomi kalmazdı”

    Çok haklı…

    İçinde bulunduğumuz cendereden çıkmanın formülü doğru politikalarla doğru yol haritasının oluşturulması ve o yolda gereken ısrar ve dikkatle yürünmesi…

    (*Not: Bahsi geçen dönem çoğu iktisat tarihçisine göre ABD’nin ekonomik anlamda en zirvede olduğu yıllara denk gelmektedir.)

  • 21.05.2025

    https://www.liderhaber.com.tr/abdnin-yeni-ekonomik-hegemonya-enstrumani

    Bugün dünya finans sisteminde yaşanmakta olan dönüşüm, yalnızca merkez bankası faizleri, rezerv para hareketleri ya da ticaret savaşlarıyla sınırlı değil.

    Bu dönüşümün daha derin, daha görünmez ama bir o kadar da etkili başka bir boyutu daha var: devletlerin yatırım gücü üzerinden yürütülen sessiz bir rekabet. 

    Bu rekabetin en sofistike ve hızla tesiri güçlenen silahlarından biri de Sovereign Wealth Fund yani devlet servet fonu kavramı. Son yıllarda özellikle Çin, Norveç, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi ülkeler üzerinden devlet servet fonlarını çokça duyar olduk. 

    İşte şimdi bu alana bambaşka bir aktör, bambaşka bir modelle dahil oluyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin geliştirip sahaya süreceği yeni model, klasik “devlet servet fonu” yapısından oldukça farklı. Bu yapı, bazı çevrelerde “Sovereign Wealth Reserve” olarak adlandırılıyor; yani “devlet servet rezervi”, kısaca SWR. 

    ABD’nin bu rezerv fon yaklaşımı, sadece bir ekonomik karar değil, aynı zamanda stratejik bir savunma, diplomatik bir araç ve küresel güç mücadelesinin yeni cephesi olarak karşımıza çıkacak gibi duruyor.

    Tarihsel olarak bakıldığında şimdiye kadar ABD, doğrudan bir devlet servet fonu kurma ihtiyacı duymadı. Bunun elbette birçok sebebi var. Öncelikle ABD ekonomisi tarihsel olarak hep sermaye çeken bir yapıda oldu; sermaye biriktirme ve dışa yönlendirme gereksinimi sınırlı kaldı. 

    Ayrıca kamu gelirleri genellikle bütçe açıklarıyla birlikte yürüdü; Norveç gibi büyük cari fazlalara dayalı bir yatırım havuzu oluşmadı. En önemlisiyse, özellikle Sovyetlerin dağılışından sonra tamamen olgunlaşan ABD’nin neo-liberal piyasa doktrini, devletin doğrudan yatırımcı olarak piyasaya müdahalesine her zaman mesafeli durdu. 

    Gelgelelim 2008 küresel finans krizinden bu yana yaşanan kırılmalar ve özellikle Çin’in devlet fonları eliyle küresel şirketlerde, limanlarda, enerji projelerinde etkili hale gelmesi, bu bakışı geç ve zor da olsa değiştirmeyi başardı.

    Çin’in China Investment Corporation-CIC üzerinden yürüttüğü stratejik satın almalar, Suudi Arabistan’ın Public Investment Fund- PIF fonu ile teknoloji sektörüne yaptığı agresif yatırımlar, Norveç’in Norges Bank Investment Management-NBIM fonunun dünyanın en büyük pasif yatırımcısı haline gelmesi ABD’yi artık yalnızca seyirci kalamayacağı bir jeopolitik sahaya zorladı. 

    Çünkü bu fonlar yalnızca finansal değil, siyasi ve stratejik gücü temsil ediyordu. ABD, bu gücü elinde tutmadığı her yıl, Çin gibi rakiplerinin jeoekonomik hamlelerine bir adım daha yenik düşüyordu. Sonunda uyandılar…

    İşte tam da bu noktada ABD, klasik SWF kurmaktansa çok daha özgün, karma bir yapıyı gündeme getirdi. Bu yapı resmi olarak SWF olarak anılmasa da, ABD Hazine Bakanlığı, FED ve özel yatırım fonları arasında örülen yeni bir ağın merkezinde yer alıyor. 

    Bu sistemin bir ayağında Hazine Bakanlığı, diğer ayağında FED ve üçüncü kritik oyuncu olarak da BlackRock gibi dev özel fonlar yer alıyor. 2020 pandemi döneminde FED’in krize karşı yürüttüğü şirket tahvili alım programını hatırlayanlar, bu programın fiilen BlackRock’a emanet edildiğini de hatırlayacaktır. Yani işin içinde bambaşka işler olduğunu anlamak gerekiyor.

    Bugün ABD, FED’in bilançosunda tuttuğu bazı rezerv varlıkları ve devlet tahvillerini artık sadece pasif olarak taşımak yerine, SWR havuzu benzeri yapılara aktararak bunları aktif yatırım aracı hâline getirmeye hazırlanıyor. Yani ABD, para basarak piyasayı fonlamaktan çok, rezerv birikimiyle doğrudan yatırım yapacak bir aktör olmak istiyor. Ama bunu devletin eliyle değil; BlackRock, Vanguard, State Street gibi hepsi birbirinin ve dünyanın tüm ülkelerinin borsalarında kağıtları işlem gören sanayi, ticaret, medya, turizm, sağlık, kimya, otomotiv, gıda, gayrimenkul, finans devlerinin ortaklık paylarını ellerinde tutan yani dünyayı yöneten yatırım fonları üzerinden, vahşi kapitalist özel sektör oyuncularının eliyle “devlet serveti yönetimi” yapılacak gibi gözüküyor. Bu aslında şirketlerin devletleşmesinin en önemli işaret fişeği olacak.

    Bu yeni yaklaşımda yatırım yapılacak alanlar dikkatle belirlenmiş durumda. ABD için öncelikli stratejik sektörler arasında yarı iletken teknolojileri, mikroçip üretimi, yapay zekâ ve kuantum bilişim, enerji altyapısı (özellikle yeşil enerji ve nükleer), savunma sanayi, nadir toprak elementleri, batarya teknolojileri ve kamu altyapısı geliyor. 

    SWR benzeri yapıların fonları sadece iç piyasaya değil, küresel sahaya da yayılacak. Özellikle Afrika, Güneydoğu Asya ve Güney Amerika gibi bölgelerde altyapı yatırımları, teknoloji merkezleri ve enerji projeleri üzerinden Çin’in Kuşak-Yol Projesi’ne karşı alternatif bir yatırım şemsiyesi kurulması planlanıyor. Böylece ABD, sadece yaptırımlar ve ticaret kısıtlamalarıyla değil, doğrudan yatırım gücüyle Çin’e karşı sahada olacak. Bu, Soğuk Savaş sonrası en ciddi “jeoekonomik cepheleşme” anlamına geliyor.

    Elbette bu modelin diğer devlet servet fonlarından farkları büyük. Çin’in CIC fonu agresif büyüme odaklı; küresel şirketleri doğrudan satın alıyor. Norveç’in NBIM fonu ise düşük riskli ve şeffaf yatırım stratejisiyle çalışıyor. Suudi Arabistan’ın PIF fonu orta riskli, büyük getiri arayan ve teknolojiye odaklı bir yapıya sahip. 

    ABD’nin kurmaya çalıştığı SWR modeli ise bunların hepsinden farklı olacak gibi. Kaynak olarak doğrudan bütçe fazlası ya da dış ticaret gelirleri değil, FED bilançosundaki varlıklar, devlet tahvilleri ve özel fonların sermayesi kullanılacak. 

    Yönetim doğrudan kamunun değil, kamuyla birlikte çalışan özel fonların elinde olacak. Yani dünyayı yöneten finansçılar artık ABD’nin SWR ile outsource edeceği gerçek zenginliğini ve kredibilitesini de yönetmeye başlayacak. 

    Risk yaklaşımı karma olacak yani kamu garantisi ile özel sektör risk iştahı birleştirilecek. Yatırım alanı sadece finansal değil; altyapı, güvenlik ve teknoloji gibi kritik sektörlere yönelecek.

    Belki de en önemlisi, bu modelde şeffaflık kamuoyuna açık olmasına rağmen, uygulamada gölge yapılar üzerinden çalışılabiliyor olması olacak. Bu da ABD’nin resmi olarak “devlet servet fonum yok” pozisyonunu korurken, aslında küresel yatırımlarda aktif bir devlet oyuncusuna dönüşmesini sağlayacak. Herkes kazanıyor gözükse de bu işten en fazla kazancı dünyanın tüm gelişmiş markalarının hisselerini elinde tutup küresel ekonomiye yön veren finans elitleri sağlayacak. Gerisi hikaye…

    Bu yeni modelin küresel ekonomi üzerindeki etkileri çok büyük olacak. Öncelikle doların konumu değişecek. Dolar, artık sadece bir ödeme aracı veya rezerv para değil, aynı zamanda yatırım yapan, altyapı finanse eden ve stratejik sektörleri yönlendiren bir güç hâline gelecek. Bu da doların küresel çekiciliğini sadece güvene değil, getirisi olan somut projelere dayandıracak. 

    Hal böyle olunca Çin ile SWF savaşı ise yeni bir boyut kazanacak. ABD artık Çin’in yatırımlarına yalnızca karşı hamleler değil, alternatif yatırım fırsatları sunarak cevap verecek. Bu durum özellikle gelişmekte olan ülkeler için cazip hale gelecek. Çünkü Çin’den gelen yatırımın siyasal bağımlılık yarattığı algısı, ABD’nin “özel sektör eliyle, daha esnek yatırım” vaadiyle dengelenebilecek. 

    Bu sayede gelişmekte olan ülkeler, altyapı fonlaması için yeni bir seçenek elde edebilecek. Ancak bu, aynı zamanda Batı eksenli yeni bir ekonomik bağımlılık tuzağını da haliyle içinde barındıracak.

    İçeride ise ABD’nin kamu yatırımlarını finanse etmek için SWR sistemine yaslanması, özellikle altyapı reformlarının önünü açabilecek. Kapsamlı bir köprü, liman, demiryolu ve enerji modernizasyonu için bu fonlama merkezi hayati değerde olacak. 

    Fakat bu durum aynı zamanda, kamu yatırımlarının artık doğrudan Hazine’den değil, özel fonlar üzerinden yapılması anlamına da gelecek. Bu da kamu hizmetlerinin finansmanında kar maksimizasyonu odaklı bir bakış açısını beraberinde getirmesiyle sonuçlanacak ki, bu durum ilerleyen süreçte bazı problemlere neden olabilir…

    BlackRock gibi fonların devlet fonu gibi davranmaya başlaması, bu firmaların piyasa oyuncusu değil, devletin stratejik ajanı haline gelmesine yol açabileceğinden belirli riskleri yanında taşıyacak. Bu durum finans kapitalin devlet aygıtına entegre olmasının, belki de en net örneği olacak.

    Sonuç olarak ABD’nin SWR stratejisi, yalnızca bir fonlama hamlesi değil, çok katmanlı bir jeoekonomik değişimin habercisi olarak gözüküyor. Bu sistemin tam işler hale gelmesiyle birlikte, dünya ekonomisinde yatırım akışları yeniden şekillenecek, güç dengeleri değişecek ve belki de merkez bankalarının rolü bile yeniden tanımlanacak. 

    Artık sadece faiz politikasıyla değil, doğrudan yatırımla sahada olan merkez bankaları, “yatırımcı devlet” kavramını güçlendirecek. 

    Bu model, Türkiye, Arjantin, Brezilya, Meksika, Güney Afrika gibi gelişmekte olan ülkeler için hem ciddi fırsatlar hem de dikkat edilmesi gereken riskler taşıyor. 

    Evet, bu yatırımlar, ekonomik büyüme ve altyapı reformu için ciddi kaynak sağlayabilir. Fakat dış bağımlılığı bugüne kadar bildiğimiz ve bir şekilde yönetebildiğimiz bir formdan çıkarıp karmaşık ve çok daha katı-kalıcı hale getirebilir. Bu nedenle ABD’nin SWR stratejisini izlerken, sadece ekonomik değil, siyasi ve stratejik perspektiflerle de değerlendirme yapmak şart. 

    Son söz olarak şunu diyebiliriz: Dünya artık “yatırım savaşları” dönemine hazırlanıyor. Bu savaşın cephanesi fonlar, askerleri danışmanlar, cepheleri ise şirketler ve projeler olacak. Büyük bir ekonomik sıçramanın eşiğindeyiz. Fakat unutmamak gerekir ki böylesine keskin değişikliklere piyasalar ancak büyük krizler sonrası razı olur…

    Çok dikkatli olmamız lazım!

  • 19.06.2025

    https://www.elipshaber.com/savas-cin-ekonomisi-ve-tcmb-karari

    Bir haftadır devam eden savaşın neredeyse hiç değinilmeyen çok büyük bir önemi var: Çin ekonomisine etkisi…

    Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı günden beri perde arkasında devam eden ABD-Çin Savaşı ve yine ABD’nin gölgesinde gerçekleşen Çin-Tayvan gerilimine Tarife Savaşları’ndan sonra denkleme bir de İran-İsrail Savaşı girmiş oldu.

    Enerjide rakibi ABD’nin aksine tam anlamıyla ithalata mahkum olan Çin 2024 yılında 11.3 milyon varil petrol ithalatı gerçekleştirmiş bir ülke. Üretim ekonomisi bu ithalatla bağımlı. Bu enerji ithalatının faturası tam 310 milyar dolar. Söz konusu devasa talebin önemli kısmı Suudi Arabistan, Irak ve İran’dan karşılanıyor.

    İran’a ait elde edilen 2023 yılı resmi verilerine göre Çin’e 41 milyon varil petrol satılmış. Yani söz konusu enerji ithalatının %3,7’si İran’dan sağlanmış. Fakat uzmanlar gerçek rakamların bunlar olmadığını iddia ediyorlar. Çünkü İran üzerindeki yaptırımlar nedeniyle önemli bir büyüklükte petrol Çin’e Singapur, Malezya ve Umman gibi ülkeler üzerinden satılıyor. İran’ın Çin’e ulaşan petroldeki gerçek oranının %7-%8 civarında olduğu düşünülüyor.

    Tabi bir de işin fiyat tarafı var. 400-500 milyar dolarlık bir GSYH’ye sahip İran için petrol ve gaz satışları hayati önem arz ediyor. Yaptırımlardan ötürü bu tip yollarla sattığı petrolde ciddi fiyat indirimleri de söz konusu oluyor. Hal böyle olunca da Çin bundan çok ciddi şekilde faydalanıyor.

    Bu perspektifte açtığımız pencereden bir de Hürmüz Boğazı ile Malakka Boğazı’nı baktığımızda meselenin Çin için önemi saha da netleşiyor.

    ABD uzun yıllardır Çin’in enerji açısından dünyaya açılan kapısı olan Malakka Boğazı’nı müttefikleriyle beraber deniz kuvvetleri aracılığıyla sıkıştırıp Çin’e ciddi baskı uyguluyor. Öyle ki Çin bu güvenlik problemini aşmanın yanında ticaret kanallarını da geliştirmek/güvenli hale getirmek için hepimizin adına aşina olduğumuz ve benim de bir çok yazımda atıfta bulunduğum Kuşak ve Yol Projesi’ni hayata geçirmeye çalışıyor. Projeye şimdiye kadar 400 milyar dolardan fazla para harcandı. Proje henüz istenilen seviyede olmadığı gibi Çin çoktan ekonomik anlamda ciddi problemlerle boğuştuğu kötü bir döneme girdi.

    Üstene bir de şimdi her an Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimali var. Dünya LNG ve petrol akışının ana vanası olan boğazın devre dışı kalması halinde enerji fiyatlarında ciddi dalgalanmaların olması ve petrol fiyatlarının hızla 100 doları aşması mümkün.

    Günde ortalama küresel tüketimin yaklaşık beşte biri olan 20 milyon varil ham petrol ve ürünü bu boğazdan geçiyor.

    Sadece Çin değil. Bütün Asya’da taşlar yerinden oynar ve enerji şoku domino etkisi yaratır. Çünkü Çin’le beraber Hindistan, Japonya ve Güney Kore, Boğaz’dan çıkan ham petrol ve kondensatın %69’unu, LNG’nin %83’ünü satın alıyor; Asya’da rafineri kapanmaları, elektrik kesintileri ve ithal enflasyon hızla riski yükselir.

    Yazımın çerçevesi gereği Batı’da ne olur tarafına çok girmiyorum. Fakat onların da son derede kötü etkileneceği ve insiyatifin kısa süreli de olsa rezerv zengini ABD’nin eline geçse de netice itibariyle Powell’ın ifade ettiği ve FED’in faiz indirimi beklentisini elinin tersiyle itmesine neden olan sebepler dairesinde işlerin olumsuz küresel etkilerinin ortaya saçılacağı bir dönem başlar.

    Evet, Çin için zaten zorlu olan sürecin İran-İsrail Savaşı ile daha da zorlaşacağı kesinleşmiş durumda. İşlerin nereye varacağı soluksuz şekilde takip edilip beklenirken bir başka önemli meselemi daha var: TCMB faiz kararı…

    Ciddi şekilde gerileyen petrol fiyatları çerçevesinde enflasyonda beklentiler Mayıs ayı verileriyle beraber pembeleşmeye başlamıştı ki savaş patlak verdi ve petrol fiyatları kısa sürede 10 dolar yükseldi. Şartlar böyleyken ve enerji ithalatına bu kadar bağımlıyken TCMB’den faizleri sabit tutma kararı bekliyorum.

    Zaten son 4 gündür gecelik değil haftalık repo mekanizması çalıştırılarak %49’lardan %46’lara yani gerçek politika faizi oranına dönüldü. Üstüne bir de indirim olmaz diye düşünsem de başta sanayiciler olmak üzere bir çok cephede bayraklar açılmış durumda.

    Beklentim pas geçilmesi olsa da 100 baz puanlık bir indirim olursa da şaşırmam…