Köşe’deki Ekonomi

“Ahlaki değerlerinin yozlaşması durumunda, varlık ve kaynak şartları ne olursa olsun, hiçbir toplum meşru yollarla iktisadi açıdan refaha ulaşamaz. Bunun sonucu olarak bir çoğu iktisadi esarete sürüklenip sömürülürken az bir kısmı da gaddarlıklarıyla, sürdürülebilir olmamakla beraber, acımasız birer sömürgeciye dönüşür.”

  • https://www.elipshaber.com/indirilen-faiz-ve-odenen-faiz

    24.07.2025

    Geçen sene 12 ayda toplam ödenen 1.2 trilyonluk faiz tutarına bu sene hemen hemen 6 ayda ulaşmış durumdayız. Bu ay sonu rahatlıkla önceki seneyi geçeriz.

    Bütçe açığı geçen sene aynı dönem 747 milyarken bu sene 980 milyar lira. Bu sene alınan bunca ek vergiye rağmen yine de yetiştirememişiz. Açık daha da artmış.

    Halbuki milyonlarca insanımız 4 asgari ücretli maaşının aynı eve girmesi halinde bile ancak yoksulluk sınırını ucu ucuna aşırabilecek kadar bedavaya çalışıyor.

    İnsanımız gerçekten çok sabretti. Artık kimsenin takati kalmadı. Önceki dönemde eşi benzeri görülmemiş korkunç bir ekonomik programla ülke ekonomisi uçurumun kenarında bırakıldıktan sonra bu defa açığı kapatmak üzere tüm toplumu vergilerlerle boğan, üstelik bunu da dolaylı vergilerle yaparak zengin-fakir demeksizin herkese aynı şekilde uyguladığından vergide adalet ilkesini tamamen görmezden gelerek gerçekleştiren bu ekonomi yönetimi de hiç bir başarı sağlayamadığı gibi üstüne bir de gelir adaletsizliğinin zirve yapmasına muazzam katkıda bulundu.

    (Son 3 yıldır Türkiye’de dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki ortakama payı % 70’in üzerinde. Bu oran Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde % 30 civarında)

    Hal böyle olunca ve yükü her defasında o milyonlarca açlık sınırı altında, yani ölmemek için yaşayan insanlar çekince insan bir dönüp soruyor boşluğa: “ Herkes bu kadar yoksullaşmışken bu muzzam faizlere neden olan borçlar ne için alınıyor? Bu paralarla ne yapılıyor?”

    Baksanıza, 6 aylık faize 275 bin adet 2+1 yapacak para ödemişiz. Senede 550.000 konut eder. Önümüzdeki en az 3 sene işlerin böyle devam edeceğini ön görürsek bu rakam 1,5 milyonu alıyor. Ölçek ekonomisi hesaba alındığında rakamda ciddi bir artış daha oluşacaktır.

    Türkiye tarihinde bu büyüklükte bir sosyal konut projesi olmadı. Devrim niteliğinde bir dönüşüm sağlanabilir. Konut problemine merhem olmasıyla da bir çok iktisadi ve sosyal problemin çözümünde başrol oynayabilir.

    Peki, neden olmadı?

    Faizi bile bu kadar büyük olan bu borçlarla bunların 10 katı yapılabilirdi ama neden yapılmadı?

    Kaç Marmaray, kaç Yavuz Sultan Selim Köprüsü, kaç Boğaziçi Üniversitesi, kaç Kuzey Marmara Otoyolu, kaç metro projesi, kaç TOGG fabrikası yapılabilirdi, neden yapılmadı?

    Bunları düşünmeye başladıysak ve bu günde birkaç sefer aklımıza geliyorsa o zaman vergi bilincimiz oluşmaya başlamış demektir ki, bu da zaten bir ülkede gerçek demokrasinin filizlenmesinin ilk şartıdır.

    Hala düşünmeye başlamadıysak da bilmeliyiz ki bu enflasyonist dönem çok uzun sürecek. Çünkü dünyada vergi bilincine sahip olmayan ve vergilerinin kime, neye, neden harcandığını bilmeyen, harcamaları yapanları verimliliğini ölçmeye ve şeffaflıkla açıklamaya siyasi talepleri-demokratik tercihleriyle zorlamayan, şart koşmayan toplumlardan hiç birinin iktisadi refaha ulaşması mümkün değildir.

    Başlamış olsak iki seneye enflasyonu tek haneye düşüreceğini iddia edenlerin neden borçlanırken 5 ve 10 yıllık tahvillerde %30 faizle borçlandığını sormaya başlar ve sosyal medyada haftalarca bu konuyu gündemde tutardık. Ama daha o seviyeye yıllar var. Çünkü kendi özel hayatımızda da bilgisizlikten kaynaklı vergiden nefret ediyoruz.

    Yine de olsun, yavaş da olsa ekonomi/finans okuryazarlığımız her geçen gün artıyor. Enflasyonun insanımıza en büyük hediyesi de bu oldu sanırım…

    Tüm bunları faiz indirimi tahminimi yapmadan önce aklımdakileri anlatmak ve bir de bu indirim süreçlerine bu gözle bakmanızı sağlamak için anlattım.

    İçinizi sıktıysam özür dilerim.

    Ben 200 baz puan bekleyenlerdenim. İşler düzeldiği için değil mecbur kalındığı için faiz indirimi yapılıyor. Nasıl bir saçma mecburiyet durumunda olduğumuz ise apayrı bir yazı konusu.

    200’den fazlası gerçekten niyeti en azından bu sene %30 enflasyonla bitirmek isteyenlerin hesaplarını tehlikeye atabilir.

    Yine de 250’ye şaşırmam. Fakat birilerinin iddia ettiği üzere 300 ve üzeri bir puanla karşılaşırsak gözüm hemen para piyasası fonlarına ve özellikle serbest döviz fonlarına gider. Mart ayından sonra oraya 10 milyar dolarlık giriş oldu. İçerdeki toplam yekün 50 milyar dolara ulaştı.

    Doların hakettiği değerin çok çok altında olduğu bu dönemde, her ne kadar Mart sonrası brüt rezervleri hemen hemen tamamıyla ve net rezervleri tehlikeli sınırın üzerinde olacak şekilde yerine koymak suretiyle Merkez Bankası gücünü toplamış olsa da sırf bu işin sonunda 322 milyar dolarlık toplam dış borcumuzu düşünerek kendini hedge etmek isteyen aktörler olacağı gibi siyasetin durulmaz sularının yılın geri kalanında muhakkak bir vesile ile paniğe sevk edeceği bireysel yatırımcılar 300 baz puan sonra illaki ufak ufak harekete geçecektir. İşte bu da o %30’luk enflasyon hayalini yok edebilir.

    Hani toplam dış borç dedik ya, içinde Hazine’nin payı haziran ayı itibarıyla 123 milyar dolar.

    Üstüne bir de iç borcunun 32 milyar dolarlık kısmına denk gelen %11’lik döviz cinsinden borcu da bir kenarda bekliyor.

    Etti 155 milyar dolar!

    Hasılı, tüm enflasyonla mücadele planının doları bastırmak üzerine kurulu olduğu ve başarısızlığa tahammülün ne vatandaş ne de yönetim açısından zerre kalmadığı bir iklimde 300 baz puan ve üzeri bir indirim gerçekten büyük kumar olur.

    Hep beraber göreceğiz…

  • Büyük Sıçrama

    13.07.2025

    Hodgston’ın üç ciltlik müthiş eseri İslam’ın Serüveni, aslında ticaret ve onun sebep olduğu müthiş gelişmenin ortasına bir düzenleyici medeniyet olarak gelen İslam’ın düşünsel devrimini devam ettirmeyi sağlayıp Sanayi Devrimini gerçekleştiren kutup olmayı başarması durumunda bambaşka bir dünyanın var olacağını anlatıyor.

    Bugün de dünya aynı noktada. Yine bir büyük sıçramanın eşiğinde. Üstelik Sanayi Devrimi’nden çok daha büyük bir sıçrama. Tüm insanlık tarihini kökünden değiştirecek cinsten…

    Tam bu dönemde ne yazık ki içerde ve dışarda yaşadığımız gerginliklerden ötürü yeterince odaklanamıyoruz. Üstelik ekonominin halide hiç açıcı değil. Kimsenin projeksiyonuna da inanmıyorum. Çünkü bunca yıldır her türlü veri üzerinden piyasaları okumaya çalışan bir aşırı meraklı olarak bunca tecrübeden sonra benim için enflasyonun geleceği ile ilgili tek bir gösterge yeterli. Tahvil Faiz Oranları…

    2 yıllık 40.75, 5 yıllık 36.17 ve 10 yıllık 31.91 olarak karşımızda. Dünyanın hiç bir ekonomisi bugun böyle borçlanırken kısa vadede asla enflasyonu tek haneye indiremez. Örneği yoktur.

    Böyle bir şartlar manzumesinde de o büyük sıçrama sonunda kazananlar listesine ismimizi yazdırmamız imkansız.

    Her ne kadar bizim için can sıkıcı şeyler söylüyor olsam da bizden çok daha büyük dertleri olanlar var bu tahvil meselesiyle ilgili.

    Büyük sıçrama esnasında liderliğini ve dolayısıyla siyasal anlamda her şeyini kaybetmeyle sınancak olan ABD büyük dertliler listesinin başında…

    Evet, tarih her zaman büyük imparatorlukların sonunu borçla yazmıştır. Altınla hükmeden Roma, gümüşle yaşayan İspanya, kağıtla dünyayı yöneten Britanya… 

    Şimdi sahnede bir başka oyuncu var: Dolar’la dünyayı kuran Amerika. 

    Kurduğu ve zorla kabul ettirdiği finansal ve ekonomik sistem artık kendi sahibini boğmaya başkadı. Çünkü sistemin temeli güvene değil, hayallerle harmanlanmış bir sonsuz borçlanma sarmalına dayanıyor.

    ABD’nin toplam kamu borcu 36 trilyon doları aştı. Bu sadece rakam değil, bir uygarlığın ömrünü tüketen, onun damarlarındaki son ekonomik kan akışının hızla pıhtılaştığını gösteren bir veri. Şimdi ABD yönetimi, Trump’ın başını çektiği bir ekiple bu borcun içinden sıyrılmak için sinsi ama klasik bir oyun planını devreye sokmak istiyor. Tahmin edeceğiniz üzere oyunun adı “devalüasyon.”

    Önce şunu söyleyelim: ABD’de federal hükümetin sadece faiz ödemeleri, 2024 yılı sonunda 1,1 trilyon doları geçti. Bu, ülkenin savunma bütçesiyle neredeyse aynı. ABD artık borcun ana parasını değil, sadece faizini çevirmekte zorlanıyor. Hatta daha da ötesi bu faiz ödemeleri vergi gelirlerinin %15’inden fazlasını yemeye başladı. Bu tablo, hiçbir gücün sürdüremeyeceği bir mali yük demektir. 

    Dot.com Krizi ve 11 Eylül’den sonra,  her tıkandığında Irak Savaşı’nda, 2008 Krizi’nde ve devamındaki süreçte, son olarak da Pandemi’de Amerika tıkanınca her defasında para hacmini trilyonlarca dolar artırıp tüm dünyaya enflasyon ihraç etti. Bu konuda o kadar aşırya kaçtılar ki dolar sisteminden kurtulmak için tüm dünya Mortgage Krizi’nden beri alternatif bir yol arama derdine düştü.

    Yine de ABD şansını deneyecek. Belki intihardan önce son bir tatili olarak belki de kurulu düzene yönelik “hala düzeltilebilir” umutlarını mahvetme uğruna kendi talihlerini değiştiren bir deneme olarak tarihe geçecek tartışmalı bir dönem olacak. 

    Evet, Donald Trump’ın kafasında net bir model var. Bu modelin temeli 1970’lere dayanıyor. Nixon’ın altın standardını terk edip doların karşılıksız kalmasına izin verdiği ve ardından ABD’nin yüksek enflasyonla borcunu içten erittiği döneme… 

    Başta Bessent olmak üzere Trump’ın kurmayları bu tecrübenin süreçlerini çok iyi biliyorlar. 

    Dayattığı faiz indirimi isteğinin temelinde işte bu tecrübe var. Devletin kendi borcunu içten eritme enstrümanını kullanmak istiyor. 

    Nominal olarak borç aynı kalırken, doların iç değeri düşürülecek. Yani Trump, ABD halkına “bolluk” getirirken, aynı anda Çin’e, Japonya’ya, Körfez ülkelerine ve Avrupa Merkez Bankası’na” değer kaybetmiş borç kağıtları” satacak. Yani adı koyulmamış bir küresel borç soygunu yaşanacak.

    Plan bu olunca önündeki engelden yani Powell’dan bir an önce kurtulmak istiyor.

    Zaman çok değerli. Çünkü Çin ABD’nin ensesinde. Her ne kadar orda da bir sürü sıkıntı olsa da ve Halen daha yıllık 1 trilyon dolarlık askeri harcamasıyla ABD (ilk 10 rakibinin tamamının toplam harcaması bu rakamdan düşük) dünyanın en güçlü ordusuna sahip olsa da DOLAR tek başına ABD’yi yıkabilecek cinsten bir düşmana dünüşebileceğinden çok tedirginler.

    Üstelik ABD için havanın ciddi derecede kararma ihtimali olan bu zaman aralığında Çin ve ortak hareket ettiği devletler askeri ve siyasi inisiyatifler alarak asrın finansal devrimini başlatabilirler.

    Hasılı baskı her geçen gün artıyor. ABD’nin 2025 mali yılının dokuzuncu ayı olan haziran itibarıyla toplam bütçe açığı geçen yılın aynı dönemine kıyasla %5 artarak 1 trilyon 337 milyar dolara ulaştı.

    Hazine, sürekli yeni tahvil ihraç ediyor. Borçlanma hiç durmuyor. Hatta öyle ki borçlanma ve borçlanmayla elde edilecek paraların nerede kullanılacağı hususlarında çıkan tartışma sonrası Trump ile Musk birbirine girdi.

    Tüm bunlar olurken ABD’deki bugünkü faiz oranları Amerikan orta sınıfı için borçlanmayı neredeyse imkansız hale getiriyor. Otomobil kredileri, öğrenci kredileri, tüketici kredileri… Hepsi tıkanmış durumda. İçeride toplumsal memnuniyetsizlik artırıyor. 

    Trump, işte bu öfkeyi arkasına alıp faiz lobisine savaş açmak gibi popülist bir çizgiyle seçimi kazanmaya çalışıyor. Çünkü onun için mesele sadece borcu eritmek değil, “içeride para dağıtıp dışarıya fatura çıkarmak.”

    Başarabilir ama hikayenin sonu doların üzerinde ciddi bir yara açar. Kısa sürede yaradaki enfeksiyon önü alınamaz hale gelebilir. 

    Eğer borçla kurduğun bir düzeni, borcun değerini düşürerek ayakta tutmaya çalışıyorsan; aslında düzen bitmiştir. Kalan sadece enkazı en az zararla kaldırma planıdır.

    Bu yüzden Trump’ın stratejisi bir çare değil, bir kopuş planıdır. ABD’ye zarar verir. Sıçrama sürecinde dünyanın lideri pozisyonundaki ülkenin böyle bir duruma düşmesi kolay kabul edilmez. Muhakkak sonuçları olur. Olasılıklar açısından ulaşılması zor olsa da en tesirli sonuç da rezerv para tartışmalarının ve dolayısıyla uluslararası ödeme sistemlerinin tekelden çıkartılması tartışmalarının eyleme dökülerek sonuç üretmesi yani bir finansal devrim yaşanması olur. Üstelik bu büyük sıçrama döneminin hızlanmasına ve tesirinin güçlenmesine pozitif katlıda bulunur.

    Artık her ülke ve yatırımcı, temel dinamiklerini tanıtmaya gayret ettiğim bu yeni dünyaya nasıl hazırlanacağını düşünmelidir. 

    Böyle bir karmaşa esnasında hangi varlıklara sahip olmak, hangileri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak faydalı diye düşünüp finansal okuryazarlığımızı artırmamız lazım.

    İster istemez bu süreç esnasında gerçekleşecek devrimlere vizyon ve bilgi açısındandır en üst uyumu sağlayanlar kartların baştan dağıtıldığı böyle bir eksepsiyonel fırsatı en verimli şekilde değerlendirenler olacak.

    Bu nedenle artık berberi, hisseci kuzeni, instagram storylerinin tavsiye ve fallarını bırakıp şirketlerin bir ülkenin üretimi ve refahı açısından en önemli aktör olduklarını, evin, mahallenin, şehrin ve ülkenin de amacı kar yerine verimlilik ve huzur olarak değiştirilmiş şekilde oluşturulmuş bir şirket gibi yönetilmesi gerektiğini ama aile şirketi gibi değil en üst düzey evrensel kurumsallık kurallarıyla yönetilmesi gerektiğini anlayıp emek vererek ve liyakat sahibi olarak yatırım yapmalıyız.

    İyi bir yatırımcının ister bireysel çalışsın ister başkasının namına siyaset, uluslararası ilişkiler, hukuk, kamu yönetimi, tarih gibi bilimler başta olmak üzere çok sayıda sosyal bilimden beslenmeye ihtiyacı vardır.

    Sıçrama sürecine ekonomik ve siyasal açıdan zorlu şartlar altındayken giriyor olabiliriz. Fakat bu ne vazifen kaçmamıza ne de geriden başladık lakırdısıyla uzun yıllar kaybetmemize sebep olabilir.

    Bu sürece en iyi uyum sağlama yöntemi verimlilik artırma. Harcama yaparken, yatırım yaparken, eğlenirken, dinlenirken, okurken, çalışırken…. Her yerde verimlilik. 

    Ama makineleşerek değil; severek ve bunu sadece ailemiz, akrabalarımız, milletimiz için değil tüm insanlığa faydalı olma ülküsüyle yaparak… 

    Bunu sürekli halde devam ettiren, gelir grubu ne olursa olsun yeterli sayıda bir insan topluluğunun oluşması halinde ülkenin ekonomisinin yönünü ve tarihi çok kısa bir sürede değişir. Buda doğal olarak o ülkenin tüm kaderini değiştirebilir.

    10 sene içerisinde Y ve Z kuşaklarının ittifakından bu düşüncelerimle kesişen bir düşünce hareketi çıkmasını ve her alanda Türkiye’nin önünü açacak hamleler gerçekleştirmesini, sıklaşacağına inandığımdan beklediğim sonraki büyük sıçramalara ülkeyi hazır etmelerini ümit ediyorum.

  • Keynes Ne Önerirdi?

    06.07.2025

    “Piyasalar paranın yeteceğinden çok daha fazla uzun süre mantıksız kalabilir.”

    Adeta günümüz dünyası için söylenmiş bu sözler dünyaca ünlü iktisatçı Lord J.Maynard Keynes’e ait. Serüvenlerle dolu hayatından bizlere yüksek sesle ulaşan birkaç cümlesi var ki, hepsi genç iktisatçıların duvarlara slogan olarak yazmak isteyeceği cinsten…

    Her iki dünya savaşı ve klasik iktisadın gelmiş geçmiş en büyük krizi olan Büyük Buhran esnasında savaşların ve barışların kazdığı mevzilerde en önde çarpışan ve zamanı geldiğinde Lord ünvanıyla onurlandırılan bu yetenekli ve meşhur adam bugün aramızda yaşasa içine düştüğümüz şu garip durumla ilgili bize ne önerirdi, gerçekten çok merak ediyorum. 

    Sadece bize değil, yanlış anlaşılmasın. Biz derken tüm insanlıktan bahsediyorum. Siyasi, askeri, iktisadi, finansal ve en önemlisi teknolojik gelişmelerin tüm dünya piyasalarını sarhoş ettiği bir dönemdeyiz. 

    En iyi durumda dediğimiz ülkeler bile ya çok sayıda cari iktisadi problemle mücadele ediyor ya da tüm dünyada esmek üzere olan fırtınanın kendi bahçelerini de tarumar edeceğini bildiklerinden stresle gün sayıp tamir edebilecekleri her duvarı tamire çalışıyorlar.

    Fakat, ne yazık ki Türkiye ve Arjantin durumu kritik. Adeta düşmanı ilk karşılayacak birlik olarak tam da taarruz etmeyi planladığı zayıf noktada nöbet tutuyorlar…

    Dünya tarihini değiştirecek olan teknolojik sıçrama ile eskiye dair ne varsa her şeyin silinip gideceği krizin/krizler paketinin aynı zaman aralığına denk getirilmesi hesaplanmadan becerilebilecek bir iş değil. En başta bunu kabul etmek, öngörüleri tamamen bunun üzerine inşa etmek lazım.

    Tüm kartların yeniden dağıtılacağı bu kavgaya iktisadi anlamda böylesine silahsız ve kırılgan olduğumuz bir zamanda dalmanın olası sonuçlarını anlatan, süreci çok doğru açılardan okuyan iyi yetişmiş iktisatçı ve finansçılarımızın zaman zaman üstü kapalı zaman zaman ise açıktan ifade ettikleri o meşhur fırtınaya şahit olmak üzereyiz.

    Yine de “Küresel Kavga” iktisadi ve askeri boyutlarıyla şimdilik bir çok coğrafyada dağınık olarak devam etse de asıl büyük açılışın Pasifik’te olacağını, yani henüz büyük silahların ateşlenmediğini düşünüyorum.

    Türkiye’deyse kavga, şimdilik herkesin tahmin ettiği üzere ekonomideki zorlukların sürekli halde diri tuttuğu yüksek tansiyon haliyle iç siyasette yapılacak major bir hamlenin tepkimesi sonucunda ortaya çıkacak gibi duruyor.

    Evet, baştaki sorumuza dönecek olursak “Keynes halimize bakıp bize ne önerirdi?” diye düşününce bir şeyler yazmak gerçekten çok zor. 

    İngilizlerin milli kahramanı Başbakan Churchill kendisine telefon edip “Maliye politikalarında yapılacak değişiklikler hususunda artık seninle aynı düşüncedeyim.” dediğinde “Syn. Başbakan, buna çok sevindim ama ben artık aynı düşüncede değilim.” diyecek cinsten kendisini ifade etmekte kimseye eyvallahı olmayan ve fikir değiştirmeyi asla zayıflık olarak değerlendirmeyen bir adamdı Keynes…

    Zaten bu sebeple kendisinin adına “şunu önerirdi, bu mesajı iletirdi” demek pek mümkün değil.

    Ama meşhur “Genel Teori” isimli eserindekinin aksine, geniş tanımlı işsizliğimize rağmen kamu harcamalarını artırın” demez, aksine “enflasyonla mücadele programınız çalışsın istiyorsanız ilk olarak bu yüksek kamu harcamalarını kısın” demesi son derece olası bence.

    Her neyse, yazımızın son bölümünde gelelim asıl cevap bekleyen soruya, yani “vatandaş ne yapsın?” sorusuna…

    Yatırım tavsiyesi olmamakla beraber madenlerin güçlü performansını izledik yılın ilk yarısında. 

    Diğer yarısında da sonucun değişmesini kendi adıma beklemiyorum. Özellikle arz açığı olan ve üzerinde talep baskısı olan madenler iyi değerlendirilmeli. 

    Senenin ikinci yarısında havalar madenlere güvenenler için daha güneşli olacak gibi duruyor…

  • 05.07.2025

    45ekonomi.com editörleri olarak X platformundaki son 1 haftalık önemli paylaşımları ele alıp değerlendirdiğimiz ekonomi-politika içerikli sohbetimiz.

    #ekonomi #faiz #enflasyon #sanayi #savunma #iktisat # finans #banka #siyaset #politika

  • 03.07.2025

    https://www.elipshaber.com/devlet-sirrina-dondu

    Beklenen gün geldi. 

    TUİK gerçekliklerden tamamen kopmuş ve mahkeme kararıyla referans fiyatları açıklama zorunluluğuna rağmen kimseyi umursamayacak şekilde, hiç kimsenin içine sinmeyen şovuna devam ediyor.

    Anayasa’nın 138. maddesindeki “mahkeme kararları bağlayıcıdır” ilkesi umurlarında bile değil! Referans fiyatlar aylardır ortada yok. Açıklamıyorlar…

    Haziran ayında yıllık %35,05, aylık enflasyon ise %1,37 olarak açıklandı.

    Tartışmalar geçen aykinden de düşük açıklama yapılınca hemen alevlendi. 

    Düşünsenize 3 farklı kurum enflasyon oranlarını açıklıyor. Hiç biri diğerinin yanından bile geçmiyor.

    İTO yıllık %44,38 ve aylık %1,77 açıklarken 

    ENAG’dan yıllık %68,68 ve aylık %3,05 oranları geldi. 

    Ünlü bir ekonomistin ironik şekilde söylediği gibi: “Türkiye’de gerçek enflasyon rakamları mahkeme kararına rağmen açıklanmıyorsa buna artık DEVLET SIRRI diyebiliriz.”

    İşin daha da kötüsü, bu içe sinmeyen rakamlarla bile Afrika’daki 54 ülkeden Zimbabwe ve Burundi dışındakilerin tamamından yüksek enflasyonla yaşıyoruz. Üstelik 2 yıldır ülkede enflasyonla mücadele programı işliyor(!)

    Dünya çapında da zirvelerdeyiz. 

    Zimbabwe, Arjantin, Burundi, İran ve Venezuela’dan sonra en yüksek 6. enflasyon oranıyla yaşayan ülkeyiz.

    Vergiyi, cezayı, harçları her defasında TUİK rakamlarına göre değil de adeta ondan en çok ayrışan ENAG’a göre belirlenirken, işler maaş ve ücret zamına gelince hemen TUİK rehber edinilip işin içinden çıkıveriliyor.

    Yoksulluk sınırının 85.066 lirayı, açlık sınırının 26.115 lirayı aştığı, bir çalışanın sadece yaşama maliyetinin 33.586 liraya yükseldiği (asgari ücretten 11.482 lira fazla), ev kirasına %48,75, elektriğe %25, doğalgaz a %24,6 ekmeğe %25, sıfır arabalara %35 zamların geldiği bir ortamda SSK ve BağKur emeklileri %16,67, Emekli Sandığı emeklileri ve memurlara ise %15,57 oranında zam yeterli görülüyor.

    %15,57 zam yapılsa bunun %10,07’si zaten enflasyon farkına gidecek (Tabi TÜİK’in enflasyonuyla!). Yani asıl zam ancak %5 oluyor. 

    Çok can sıkıcı…

    Çocukluğum memur olan babamın maaş zamı takiplerini izlemekle ve onun her defasında yaşadığı hayal kırıklığını tecrübe etmekle geçti. 

    Babam şimdi emekli. 25 seneye yakın ülkesine hizmet eden bu insana ve görev arkadaşlarına bugün reva görülen bu muameleye insan kahroluyor.

    Halbuki hayatlarının son yıllarında bu insanların çocuklarıyla, torunlarıyla ve arkadaşlarıyla neşe içinde, onurlu şekilde en güzel günlerini geçirmesi lazımken birkaç senedir finansal açıdan muhtaç hale düşürülmeleri çok büyük haksızlık.

    Her ülkenin yolculuğunda ekonomik krizler ve darboğazlar zaman zaman ortaya çıkar. Bu iktisat bilimi açısından gayet normaldir. Zamanla problemler çözülür ve refahta yeniden iyileşme yakalanır. Ama hayatlarının son baharındaki bu insanlara ve devletine hizmet eden tüm memurlara güzel günlerin vaatleri değil hakkettiklerini eksiksiz sunmak tartışılmaz bir sorumluluktur…

  • 01.07.2025

    Belirsizlik dönemlerinde yayınlara katılmak insanı gerçekten zorluyor. Çok dikkatli konuşmak gerekiyor.

    Zor bir süreçteyiz. Sadece Türkiye olarak değil; tüm dünya olarak zorlu bir virajdayız.

    Olası savrulmaların büyük bedelleri olacağı kaçınılmaz bir gerçeklik artık.

    Umarım hatalı hamleler yapmayız…

  • 29.06.2025

    Finans Akademisyeni Prof. Dr. Ramazan AKTAŞ, usta gazeteciler Bülent AYDEMİR ve Olcay Dilek güzel bir gündem sohbeti…

  • Gözünüzün önüne, altının tahtını bir günlüğüne devralan görkemli bir beyaz metal getirin: platin.

    “Ons başına 1.341 dolar” rakamı, Haziran sonunda ekranıma düştüğünde ister istemez 2025’in retoriğini şekillendiren o eski soruyu yeniden sordum: bu yükseliş geçici bir tutku mu, yoksa uzun soluklu bir dönüşümün habercisi mi?

    Yılın ilk gününde ons fiyatı 1.000 dolar eşiğine gelmişken bugün gramı 43 dolarda; yılbaşından bu yana kabaca %40’tan fazla demek bu.

    Finans terminolojisinde “metal yorgunluğu” diye bir kavram yoktur ama grafiklerin dili bazen öyle yorgun düşer ki satırlar arasında, tarihteki her büyük ralli sonrasında fısıldanan aynı cümleyi duyarsınız: “Şimdi ne olacak?” 

    Fiyatlardaki bu coşkunun arka planındaki temel öykü yalnızca arz–talep makarası değil; aynı zamanda enerji dönüşümü, tüketici psikolojisi ve jeopolitik gerilimlerin iç içe geçtiği karmaşık bir ağ.

    Dünya Platin Yatırım Konseyi’nin son çeyrek raporu bu yıl üçüncü kez “derinleşen piyasa açığı”ndan söz ediyor: 2025’te 966 bin onsluk eksik üretim, beş yılın en düşük toplam arzıyla birleşiyor. Daha da ilginci, bu açığın 2029’a kadar her yıl ortalama 727 bin ons civarında kalacağı tahmin ediliyor; beş yıl boyunca her sene, piyasaya gerekenin neredeyse onda biri kadar metal girmeyecek. 

    Arz tarafındaki kıtlık hikâyesinin başrolünde her zamanki gibi Güney Afrika var. Ülke dünya platin üretiminin yaklaşık yüzde yetmişini sırtlıyor; ancak üretim uzun, derin ve maliyetli yeraltı galerilerine bağlı. Elektrik kesintileri, işçi grevleri ve kronikleşmiş su problemleri derken 2025’in ilk çeyreğinde Güney Afrika çıkışı %13 daraldı.

    Rusya cephesindeyse Ukrayna savaşı finansmanında eritilen rezervler kısa vadede pazara paladyum fazlası ve platin kıtlığı getiriyor. Rusya’nın mevcut stokları tükendiğinde jeopolitik gölgeler çok daha belirgin hale gelecek gibi duruyor. 

    Talep cephesinde Çin podyuma çıkıyor. Altının spot fiyatı psikolojik 2 500 dolar sınırına dayanırken Çinli genç tüketiciler, düğünlerde gösterişli sarı bilezik yerine “modern” ve “serin” görünen platin kolyeleri tercih etmeye başlamıştı zaten.

    Pekin’in lüks caddelerinde vitrin düzeni değişti: altın geri, platin ön raflara yükseldi. WPIC verileri yalnızca yılın ilk beş ayında Çin mücevher talebinin %13 arttığını söylüyor; bunun büyük kısmı altından kaçan alıcıların beyaz metale yönelişi. Saat başı değişen sokak modası bir yana, bu eğilim takı segmentinde kalıcı bir pazar yeniden dengelenmesine işaret ediyor. 

    Fakat hikaye yalnızca takıyla bitmiyor. Otomotiv sektörü platini katalitik dönüştürücülerin kalbinde yaşatıyor. Elektrikli araçların pazar payı, içten yanmalı motora veda etmeye yetmeyecek ölçüde yavaş artıyor. Üstelik hibrit motorlarda katalitik dönüştürücüler motorun sık sık devreye girip çıkması yüzünden daha soğuk çalışıyor; verim kaybını telafi etmek için daha fazla platin grubu metale ihtiyaç doğuyor.

    Mühendislerin sessiz reçetesi şöyle: “Paladyumu azalt, platini artır; hibritler pazarı domine ederken marjı koru.” 

    Bütün bunlara bir de hidrojen ekonomisini ekleyin. Yeşil hidrojeni tartıştığımız her panelde, elektrolizör ve yakıt hücresi katalizörü olarak platin ismini duymamak imkansız.

    Reuters’e demeç veren uzmanlar büyük kamyonların ve otobüslerin paladyuma kıyasla daha yüksek platin yüklemeleriyle en son elektrifikasyona geçecek segment olduğunu vurguluyor; elektrik motoru kaçınılmaz olsa da geçiş süresi platin için uzun bir talep kuyruğu yaratıyor. 

    ETF piyasası da platini ilgilendiren ayrı bir konu. 2025 başından bu yana küresel platin ETF’lerine 70 bin ons net giriş oldu.

    Kağıt üzerinde bu, üretimden düşülen bir fiziki stok demek. Olası sert düzeltmelerde ETF yatırımcısı satışa geçtiğinde spot piyasaya umulmadık likidite enjekte edebilir. UBS burada temkinli; bankanın haftalık notu volatilite genişledikçe kar almanın mantıklı olacağını, uzun vadeli pozisyonlarınsa korunması gerektiğini savunuyor. 

    Teknik analiz cephesinde resim karmaşık. Ons bazında 1.200 doların üzerinde tutunma, 2021’de yarım kalan bir dönüş formasyonunun tamamlanması anlamına geliyor. Eğer bu seviye haftalık kapanışlarda taban hâline gelirse 1.500 dolara kadar gözü kara bir ralli görebiliriz.

    Ancak grafikteki boşluklar kadar madencilerin bilançolarındaki boşlukları da hatırlatmak gerek: Güney Afrikalı üreticilerin nakit maliyeti ons başına 980–1.050 dolar civarında. Fiyat 1.000 dolar eşiğinin altına inerse birçok ocağın kapıya kilit vurup arzı daha da kısacağı ortada.

    “Peki bütün bu karmaşanın sonunda, platin tutmalı mıyım?” sorusuna yanıt vermek kolay değil. Ancak şu üç nokta kararın pusulası olabilir. Birincisi, arz açığı yapısal ve kısa vadede devreye girecek yüksek tenörlü yeni rezerv gündemde yok. İkincisi, takı-otomotiv-hidrojen sacayağı 2025 sonrası talebi sektör çeşitliliğine yayıyor; tek sektöre bağımlılık riski azalıyor.

    Üçüncüsü, olası bir Fed faiz indirimi doların değerini geriletip emtia cephesine nefes aldırabilir.

    Bununla birlikte maraton koşmakla sprint atmak arasındaki farkı unutmamak gerekir. Platin fiyatının yıl sonunda 1.350–1.400 dolar bandına oturması, ons başına yüzde on beş civarında ek prim demek. Fakat beklenmedik bir resesyon otomotiv talebini ve takı iştahını söndürebilir.

    2008 krizinde platinin ons fiyatı bir yıl içinde 2.200 dolardan 800 dolara savrulmuştu; bu darbenin hala finans derslerinde dipnot olduğunu hatırlatmak isterim. Dolayısıyla bugün alınan her gramın arkasında sıkı bir risk yönetimi olmalı.

    İşin politik ayağı da var. Rusya’nın Ukrayna macerası sürerken Batı yaptırımları paladyuma gölge düşürüyor; yatırımcı gözünde “mükemmel ikame metal” olarak lanse edilen platinin risk algısı daha düşük.

    Güney Afrika’da yaklaşan genel seçimler de madencilik lisanslarının yenilenmesi ve elektro-şebeke reformu gibi belirsizlikler yaratıyor; her belirsizlik küçük bir risk primi, her risk primi fiyat grafiğinde yeni bir merdiven basamağı. 

    Son bir parantez açayım: Kripto evreninde platin destekli stablecoin projeleri konuşuluyor. Henüz hacmi küçük ve regülasyon belirsiz; fakat gelecekte fizikî teslimatı kolaylaştıracak bir blok zincir altyapısı spot piyasada bambaşka bir fiyatlama mantığı da yaratabilir.

    Altın ETF devrimini hatırlayın: Sarı metalin “yatırım yapılabilir” statüsü 2000’lerin başında bu sayede yeniden tanımlandı. Platin de benzer bir evrim eşiğinde duruyor olabilir.

    Yukardaki soruma cevap vereyim: Evet, platin fiyatları muhtemelen yükselmeye devam edecek. Ama bu yükseliş dümdüz bir otoban değil, bol virajlı bir dağ yolu olacak.

    O yola yanınıza likiditeyi, sabrı ve haber akışına karşı refleksinizi almadan kesinlikle çıkmayın.

    Portföyünüzde altın ve gümüşle zaten koruma kalkanı kurduysanız platine ayıracağınız payı yüzde beşin ötesine taşımayın; koruma kalkanınız yoksa bu beyaz metalin sandığınız kadar parlak olmadığını daha önce şahit olduğumuzu da bilin.

    Benim takvimime göre Fed’in üçüncü çeyrek toplantısı ve Güney Afrika madencilik sendikasının eylül grev oylaması, platin için yılın iki kritik kavşağı.

    İlki faiz patikasının dolar üzerindeki etkisini netleştirecek, ikincisi ise arz açığını adeta lamba gibi yakacak. Bu iki tarih arasında fiyat cebini dolduracak spekülasyona zemin var. Altın-platin rasyosu elli yılın zirvesinden gerilemeye başlasa da hala uzun vadeli tersine dönme potansiyeli taşıyor.

    Hasılı, Lord Platin belki de 2025’in finansal romanının gizli kahramanı olacak. Ancak her romanda inişli çıkışlı sahneler vardır; sizin bu hikayedeki rolünüz dramatik anlarda soğukkanlı kalmak ve yatırımınıza ne kadar sadık olacağınıza karar vermektir. Sadakati seçerseniz bugünün gram başına kırk altı doları yarının altmış dolarlık mükafatına dönüşebilir; seçmezseniz platin sahneden çekilir ve kenarda bekler. O bekleyişin süresi bilinmez.

    Ama 2024’te sekiz küçük ülke merkez bankasının rezervlerine ilk kez mütevazı miktarda platin eklediğini biliyoruz…

    Unutmayın, dünya enerjisini dönüştürürken tasarruf edilen her karbon molekülünün bedelini başka bir maden üstlenir. Bugün hidrojeni mümkün kılan katalizörler platinden vazgeçemiyorsa yarın değerleme defterlerimizi bu beyaz metalin adını daha kalın harflerle yazmak zorunda kalacağız. O yüzden fiyat her geri çekildiğinde tartıya yalnız dolar değil, stratejik değer cinsinden bakın. Çünkü stratejik olan, er ya da geç finansal olana galip gelir.

  • https://www.liderhaber.com.tr/lord-platin-altinin-populer-ve-sabikali-rakibi

    01.07.2025

    Platinin performansına kayıtsız kalmak artık hiç bir ekonomist için mümkün değil! Uzun yıllar sonra yeniden tüm piyasa aktörlerinin radarına gürültülü şekilde girmiş durumda.

    “Ons başına 1.341 dolar” rakamı, Haziran sonunda ekranıma düştüğünde ister istemez 2025’in retoriğini şekillendiren o eski soruyu yeniden sordum: “Bu yükseliş geçici bir tutku mu, yoksa uzun soluklu bir dönüşümün habercisi mi?”

    Yılın ilk gününde ons fiyatı 1.000 dolar eşiğine gelmişken bugün gramı 43 dolarda; yılbaşından bu yana kabaca %40’tan fazla demek bu.

    Finans terminolojisinde “metal yorgunluğu” diye bir kavram yoktur ama grafiklerin dili bazen öyle yorgun düşer ki satırlar arasında, tarihteki her büyük ralli sonrasında fısıldanan aynı cümleyi duyarsınız: “Şimdi ne olacak?” 

    Fiyatlardaki bu coşkunun arka planındaki temel öykü yalnızca arz–talep makarası değil; aynı zamanda enerji dönüşümü, tüketici psikolojisi ve jeopolitik gerilimlerin iç içe geçtiği karmaşık bir ağ.

    Dünya Platin Yatırım Konseyi’nin son çeyrek raporu bu yıl üçüncü kez “derinleşen piyasa açığı”ndan söz ediyor: 2025’te 966 bin onsluk eksik üretim, beş yılın en düşük toplam arzıyla birleşiyor. Daha da ilginci, bu açığın 2029’a kadar her yıl ortalama 727 bin ons civarında kalacağı tahmin ediliyor; beş yıl boyunca her sene, piyasaya gerekenin neredeyse onda biri kadar metal girmeyecek. 

    Arz tarafındaki kıtlık hikayesinin başrolünde her zamanki gibi Güney Afrika var. Ülke dünya platin üretiminin yaklaşık yüzde yetmişini sırtlıyor; ancak üretim uzun, derin ve maliyetli yeraltı galerilerine bağlı. Elektrik kesintileri, işçi grevleri ve kronikleşmiş su problemleri derken 2025’in ilk çeyreğinde Güney Afrika çıkışı %13 daraldı.

    Rusya cephesindeyse Ukrayna savaşı finansmanında eritilen rezervler kısa vadede pazara paladyum fazlası ve platin kıtlığı getiriyor. Rusya’nın mevcut stokları tükendiğinde jeopolitik gölgeler çok daha belirgin hale gelecek gibi duruyor. 

    Talep cephesinde Çin podyuma çıkıyor. Altının spot fiyatı psikolojik 2 500 dolar sınırına dayanırken Çinli genç tüketiciler, düğünlerde gösterişli sarı bilezik yerine “modern” ve “serin” görünen platin kolyeleri tercih etmeye başlamıştı zaten.

    Pekin’in lüks caddelerinde vitrin düzeni değişti: altın geri, platin ön raflara yükseldi. WPIC verileri yalnızca yılın ilk beş ayında Çin mücevher talebinin %13 arttığını söylüyor; bunun büyük kısmı altından kaçan alıcıların beyaz metale yönelişi. Saat başı değişen sokak modası bir yana, bu eğilim takı segmentinde kalıcı bir pazar yeniden dengelenmesine işaret ediyor. 

    Fakat hikaye yalnızca takıyla bitmiyor. Otomotiv sektörü platini katalitik dönüştürücülerin kalbinde yaşatıyor. Elektrikli araçların pazar payı, içten yanmalı motora veda etmeye yetmeyecek ölçüde yavaş artıyor. Üstelik hibrit motorlarda katalitik dönüştürücüler motorun sık sık devreye girip çıkması yüzünden daha soğuk çalışıyor; verim kaybını telafi etmek için daha fazla platin grubu metale ihtiyaç doğuyor.

    Mühendislerin sessiz reçetesi şöyle: “Paladyumu azalt, platini artır; hibritler pazarı domine ederken marjı koru.” 

    Bütün bunlara bir de hidrojen ekonomisini ekleyin. Yeşil hidrojeni tartıştığımız her panelde, elektrolizör ve yakıt hücresi katalizörü olarak platin ismini duymamak imkansız.

    Reuters’e demeç veren uzmanlar büyük kamyonların ve otobüslerin paladyuma kıyasla daha yüksek platin yüklemeleriyle en son elektrifikasyona geçecek segment olduğunu vurguluyor; elektrik motoru kaçınılmaz olsa da geçiş süresi platin için uzun bir talep kuyruğu yaratıyor. 

    ETF piyasası da platini ilgilendiren ayrı bir konu. 2025 başından bu yana küresel platin ETF’lerine 70 bin ons net giriş oldu.

    Kağıt üzerinde bu, üretimden düşülen bir fiziki stok demek. Olası sert düzeltmelerde ETF yatırımcısı satışa geçtiğinde spot piyasaya umulmadık likidite enjekte edebilir. UBS burada temkinli; bankanın haftalık notu volatilite genişledikçe kar almanın mantıklı olacağını, uzun vadeli pozisyonlarınsa korunması gerektiğini savunuyor. 

    Teknik analiz cephesinde resim karmaşık. Ons bazında 1.200 doların üzerinde tutunma, 2021’de yarım kalan bir dönüş formasyonunun tamamlanması anlamına geliyor. Eğer bu seviye haftalık kapanışlarda taban hâline gelirse 1.500 dolara kadar gözü kara bir ralli görebiliriz.

    Ancak grafikteki boşluklar kadar madencilerin bilançolarındaki boşlukları da hatırlatmak gerek: Güney Afrikalı üreticilerin nakit maliyeti ons başına 980–1.050 dolar civarında. Fiyat 1.000 dolar eşiğinin altına inerse birçok ocağın kapıya kilit vurup arzı daha da kısacağı ortada.

    “Peki, bütün bu karmaşanın sonunda, platin tutmalı mıyım?” sorusuna yanıt vermek kolay değil. Ancak şu üç nokta kararın pusulası olabilir. Birincisi, arz açığı yapısal ve kısa vadede devreye girecek yüksek tenörlü yeni rezerv gündemde yok. İkincisi, takı-otomotiv-hidrojen sacayağı 2025 sonrası talebi sektör çeşitliliğine yayıyor; tek sektöre bağımlılık riski azalıyor.

    Üçüncüsü, olası bir Fed faiz indirimi doların değerini geriletip emtia cephesine nefes aldırabilir.

    Bununla birlikte maraton koşmakla sprint atmak arasındaki farkı unutmamak gerekir. Platin fiyatının yıl sonunda 1.350–1.400 dolar bandına oturması, ons başına yüzde on beş civarında ek prim demek. Fakat beklenmedik bir resesyon otomotiv talebini ve takı iştahını söndürebilir.

    2008 krizinde platinin ons fiyatı bir yıl içinde 2.200 dolardan 800 dolara savrulmuştu; bu darbenin hala finans derslerinde dipnot olduğunu hatırlatmak isterim. Başlıktaki sabıkası da buradan. Dolayısıyla bugün alınan her gramın arkasında sıkı bir risk yönetimi olmalı.

    Elbette, İşin politik ayağı da var. Rusya’nın Ukrayna macerası sürerken Batı yaptırımları paladyuma gölge düşürüyor; yatırımcı gözünde “mükemmel ikame metal” olarak lanse edilen platinin risk algısı daha düşük.

    Güney Afrika’da yaklaşan genel seçimler de madencilik lisanslarının yenilenmesi ve elektro-şebeke reformu gibi belirsizlikler yaratıyor; her belirsizlik küçük bir risk primi, her risk primi fiyat grafiğinde yeni bir merdiven basamağı. 

    Son bir parantez açmak lazım. Kripto evreninde platin destekli stablecoin projeleri konuşuluyor. Henüz hacmi küçük ve regülasyon belirsiz; fakat gelecekte fizikî teslimatı kolaylaştıracak bir blok zincir altyapısı spot piyasada bambaşka bir fiyatlama mantığı da yaratabilir.

    Altın ETF devrimini hatırlayalım. Sarı metalin “yatırım yapılabilir” statüsü 2000’lerin başında bu sayede yeniden tanımlandı. Platin de benzer bir evrim eşiğinde duruyor olabilir.

    Benim takvimime göre Fed’in üçüncü çeyrek toplantısı ve Güney Afrika madencilik sendikasının eylül grev oylaması, platin için yılın iki kritik kavşağı.

    İlki faiz patikasının dolar üzerindeki etkisini netleştirecek, ikincisi ise arz açığını adeta lamba gibi yakacak. Bu iki tarih arasında fiyat cebini dolduracak spekülasyona zemin var. Altın-platin rasyosu elli yılın zirvesinden gerilemeye başlasa da hala uzun vadeli tersine dönme potansiyeli taşıyor.

    Hasılı, Lord Platin belki de 2025’in finansal romanının gizli kahramanı olacak. Ancak her romanda inişli çıkışlı sahneler vardır; sizin bu hikayedeki rolünüz dramatik anlarda soğukkanlı kalmak ve yatırımınıza ne kadar sadık olacağınıza karar vermektir. Sadakati seçerseniz bugünün gram başına kırk altı doları yarının altmış dolarlık mükafatına dönüşebilir; seçmezseniz platin sahneden çekilir ve kenarda bekler. O bekleyişin süresi bilinmez.

    Ama 2024’te sekiz küçük ülke merkez bankasının rezervlerine ilk kez mütevazı miktarda platin eklediğini biliyoruz…

    Unutmayın, dünya enerjisini dönüştürürken tasarruf edilen her karbon molekülünün bedelini başka bir maden üstlenir. Bugün hidrojeni mümkün kılan katalizörler platinden vazgeçemiyorsa yarın değerleme defterlerimizi bu beyaz metalin adını daha kalın harflerle yazmak zorunda kalacağız. O yüzden fiyat her geri çekildiğinde tartıya yalnız dolar değil, stratejik değer cinsinden bakın. Çünkü stratejik olan, er ya da geç finansal olana galip gelir.