Köşe’deki Ekonomi

“Ahlaki değerlerinin yozlaşması durumunda, varlık ve kaynak şartları ne olursa olsun, hiçbir toplum meşru yollarla iktisadi açıdan refaha ulaşamaz. Bunun sonucu olarak bir çoğu iktisadi esarete sürüklenip sömürülürken az bir kısmı da gaddarlıklarıyla, sürdürülebilir olmamakla beraber, acımasız birer sömürgeciye dönüşür.”

  • Neden Geri Kaldık?

    Bazen bir uygarlığın çöküşü, bir anda, tek bir savaşla ya da bir liderin hatasıyla gelmez. Çöküş, çoğu zaman sessiz bir düşüştür; toplumsal reflekslerin körelmesi, rekabetin sona ermesi ve zihinsel uyanışın yerini durgunluğa bırakmasıyla gelir. Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşememe meselesi tam da bu biçimde, karmaşık nedenlerin iç içe geçtiği bir tarihsel yolculuktur. Bugün sık sık “neden geri kaldık?” diye sorduğumuzda, cevabı yalnızca dış etkenlerde aramak büyük bir yanılgıdır. Asıl nedenler içeride, zihniyette, sistemde, toplumsal yapıdadır. Osmanlı, kendi içinde değişim üretecek sınıfları doğuramadığı, liderlik sistemini tahrip ettiği ve toplumsal enerjiyi serbest bırakmadığı için geri kaldı. Bu geri kalış sadece teknolojik değil, aynı zamanda siyasal, sosyal ve kültürel bir geri kalıştır. Tanzimat dönemi, bu çöküşün kıyısında doğan bir umut gibiydi. Ancak umutlar sistemin çerçevesi değişmeden kalıcı olamazdı.

    Batı Avrupa’nın modernleşme süreci; feodal beylerin, zengin toprak sahiplerinin, kentli burjuvaların ve kilise dışı düşünürlerin oluşturduğu bir denge oyunuydu. Krallar, her zaman tek ve mutlak güç değildi. Bazen parlamentolar, bazen aristokrat aileler, bazen de zengin ticaret sınıfı onları dizginledi. Bu denge, fikirlerin çatışmasını, hukukun gelişmesini ve devletin şeffaflaşmasını sağladı. Fransa’da devrimler oldu, İngiltere’de kanunlar güçlendi, Almanya’da bilim ve sanayi sınıfı öne çıktı. Her biri, kralın yetkisini sınırlayan bir toplumsal güce sahipti. Bu nedenle Batı’da modernleşme, yalnızca bir devlet reformu değil; aynı zamanda toplumsal güçlerin birbirini dengelediği bir evrimdi. Osmanlı’da ise işler farklı ilerledi. Toprak hiçbir zaman kalıcı mülkiyet değildi. Mülkün sahibi devletti. Tımar sistemiyle topraklar hizmete karşılık verilir, sonra geri alınırdı. Bu nedenle servet biriktirilemezdi. Aileler zenginleşemezdi. Bir hanedan ya da soy, birkaç kuşak boyunca siyasi ve ekonomik güç biriktiremediği için, halktan gelen alternatif bir güç odağı da doğmadı. Devlet merkezdi, taşra ise yalnızca itaatti.

    Bu tek kutuplu yapı, uzun süre istikrar sağlamış olabilir; ama kriz anlarında alternatifsizliğiyle kırılgandı. Osmanlı’nın modernleşme sürecine girmekte gecikmesinin ardında yatan temel sebeplerden biri budur. Rekabet, gelişmenin motorudur. Oysa Osmanlı’da bu rekabet yalnızca saray içinde, çoğu zaman da ölümle sonuçlanan taht kavgalarında yaşandı. Devletin dışında kalan halk, yönetime katılamadı. Bilgi üretimi, yalnızca ulemanın elinde tekelde kaldı. Matbaa geç geldi. Medrese, yeniliğe kapalıydı. Tüccar sınıfı zayıftı. Zanaatkârlar loncalarda katı kurallara bağlıydı. Ne ekonomik ne de düşünsel bir hareketlilik vardı. Devlet, halkı değil, halk devleti taşıyordu. Bu ters yapı, değişimi aşağıdan yukarıya değil, yalnızca yukarıdan aşağıya indirgemeye çalıştı. Oysa toplumsal dönüşüm ancak karşılıklı bir diyalogla mümkündür.

    Tanzimat, işte bu katı yapının içinde doğan bir çatlak gibiydi. 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu, herkese can, mal ve namus güvencesi vereceğini vaat ediyordu. Vergi sistemini düzene sokacak, askere alma esaslarını belirleyecek, yargıda adalet sağlayacaktı. Bir bakıma, Osmanlı devleti halkına ilk defa vatandaşlık vaadinde bulunuyordu. Ancak bu vaadi gerçekleştirecek ne ekonomik güç, ne de idari kapasite vardı. Üstelik halk da bu reformların anlamını bilmiyordu. Birçok kişi için Tanzimat, yalnızca vergi memurlarının artması, askerlik süresinin uzaması, alışılmış düzenin bozulması anlamına geldi. Eğitimli bir kamuoyu yoktu. Ne gazeteler, ne sivil toplum, ne üniversiteler vardı. Reform, tepeden inmişti ama zemini yoktu. Üstelik bu reformları gerçekleştirecek kadro da sınırlıydı. Reşit Paşa, Âli Paşa, Fuat Paşa gibi birkaç zeki bürokrat dışında, yeniliği kavrayan bir entelektüel elit henüz doğmamıştı. Saray bile bu reformlara tam anlamıyla inanmış değildi. Her yeni padişah, öncekine göre daha temkinliydi. Bürokrasi ile hanedan arasında zamanla bir gerilim doğdu. Reformlar kağıt üstünde kaldı.

    Bu dönemde Batı’daki burjuva sınıfı zenginleşip siyasi haklar kazanırken, Osmanlı’da hâlâ merkezden atanan valiler taşraya hükmediyordu. Yerel halk, yönetime katılamıyordu. Toplumun üretebildiği tek şey itaatti. Oysa Batı’da halk, kralı sınırlayan bir güç haline gelmişti. Bu yüzden Avrupa’da anayasal düzen doğarken, Osmanlı’da yalnızca fermana dayalı yönetim şekli sürdü. Ne vergi verenin vergide söz hakkı vardı, ne askere gidenin barışta iradesi. Hukuk, padişah fermanına bağlıydı. Kurumlar bağımsız değildi. Bu da istikrarı zedeliyor, yeniliği geciktiriyordu.

    Bu yapının bir başka önemli açmazı da liderlik üretme kapasitesinin zayıflığıydı. Osmanlı, uzun süre boyunca şehzadeleri sancaklara gönderip yöneticilik eğitimi vererek devletin başına hazırlardı. Ancak 17. yüzyıldan itibaren bu uygulama kaldırıldı, yerine “kafes usulü” geldi. Şehzadeler saray içinde tecrit edildi, siyasetten ve halktan yalıtıldı. Bu uygulama, belki taht kavgalarını azalttı ama aynı zamanda devleti yönetebilecek nitelikli, tecrübeli, halkla teması olan bir liderin yetişmesini de imkânsız hale getirdi. Artık tahta çıkan padişahlar çoğu zaman devlet yönetiminden bihaber, halkla bağı kopuk, karar verme yeteneği gelişmemiş kişilerdi. Saray çevresi, harem, vezirler ve kapıkulu bürokrasisi devletin gerçek yöneticileri haline geldi. Karizma, vizyon ve liderlik, yerini düzeni koruma refleksine bıraktı. Tanzimat’tan itibaren devleti ileriye taşıyacak bir lider çıkmaması, sadece bu sistemsel bozukluğun değil, aynı zamanda siyasi rekabetin de tamamen ortadan kalkmış olmasının sonucuydu.

    Osmanlı’da aile dışı siyasi rekabet yoktu. Bir Müslüman aile, ekonomik ya da entelektüel anlamda gelişse dahi, devlet içinde kalıcı bir nüfuz elde edemiyordu. Çünkü bu sistemde yalnızca hanedan kutsaldı. Devletin sahibi yalnızca saraydı. Oysa Avrupa’da hanedanlar, aristokrat ailelerle, kilise ile, burjuvazi ile sürekli bir rekabet ve denge içindeydi. Kimi zaman bu dengeler savaşlara, devrimlere, reformlara yol açtı; ama aynı zamanda sistemi güncel tuttu, yeni aktörlerin çıkmasına imkân verdi. Osmanlı’da ise ne böyle bir denge kurumu vardı, ne de onu zorlayacak bir toplumsal katman. Bürokrasi ile halk arasında derin bir mesafe vardı. Halktan gelen birisi, ne kadar zeki ve çalışkan olursa olsun, sistemin en üst kademelerine ulaşamazdı. Enderun Mektebi gibi kurumlar vardı ama bu da saraya bağlı seçilmiş kişilere kapalıydı. Bu yapı zamanla yetenekli insanların devletten uzaklaşmasına yol açtı.

    Öte yandan coğrafya da bu süreci zorlaştıran unsurlardan biriydi. Osmanlı, hem Avrupa kıtasında hem de Asya ve Afrika’da geniş topraklara hükmediyordu. Ancak bu toprakların sosyal yapıları, dilleri, gelenekleri, eğitim düzeyleri ve devletle kurdukları ilişkiler birbirinden çok farklıydı. Balkanlar’da milliyetçilik yükselirken, Arap coğrafyasında mezhep temelli sadakatler hâkimdi. Anadolu’da hâlâ tarikatlar, aşiretler ve ağalık sistemi etkiliydi. Bu çeşitlilik, merkezi yönetimin modernleşme hamlelerini homojen bir şekilde uygulamasını zorlaştırdı. Bir tarafta matbaanın, laik eğitimin, yeni hukuk sistemlerinin konuşulduğu Rumeli; diğer tarafta din adamlarının ve şeyhlerin otoritesinin baskın olduğu Arabistan vardı. Tanzimat reformları bu geniş coğrafyada aynı anda karşılık bulamadı. Bir bölgede destek gören düzenlemeler, başka bir bölgede dirençle karşılaştı. Bu nedenle reformlar parçalı kaldı.

    Tüm bunların üstüne ekonomik bağımlılık geldi. Tanzimat döneminde Osmanlı, modern kurumları kurmak için Batı’dan kredi almaya başladı. İlk borç 1854’te Kırım Savaşı sırasında alındı. Sonraki yıllarda da borçlanma sürdü. Bu borçlar genellikle tüketim için değil, savaş ve maaş ödemeleri için kullanıldı. Yatırıma, üretime, sanayiye ayrılan pay son derece düşüktü. Devlet borçlandıkça mali bağımsızlığını kaybetti. Düyûn-u Umûmiye İdaresi kurulduğunda, devletin gelir kaynaklarının önemli bir bölümü Avrupalı alacaklılara devredilmişti. Ekonomik bağımsızlığını kaybeden bir ülkenin, siyasi ve sosyal reformları kalıcı hale getirmesi de mümkün değildi. Zira reformların zemini sağlam değildi. Osmanlı, iç dinamikleriyle değil, dış baskılarla modernleşmeye zorlandı. Bu modernleşme, halkın talebiyle değil, Batı’nın dayatmasıyla geldi. Bu da reformlara halkın sahip çıkmamasına yol açtı.

    Eğitim sisteminin dönüşmemesi de modernleşme sürecinde büyük bir engel oluşturdu. Medreseler klasik eğitimi sürdürüyor, yeni bilim dallarına kapalıydı. Tanzimat ile birlikte rüşdiye, idadi ve sultani gibi modern okullar açıldıysa da, bu okullar ile medrese arasında bir bağ kurulamadı. Bu durum, iki farklı insan tipinin oluşmasına yol açtı: biri gelenekselci, diğeri modernist. Ancak bu ikisi birbirini anlamıyor, birbirine güvenmiyordu. Eğitimli gençler Avrupa’ya gönderiliyor, Batı’da gördükleri yeniliklerle geri dönüyorlardı; ama ülkenin kültürel iklimi buna henüz hazır değildi. Dolayısıyla yenilik, birikim haline gelemiyor, düşünce üretimi bireysel çabalarla sınırlı kalıyordu. Basın, edebiyat, tiyatro gibi araçlar gelişti ama kitlesel okuryazarlık olmadığından topluma yayılması sınırlı kaldı.

    Tanzimat’ın en büyük açmazı, belki de toplumu dönüştürmek için yola çıkmış bir yapının, aslında toplumdan kopuk olmasıydı. Reşit Paşa’nın kaleminden çıkan reformlar, halkın ne yaşadığına ne inandığına ne de beklentilerine dayanıyordu. Özgürlük, eşitlik, mülkiyet güvenliği gibi kavramlar, Batı’da yüzlerce yıl süren bir sosyal evrimin sonucuydu. Bu kavramlar, burjuvazinin, köylünün, işçinin kendi mücadelesiyle kazanılmıştı. Oysa Osmanlı’da bu değerler yukarıdan, Batılı diplomatların baskısıyla halka sunulmuştu. Bu yüzden halkın büyük kısmı Tanzimat’ı bir “Batı’nın dayatması” gibi gördü. Kimileri bu düzenlemeleri İslam’a aykırı buldu, kimileri ise anlamlandıramadı. Reformlar uygulamaya geçmeden ötekileşti.

    Islahat Fermanı’nın ilanı da bu kopukluğun başka bir örneğidir. 1856’da ilan edilen bu ferman, özellikle gayrimüslimlere eşit haklar vermeyi amaçlıyordu. Askerlik, vergi, memuriyet, ibadet özgürlüğü gibi konularda birçok yenilik getirildi. Ancak bu düzenlemeler Müslüman halkta rahatsızlık yarattı. Çünkü geleneksel olarak toplumda Müslümanlar ayrıcalıklıydı. Şimdi gayrimüslimlerle eşitlenmeleri, hem dinî hem de sosyal olarak tepki doğurdu. Reformlar toplumsal mutabakatla yapılmadığı için, yeni düzen eski düzene karşı bir kriz üretti. Bu da ayrışmayı ve huzursuzluğu artırdı. Batı’nın talep ettiği haklarla halkın değerleri arasında bir uçurum doğdu. Oysa başarılı modernleşmeler, halkla birlikte yürüyen modernleşmelerdir.

    Reform süreci içinde halkla devlet arasındaki güven duygusu zayıfladı. Devlet, halkına söz veriyor ama tutamıyordu. Tanzimat Fermanı “herkesin canı, malı, namusu korunacaktır” diyordu ama taşrada bu güvenlik hiç sağlanamadı. Yargı reformları kağıt üzerinde kaldı. Memurlar rüşvetle iş görmeye devam etti. Askerlik reformları, fakir halk çocuklarının cepheye gönderilmesiyle sonuçlandı. Eğitim reformları, ancak şehir merkezlerinde etkili oldu. Devletin reform vaatleri ile halkın yaşadığı gerçekler arasında büyük bir fark oluştu. Bu fark, devlete olan sadakati aşındırdı. Halk, devletin söylediğine değil, gördüğüne inanmaya başladı. Ve gördüğü şey, adalet değil çifte standarttı. Bu nedenle reformlara karşı zamanla bir yılgınlık, bir kayıtsızlık ve hatta bir direnç doğdu.

    Modernleşme, aynı zamanda bir zihniyet devrimidir. Hukukun üstünlüğüne, bireyin haklarına, devletin hesap verebilirliğine inanç gerektirir. Oysa Osmanlı’da bu inanç ne halkta ne de yönetenlerde tam anlamıyla oluşmamıştı. Geleneksel yapının içinde büyüyen insanlar, devletin kutsal olduğuna, padişahın Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğuna inanıyordu. Bu nedenle padişaha karşı hak talebinde bulunmak, haddi aşmak gibi görülüyordu. Bu zihniyet kırılmadan, reformların başarıya ulaşması zordu. Batı’da insanlar, haklarını almak için sokaklara dökülmüş, devrimler yapmış, bedel ödemişti. Osmanlı’da ise reformlar bir fermanla verilmiş ama sahici bir dönüşüme yol açmamıştı. Çünkü talep halktan gelmemişti.

    Toplum, değişim fikrini içselleştiremediği gibi, onu taşıyacak kurumsal altyapı da kurulamadı. Ne bağımsız yargı, ne özgür basın, ne etkili bir yerel yönetim sistemi kuruldu. Meclis bile çok geç kuruldu, 1876’da. Üstelik çok kısa sürdü. II. Abdülhamid döneminde meşrutiyet askıya alındı ve otoriterleşme başladı. Bu da gösterdi ki reform süreci hem çok geç başlatılmış hem de çok kırılgan bir zemine oturtulmuştu. Bu kırılganlık, dış baskılarla iyice belirgin hale geldi. Osmanlı artık Avrupa’nın hasta adamı olarak görülüyordu. Toprak kayıpları hızlandı. Milliyetçilik hareketleri imparatorluğu parçalamaya başladı. Modernleşme süreci, birliğe değil, ayrışmaya yol açtı. Çünkü bu süreci halkla değil, Avrupa’nın gözüyle okumaya çalıştık.

    Sonuç olarak Tanzimat ve modernleşme süreci, güçlü bir irade, geniş bir vizyon ve derin bir halk desteği olmadan başarıya ulaşamadı. Çünkü Osmanlı’da:

    Devletin dışında bir güç odağı yoktu.

    Aile dışı siyasi rekabet bulunmuyordu.

    Toplumun yönetime katılımı sınırlıydı.

    Lider yetiştirme sistematiği yok edilmişti.

    Eğitim ikiye bölünmüş, birleştirilememişti.

    Toplum, devletin değil; devlet toplumun sırtındaydı.

    Zihniyet dönüşümü sağlanmadan kopyalanan modeller benimsenemedi.

    Ve bu yüzden Tanzimat, bir umut olarak doğdu ama bir dönüşüm olarak tamamlanamadı. Her reform bir başka direnişi tetikledi, her ilerleme bir başka kırılmayı doğurdu. Geriye dönüp baktığımızda, Tanzimat sadece bir modernleşme girişimi değil, aynı zamanda bir “neden geri kaldık” sorusunun cevabıdır. Çünkü modernleşme yalnızca teknik bir mesele değil; tarihsel, kültürel, sınıfsal ve zihinsel bir bütünlük ister. O bütünlük sağlanmadıkça, ne Tanzimat bizi ileriye taşıyabildi ne de biz onu gerçekten taşıyabildik. Geride kalışımızın hikâyesi, işte tam da burada başlar. Geriye düşüşümüz, sadece Batı’nın bizden ileride olmasından değil, bizim kendi içimizde liderlik, rekabet ve adalet üretme mekanizmalarımızı kaybetmiş olmamızdandır. Çünkü tarih, sadece kimin kazandığını değil, kimin neden kazanamadığını da yazar. Ve biz, o yazının içindeyiz.

  • Tarım, çoğu zaman yalnızca çiftçinin, köylünün ya da kırsalda yaşayanların meselesi gibi değerlendirilir. Oysa bugün mutfağımızdaki her fiyat artışında, pazardaki her zam dalgasında, hatta merkez bankasının faiz kararlarında bile tarımın ne ölçüde hayati bir sektör olduğu kendini hissettiriyor.

    Gıda fiyatlarındaki her yükseliş, yalnızca soframıza değil, tüm ekonomiye doğrudan etki eden bir baskı unsuru olarak büyüyor.

    Artık mesele, üretimden çok daha fazlası. Tarım, enflasyonla mücadelede stratejik bir alan; kamu bütçesinde tasarruf sağlayacak bir araç; sürdürülebilir kalkınmanın temel ayağı haline gelmiş durumda.

    2024 yılı sonu itibarıyla Türkiye’de gıda ve alkolsüz içecekler grubunda yıllık enflasyon oranı %72 seviyesinde gerçekleşti. Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) sepetinde bu grubun ağırlığı ise %24,96. Yani bu iki veri yan yana getirildiğinde, ülke genelindeki toplam %44,38’lik yıllık enflasyonun neredeyse %40,5’i yalnızca gıda fiyatlarındaki artıştan kaynaklanıyor.

    Bu oran, para politikasının etkisinin sınırlı kalabileceğini, çözümün yalnızca faiz kararlarıyla değil arz tarafında atılacak yapısal adımlarla mümkün olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Tarımın içinden gelen bu fiyat baskısını azaltmadan, enflasyonla sürdürülebilir bir şekilde mücadele etmemiz mümkün değil.

    Buna rağmen tarımın merkezi bütçedeki yeri hala oldukça zayıf. 2024 yılı için merkezi yönetim bütçesi yaklaşık 11 trilyon 89 milyar TL iken, tarıma ayrılan destek miktarı sadece 91,6 milyar TL oldu. Bu da toplam bütçenin yalnızca %0,83’ü demek. Bu yılda oran %0,9’larda kaldı.

    Oysa Avrupa Birliği ülkelerinde bu oran %1,5 ile %2,5 arasında değişiyor. Türkiye’nin sadece gıda enflasyonundaki payı %40’ı aşan bir sektöre %1’in altında destek vermesi, büyük bir çelişkiyi beraberinde getiriyor.

    Yani tarım yalnızca ekonomik bir konu değil; aynı zamanda stratejik bir alan olarak değerlendirilmek zorunda. Aksi takdirde hem tüketici, hem üretici hem de devlet bu dengesizlikten olumsuz etkilenmeye devam edecek.

    Gerçekçi bir dönüşüm planı yapsak vetarım teşvikleri merkezi bütçenin %3’üne çıkarılsa ve yaklaşık 332 milyar TL düzeyine yükseltilse ve bu kaynak sadece rastgele sübvansiyonlara değil, planlı bir üretim modeline, modern sulama yatırımlarına, girdi sübvansiyonlarına ve kooperatifleşmeye yönlendirilse, hem üretici kazanır hem de tüketici fiyatları üzerindeki baskı azalır.

    Gıda enflasyonunda %25’lik bir gerileme bu reformlarla rahatlıkla sağlanabilir. Bu da enflasyon oranında yaklaşık 5,4 puanlık bir düşüş anlamına gelir. Ulaştırma, hizmet ve konaklama sektörlerinde dolaylı etkilerle bu düşüş %7,7’ye kadar yürüyebilir.

    Merkez Bankası, böyle bir ortamda politika faizini 5 ila 6 puan arasında indirebilir. Yani üretimi artıran, kırsalı güçlendiren bir plan, aynı zamanda şehirliyi de rahatlatan bir parasal alan yaratır.

    Bu noktada önerilmesi gereken en önemli reformlardan biri, desteklerin zamanlamasıdır. Türkiye’de çiftçiler destek ödemelerini çoğu zaman hasat sonrasında, borçlarını kapattıktan sonra ya da üretim sezonu bittikten sonra alıyor. Oysa destek, üretim başında verildiğinde anlamlıdır. Mazot, gübre, yem ve tohum gibi temel girdilere ilişkin teşvikler sezona başlamadan önce çiftçilerin hesaplarına yatırılmalı; bu destekler dijital sistemler üzerinden otomatik olarak hesaplanmalıdır. Böylece çiftçi üretime borçla değil güvenle başlar.

    Bir diğer hayati adım, Türkiye’nin hala gerçekleştirmediği kapsamlı bir tarım sayımıdır. Bugün kaç üreticimiz var, hangi bölgede hangi ürün hangi verimle üretiliyor, tarım alanlarımızın ne kadarı etkin kullanılıyor, bu sorulara sağlıklı bir veri setiyle cevap verilemiyor. Bu da desteklerin hedeflenmesini, planlamayı ve kriz yönetimini zorlaştırıyor.

    İlk etapta yapılması gereken, dijital destek kartı uygulamasına geçilmesi ve her çiftçinin üretim profilinin kayıt altına alınmasıdır. Bu sistem yalnızca destek vermek için değil, tarımsal verimlilik analizleri yapmak, afet sonrası zarar tespiti yapmak ve üretim planlamasını bilimsel tabana oturtmak için de gereklidir.

    Tarımsal üretim planlaması da yalnızca teşviklerle değil, hangi ürünün nerede ne miktarda üretilmesi gerektiğine dair bilimsel analizlerle yürütülmelidir. Toprak yapısı, su potansiyeli, iklim verileri, pazar erişimi gibi faktörler birlikte değerlendirilmeli; bu analizler sonucunda bölgeler için önerilen ürün desenleri belirlenmelidir. Üretici, bu plana uygun üretim yaptığında hem desteklenmeli hem de alım garantisiyle teşvik edilmelidir. Aksi takdirde arz fazlası ya da kıtlık döngüsü, yıllar boyu süren istikrarsız fiyatların temel nedeni olmaya devam edecektir.

    Türkiye’de tarımsal girdi fiyatlarındaki kontrolsüz artış da enflasyonun temel belirleyicilerinden biridir. Gübrede, mazotta, yem ve tohumda ithalata dayalı bağımlılık, küresel fiyat dalgalanmalarından üreticiyi doğrudan etkiler hale getirmiştir. Bu nedenle yapılması gerekenlerden biri de yerli tohum üretiminin artırılması, gübre ve yem fabrikalarının bölgesel kalkınma ajanslarıyla desteklenerek kurulması ve üreticilere bu girdilerin sabit fiyatla ulaştırılmasının sağlanmasıdır.

    Bahsi geçen girdi sübvansiyonları kısa vadede bütçeye yük gibi görünse de, enflasyon üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkileri düşünüldüğünde orta vadede kamu maliyesini rahatlatan yapısal çözümler haline gelir.

    Kooperatifleşme ise Türkiye tarımının yıllardır çözülemeyen temel sorunlarından biridir. Bugün pek çok üretici, ürününü pazarlama konusunda tüccara bağımlıdır. Alım fiyatını belirleyemez, girdi maliyetlerini pazarlık edemez, maliyet artışlarını fiyatlarına yansıtamaz. Kooperatifler, bu üreticileri bir araya getirerek alım gücünü artırmak, satışta pazarlık gücünü toplulaştırmak için en etkili araçtır. Bu alanda çok başarılı olan Hollanda ve Yeni Zelanda kooperatifleri takdire şayan örneklerdir.

    Türkiye’de be yazık ki mevcut kooperatif yapısı zayıftır, çoğu pasif durumdadır.Sebebi ise Fransa ve İngiltere kanunlarından karma oluşturulan insan tipolojimize uygun olmayan kanunumuzdur.

    Kooperatiflerin güçlendirilmesi, bölgesel birliklerin kurulması, lojistik altyapıların bu yapılar üzerinden planlanması ve doğrudan tüketiciye satışın yaygınlaştırılması, fiyat istikrarı açısından kritik bir adım olacaktır.

    Tarımın verimliliğini artırmanın ve üretimi istikrarlı hale getirmenin olmazsa olmaz şartlarından biri modern sulama altyapısının yaygınlaştırılmasıdır. Türkiye’nin birçok bölgesinde hâlâ vahşi sulama yöntemleri kullanılmakta ve bu durum hem su kaynaklarını israf etmekte hem de verimi düşürmektedir. Basınçlı kapalı sistem sulama, damlama ve yağmurlama sistemleri gibi tekniklerin yaygınlaştırılması ise sadece su tasarrufu değil, aynı zamanda dönüm başına alınan verimin artırılması ve kuraklık riskine karşı tedbir anlamına gelir.

    Bu yatırımlar yüksek maliyetli gibi görünse de, uzun vadede hem üretim artışı hem de maliyet düşüşü sayesinde kendini fazlasıyla amorti eder.

    Tarımsal sulama yatırımları devlet eliyle desteklenmeli, çiftçilere faizsiz ve geri ödemesi uzun vadeli kredi seçenekleri sunulmalıdır.

    Aynı zamanda bu sistemlerin bakım ve işletme hizmetleri için yerel kooperatifler ya da üretici birlikleri sorumlu kılınmalı, altyapının sürdürülebilirliği güvence altına alınmalıdır.

    Türkiye gibi su stresi yaşayan bir ülkede, bu yatırımları lüks değil zorunluluk olarak görmek gerekir. Aksi takdirde hem verim düşüklüğü devam eder hem de iklim değişikliğinin etkileriyle başa çıkmak imkânsız hale gelir.

    İklim değişikliği, tarımsal üretimi her geçen gün daha fazla tehdit etmektedir. Kuraklık, sel, don ve aşırı sıcak gibi olaylar, rekoltede ciddi dalgalanmalara neden olmakta ve fiyat istikrarını zayıflatmaktadır.

    Bu nedenle tarım politikalarının içine iklim riskini yönetecek mekanizmalar da yerleştirilmelidir. Erken uyarı sistemleri, meteorolojik analizlerin çiftçiye zamanında ulaştırılması, ürün sigortalarının yaygınlaştırılması ve afet sonrası tazminat mekanizmalarının hızlandırılması bu anlamda temel ihtiyaçtır. Özellikle bir çok alanda eksik ve verimsiz olan TARSİM gibi sigorta sistemleri daha kapsayıcı, hızlı ve güvenilir hale getirilmelidir.

    Tarımın dijital dönüşümü de ihmal edilmemesi gereken bir başlıktır. Bugün pek çok ülkede tarım sadece traktörle değil; sensörlerle, uydularla, dronlarla ve veri platformlarıyla yapılmaktadır. Dijital tarla karneleri, ürün izleme sistemleri, toprak nem sensörleri ve hava durumu algoritmaları çiftçilerin kararlarını daha bilimsel hale getirmektedir.

    Türkiye’de bu teknolojilerin yaygınlaştırılması, hem verim artışı hem de girdi tasarrufu açısından büyük fırsatlar sunar. Devlet bu teknolojileri teşvik etmeli, çiftçilere eğitim ve ekipman desteği sağlamalıdır. Özellikle genç çiftçilerin bu alanlara yönelmesi, kırsalda teknoloji odaklı bir dönüşümün önünü açacaktır.

    Bugün tarımda teknoloji kullanımız sadece %25’te kalmış durumda. AB ise çoktan %60 bandını aştı…

    Tarımın dijitalleşmesi aynı zamanda veri bazlı politika yapımını da mümkün kılar. Her üreticiye ait bir dijital üretici kartı oluşturulmalı; üretim, satış, destek, afet ve verim bilgileri bu karta işlenmelidir. Bu sistem hem sahteciliği önler hem de üreticinin krediye erişimini kolaylaştırır.

    Aynı zamanda bölgesel, ürün bazlı ve zamana bağlı analizlerin yapılması, gelecekteki arz-talep dengesizliklerinin önceden öngörülmesini sağlar. Bu da piyasadaki fiyat dalgalanmalarını minimize eder. Sonuç olarak hem devletin kaynak dağıtımı daha adil olur hem de çiftçinin üretim planlaması daha isabetli hale gelir.

    Tüm bu yapısal dönüşüm adımları bir araya geldiğinde, tarımsal üretimin istikrarlı hale geldiğini, gıda arzının güvence altına alındığını ve fiyatların daha dengeli seyrettiğini görebiliriz. Bu da doğrudan enflasyon üzerinde pozitif bir etki yaratır.

    Gıda enflasyonu tek başına %72 gibi dramatik bir seviyeye ulaşmışken, bu alanda yapılacak %25’lik bir iyileşme, genel enflasyon üzerinde yaklaşık 5,4 puanlık bir düşüş anlamına gelir. Hizmet sektöründe ve ulaştırmada gıdayla bağlantılı fiyatlarda sağlanacak iyileşme de dikkate alındığında bu rakam yukarıda belirtildiği üzere %7,7’ye kadar çıkabilir ve bu düşüş, merkez bankasının politika faizinde 500 ila 600 puan arasında bir indirim yapmasını mümkün kılabilir.

    Haliyle de bu durum, tüm iş dünyası adına kredi faizlerinin düşmesine, yatırımların canlanmasına ve borç yükünün azalmasına neden olur. Ancak daha da önemlisi, kamu bütçesi üzerindeki faiz yükünde ciddi bir azalma sağlanır.

    2024 yılında Türkiye’nin faiz harcaması 1 trilyon 950 milyar TL olarak öngörülmüştü. Politika faizindeki 5,8 puanlık düşüş, geçtiğimiz yılın yükünden yaklaşık 113 milyar TL azaltabilirdi.

    Bu noktada kritik bir soru ortaya çıkar: Tarıma teşvikleri artırmak için harcanacak ek kaynak, bu faiz tasarrufunun gerisinde mi kalır, önünde mi?

    Hesaplamalar göstermektedir ki 2025 yılı için belirlenen 135 milyar TL’lik teşvik bütçesi merkezi bütçenin sadece %0,91’i seviyesindedir. Eğer bu oran %3’e çıkarılırsa, ilave yaklaşık 442 milyar TL kaynak gereklidir. Sağlanacak kamu giderlerinden faiz tasarrufuyla ihtiyaç olunan bu kaynağın yüksek bölümünün çıkarılması işten bile değil.

    Buna ilave olarak tüketici fiyatlarında stabilizasyon, ithalat ihtiyacının azalması, ihracatın artması ve istihdamdaki pozitif etkiler dikkate alındığında, bu yatırımın bütçe üzerindeki yükü büyük ölçüde kendi kendini finanse edecek niteliktedir.

    Burada unutulmaması gereken husus, tarımın sadece fiyat istikrarı değil, aynı zamanda döviz kuru üzerindeki etkisidir. Türkiye birçok temel tarım ürününde hala ithalatçı konumdadır. Bu durum sadece cari açığı büyütmekle kalmaz, aynı zamanda döviz talebini artırarak Türk Lirası üzerinde baskı yaratır. Oysa yerli üretimin artırılması, ithalat ihtiyacını azaltacak ve döviz tasarrufu sağlayacaktır. Kur üzerindeki bu rahatlama da yine enflasyonu aşağı çekecek, faiz indirimi ihtiyacını azaltacak ve bütçeye yük olan kur farkı ödemelerini düşürecektir.

    Tarım sadece üretim, fiyat, enflasyon ve bütçe gibi ekonomik terimlerle sınırlandırılamayacak kadar çok boyutlu bir sektördür. Aynı zamanda kırsalda yaşayan milyonlarca insanın yaşam biçimidir, demografik yapının korunmasının garantisidir ve göç baskısının en önemli tamponudur.

    Dolayısıyla tarımda yapılacak yapısal reformlar, sadece makroekonomik istikrarı sağlamakla kalmaz; aynı zamanda kırsal kalkınmayı, toplumsal refahı ve bölgesel dengeyi de güçlendirir. Tarım sektörü kendi başına bir ekonomi olduğu kadar, bir sosyal istikrar alanıdır.

    Bugün kırsaldan kente göçün en önemli nedenlerinden biri, tarımın sürdürülebilir ve öngörülebilir bir gelir kaynağı olmaktan çıkmasıdır. Plansız üretim, dalgalanan fiyatlar, yetersiz destek mekanizmaları ve yüksek maliyetler, genç nüfusun tarımdan uzaklaşmasına neden olmaktadır.

    Oysa yukarıda sıralanan reformlar hayata geçirilirse, üretim cazip hale gelir; teknolojiyle desteklenen, katma değer üreten ve istikrarlı gelir sağlayan bir tarımsal sistem, gençleri yeniden kırsalda tutabilir. Genç çiftçiye yönelik özel teşvik programları, arazi temini kolaylıkları, tarım eğitimi destekleri ve kooperatif tabanlı girişimcilik modelleri bu dönüşümün kaldıraçları olabilir.

    Tarımın dijitalleşmesi, genç nüfusun sektöre entegrasyonunda ayrıca fırsatlar yaratır. Mobil uygulamalarla ürün takibi, sensör destekli sulama sistemleri, e-ticaret ile doğrudan satış kanalları ve sosyal medya üzerinden yapılan marka yönetimi gibi uygulamalar, genç çiftçilerin ilgisini artırabilir.

    Bu bağlamda tarımsal üretimi yalnızca geleneksel metotlarla değil, yenilikçi çözümlerle buluşturan bir vizyon inşa edilmelidir. Üniversite mezunu gençler sadece şehirde beyaz yakalı olarak değil, kırsalda teknolojiyle iç içe bir üretici olarak da kendilerine alan bulabilmelidir.

    Kırsal kalkınma aynı zamanda bölgesel eşitsizlikleri azaltır. Türkiye’de büyük şehirlerin çevresinde yoğunlaşan ekonomik hareketlilik, Anadolu’nun iç kesimlerinde ciddi bir durgunluk yaratmaktadır. Tarımsal üretimin güçlenmesi, sadece kırsalda değil, ona bağlı küçük sanayi, lojistik, ambalaj, depolama ve işleme gibi sektörlerde de canlanma yaratır. Bu da bölgesel gelir farklarını azaltır, yerel ekonomileri canlandırır, kamu hizmetlerine olan talebi dengeler. Bir anlamda tarım, yalnızca ekonomik değil, mekansal adaletin de anahtarıdır.

    İstihdam açısından bakıldığında ise tarım sektörü hâlâ Türkiye’nin en büyük iş kollarından biridir. Tarımda yaratılacak her yeni yatırım, doğrudan ya da dolaylı olarak yüzbinlerce kişiye istihdam sağlar. Girdi tedariki, üretim, hasat, işleme, paketleme ve dağıtım gibi zincirin tüm halkaları iş gücü talebi doğurur. Kadın istihdamı açısından da tarım özel bir potansiyel taşır. Kadınların geleneksel olarak aktif olduğu bu sektörde, kooperatifleşme ve sosyal girişim modelleri aracılığıyla hem ekonomik hem toplumsal katılım artabilir. Bu nedenle tarım politikaları aynı zamanda kadın politikalarıyla da entegre edilmelidir.

    Sosyoekonomik etkilerin ötesinde, tarımın bir diğer önemi de gıda güvenliği kavramında gizlidir. Dünya genelinde pandemi sonrası artan gıda milliyetçiliği, ülkelerin kendi üretim kapasitelerini artırmaya yönelmesine neden olmuştur. Türkiye de bu küresel eğilimi dikkate alarak, özellikle stratejik ürünlerde kendi kendine yeterliliği sağlamak zorundadır. Bu yalnızca ekonomik bir mesele değil, ulusal egemenliğin de bir gereğidir. Tohumdan fideye, yemden gübreye kadar tüm kritik alanlarda yerlilik oranı artırılmalı, bu alanlara Ar-Ge yatırımları yönlendirilmelidir.

    Yine aynı şekilde, tarımın doğrudan bağlı olduğu alanlardan biri de çevre politikalarıdır. Doğal kaynakların aşırı kullanımı, plansız ilaçlama, toprağın yanlış işlenmesi ve orman alanlarının tarıma açılması gibi sorunlar uzun vadede hem verim kaybına hem de çevresel tahribata yol açar.

    Bu nedenle sürdürülebilir tarım uygulamaları teşvik edilmeli; organik üretim, iyi tarım uygulamaları ve agroekolojik yöntemler desteklenmelidir. Tarım yalnızca üretimle değil, aynı zamanda doğayla uyumla da değerlendirilmeli; toprak, su ve hava korunmadan gıda güvenliği sağlanamayacağı unutulmamalıdır.

    Bütün bu reformlar hayata geçirildiğinde, Türkiye yalnızca iç piyasada fiyat istikrarı ve arz güvenliği sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bölgesel bir tarım üssü haline gelebilir. Tarımsal ihracatın potansiyeli yüksektir ve doğru ürünlerde doğru teşviklerle bu potansiyel çok kısa sürede realize edilebilir. Ürün bazlı markalaşma, coğrafi işaretleme, paketleme ve depolama yatırımları, Türkiye’yi dünya pazarlarında daha rekabetçi hale getirebilir. Bu da dış ticaret dengesine katkı sağlar, döviz kazandırır, cari açığı daraltır ve ekonomik güveni artırır.

    Sonuç olarak tarım, görmezden gelinmeyecek kadar merkezi, ihmal edilemeyecek kadar stratejik ve göz ardı edilemeyecek kadar etkili bir sektördür.

    Bugüne kadar ötelenmiş, kısa vadeli çözümlerle geçiştirilmiş ve sadece sosyal bir alan gibi değerlendirilmiş olsa da; artık tarım, ekonomik istikrarın, enflasyonla mücadelenin, mali disiplinin ve sosyal refahın merkezine oturtulmalıdır. Yukarıda sıralanan reformlar, bu dönüşüm için gerçekçi, uygulanabilir ve sürdürülebilir bir çerçeve sunmaktadır.

    Netice itibariyle, Türkiye’nin tarıma yapacağı yatırım, aslında ekonominin tamamına yapılmış bir yatırımdır. Faiz giderlerinden tasarruf etmek, enflasyonu kalıcı biçimde düşürmek, fiyat istikrarını sağlamak, bütçe disiplinini korumak ve refahı yaygınlaştırmak için en doğru yer tarladır. Çünkü enflasyon sadece markette değil, esasen tarlada başlar ve orada durdurulabilir.

    Eğer bugün bu adımları atmazsak, yarın enflasyonu ne faizle ne kurla ne de vergiyle kontrol altına almak mümkün olmayacaktır. Ama eğer şimdi doğru hamleleri yaparsak, sadece üreticiyi değil, şehirdeki tüketiciyi, sanayiciyi, yatırımcıyı ve bütçeyi de rahatlatacak; enflasyonla değil üretimle konuşulan bir Türkiye tablosunu hep birlikte inşa edebiliriz…

  • https://www.elipshaber.com/trumpin-yeni-duzen-hayali-mar-a-lago-plani

    Dünya ekonomisinin soğukkanlı krizlerden değil, büyük sarsıntılardan sonra değiştiği artık tarihsel bir gerçeklik. 1929 krizi, 1944 Bretton Woods, 1971 Nixon Şoku, 1985 Plaza Anlaşması, 2008 Lehman Tsunamisi…

    Şimdi de henüz resmen hayata geçmemiş, fakat uluslararası iktisadi sisteminde oluşturduğu deprem etkisi net bir şekilde hissedilen yeni bir vizyon sahnede: Mar-a-Lago!

    Planın adı ilk duyulduğunda kulağa bir pazarlama sloganı ya da ABD’de basit bir kasaba ismi gibi gelse de aslında 21. yüzyılın en büyük ekonomik ve jeopolitik satranç hamlesine dönüşebilecek bir stratejinin alamet-i farikası olarak tüm dünyanın gündemine düşmeyi ve zamanı geldiğinde tarih kitaplarına yazılmayı bekliyor. 

    ABD’de yeniden başkan olan Trump’ın önderliği ve Hazine Bakanı Bessent’in koordinasyonunda hazırlanan bu plan, Amerika’nın özellikle Çin’e karşı verdiği ekonomik mücadeleyi çok daha sistematik ve küresel düzlemde organize hale getirmeyi amaçlayan bir dizi önemlem ve eylemi içeren kapsayan bir ekopolitik program. 

    Mar-a-Lago üretimin ve sanayinin yeniden Amerikan topraklarına çekilmesini hedefleyen, “friend-shoring” adı verilen stratejiyle üretimi güvenilir ortaklara yönlendirmeyi ve Çin’e olan bağımlılığı kademeli olarak sona erdirmeyi amaçlayan, tüm dünyanın ticaret dengesini yeniden şekillendirmeye çalışan küresel çapta bir plan.

    Dolayısıyla küresel ticaret kurallarını yeniden Amerika’nın lehine yeniden tanımlamaya çabalayan kapsamlı bir uluslarası operasyon…

    Doların rezerv para olma statüsünün güçlendirilmesi, Amerikan finans sisteminin küresel kontrolünü artırma arzusu ve dijital ekonomiyle ilgili standartların belirlenmesi gibi hedefler Mar-a-Lago ana hedefleri arasında. 

    Dolayısıyla bu açıdan bakılarak daha en başta söz konusu plan, ABD’nin 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken yalnızca jeopolitik değil, jeoekonomik liderliğini de pekiştirme arzusunun bir yansıması olarak görülmeli.

    BİR MALİKANEDEN İLAN EDİLEN YENİ DÜNYA DÜZENİ

    Mar-a-Lago, Donald Trump’ın Florida’da yer alan ihtişamlı malikanesinin adı olmakla beraber yalnızca bir ikametgah ismi değil; aynı zamanda seçim kampanyalarının stratejik beyni, Cumhuriyetçi Parti içindeki dönüşümün karargahı ve artık yeni bir iktisadi manifestonun adı haline gelmiş durumda.

    Ulusalcılığı merkezine alan ve ABD çıkarlarını küresel angajmanlardan üstün tutan bu yaklaşım doların değeri, tahvil piyasalarının yapısı, Çin ile ticaret dengeleri ve müttefik ülkelerin güvenlik bağımlılığı gibi konularda temel stratejiyi belirlemeye çalışıyor. Bunu başarabilmek için de Amerikan finansal egemenliğini geleneksel araçlarla değil, “zorlayıcı bir yeniden tasarım” ile sürdürmeyi hedefliyor.

    BRETTON WOODS’TAN MAR-A-LAGO’YA…

    2008 ve Covid sonrası dizleri bükülen ABD ekonomisi ile hegemonyasına tartışmasız şekilde rakip olan Çin’in yükselişini engellemek üzere ortaya koyulan Mar-a-Lago, buram buram saldırganlık kokan fikri temelleriyle ilk hamlesini gümrük vergileri tarafında çoktan gerçekleştirmiş durumda.

    Uluslararası para sistemini baştan inşa etmeyi hedefleyen bu sistem analistlerce muhteviyatından ötürü 2.Dünya Savaşı sonrası 44 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen   Bretton Woods’un 2.0 versiyonu olarak nitelendirilse de bu defa süreçte kimsenin rızasının aranmamasının yanında kuralların tek bir ülke tarafından dayatılmasından ötürü yeni versiyonun son derece yıkıcı olacağı düşünülüyor.

    SCOTT BESSENT VE EKONOMİ SAVAŞ KONSEYİ

    Mar-a-Lago Planı’nın mimarları arasında en dikkat çeken isim şüphesiz, bu aralar adını sıkça yazılarımda ve haber yorumlarımda andığım Scott Bessent. 

    Soros’un eski fon yöneticilerinden olan Bessent, geçmişte serbest piyasa savunuculuğuyla tanınsa da son yıllarda Amerikan üretiminin yeniden sanayileşmesini, doların teminatlandırılmasını ve borç yapısının reformunu savunuyor. 

    Vakti zamanında Soros için İngiltere Merkez Bankasını shortlayıp 1 milyar pound kazanmayı başarmış bu garip adam Trump’ın 2024 seçim zaferinden sonra Hazine Bakanı koltuğuna oturdu ve göreve gelir gelmez dünyayı çalkalayacak iktisadi kararlarda önemli kararların altına imza attı.

    Benim gözümde Mar-a-Lago Planı’nın hem entelektüel hem de uygulama tarafında en önemli aktörlerinden olan Bessent “Dolar yalnızca güven değil, teminat özelliği de taşımalı.” önermesi üzerine oyun planını kurmaya çalışıyor. ABD hazinesinin artık yalnızca faiz değil altın, kamu arazileri ya da uzun vadeli sıfır kuponlu tahvillerle yeni bir güven çerçevesi sunması gerektiği fikrini ciddi şekilde savunuyor.

    Ayrıca plan çerçevesinde Bessent’in yanında üç önemli isim daha dikkatimi çekiyor. 

    Bunlardan ilki Stephen Miran. Kendisi 100 yıllık tahvil fikrini ortaya atan ve ABD’nin borçlanma enstrümanlarını baştan oluşturmak isteyen bir teknokrat. 

    Bir diğeri ise Peter Navarro. Çin’e karşı ticaret savaşlarının mimarı ve “Death by China” kitabının yazarı. Kitap tam manasıyla Trump için hazine değerinde.

    Son başat aktör ise Robert Lighthizer. Mar-a-Lago Planı’nın zeminini oluşturan, Dünya Ticaret Örgütü karşıtı sert korumacı açıklamalarıyla tanınıyor.

    Bu ekip, ana fikirlerinden de anlaşılacağı üzeri klasik Wall Street elitlerinden taban tabana ayrışıyor. Tamamı küreselleşmeyi değil, ekonomik milliyetçiliği ve stratejik korumacılığı savunuyor. 

    Paranın artık yalnızca piyasada değil, jeopolitik alanda da bir silah olduğunu düşünüyorlar.

    WALL STREET, DAVOS VE IMF BLOĞU NE DİYOR?

    Bu anlattıklarım çerçevesinde bakıldığında kolayca anlaşılacağı üzere Mar-a-Lago Planı’na elbette en sert muhalefet küresel finansal elitlerden geliyor. 

    Wall Street’in büyük oyuncuları, Davos çevresi, IMF ve Dünya Bankası’nın teknokratları bu planı “sistemi yıkıcı”, “tahvil piyasalarını istikrarsızlaştırıcı” ve “doların rezerv para statüsünü tehdit edici” olarak niteliyor. 

    Dev fonların dünyaca ünlü yönetircileri bu  planın devreye girmesiyle tahvil faizlerinin artacağından, enflasyonun yükseleceğinden ve gelişen ülkelerde sermaye kaçışlarının yaşanacağından endişe ediyorlar.

    Dolayısıyla da Mar-a-Lago Planı’nın bir ticaret savaşının yanında ayrıca bir de “parasal yeniden inşa ve güç savaşı”na dönüşeceğinden, sonucunda da küresel bir finansal yıkıma neden olacağından ciddi şekilde korkuyorlar. 

    Doların rakipsiz konumunu altın, kamu arazisi ve güvenlik politikalarıyla yeniden inşa etmek isteyen plan, IMF gibi kurumların dengeleyici rolünü tamamen bitirebilme olasılığı yüzünden istikrarsızlık dönemleri için de ayrıca bir başıboşluk korkusu oluşturuyor.

    YAKIN GELECEĞE DAİR TAHMİNLER

    Mar-a-Lago Planı tam teşekküllü olarak resmen hayata geçirilirse, tüm dünya ekonomisi üzerinde muhtemel beş önemli sonuçla karşılaşabiliriz.

    İlk olarak doların rezerv para statüsü hızlı tartışmaya açılabilir. Çünkü teminatlandırılmış dolar önerisi, mevcut tahvil sistemine olan güveni korkunç şekilde zedeleme potansiyeline sahip.

    İkincisi, küresel sermaye hareketlerinde daha önce benzeri görülmemiş bir dalgalanmanın yaşanması bizi bekleyebilir.

    Durum böyle olunca da özellikle gelişen ülkelerden çıkan sıcak para, güvenli liman arayışıyla tahvil yerine fiziksel varlıklara yönelebilir. Bunun başta altın ve gümüş fiyatlarında ortaya çıkaracağı anormallikleri hayal bile edemiyorum.

    Üçüncüsü, böyle bir denklemde küresel enflasyonun patlama derecesinde artması meselesi ki bu ihtimal gerçekten çok güçlü. Çünkü tarifeler ve belirsizlikler nedeniyle girdi maliyetleri uzun süre dengelenemeden yükselecek ve ithalat hızla pahalılaşacaktır. 

    Dördüncüsü, jeopolitik riskler artacağından Çin, Hindistan ve Avrupa’nın karşı hamleleriyle yeni bir ticaret bloklaşması hızla ortaya çıkabilir.

    Beşincisi ve belki de en önemlisi, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların etkisiz hale gelmesi ihtimali ki bu da yeni düzenin çok taraflılığa değil, hegemonya temelli bir liderliğe dayanmasından kaynaklanacaktır. 

    Böyle bir ortamda küresel çapta dengeleyici ve destekleyici kurumların ortadan kalkması şu an burada sayamayacağımız kadar çok komplikasyona neden olabilir.

    Tüm bu yazdıklarımı tek bir paragrafta yorumlayacak olursak, Trump ve ekibi  Mar-a-Lago Planı çerçevesinde emellerini ne denli gerçekleştirebilir, bilmiyoruz ama bildiğimiz çok net bir şey var artık. Eski dünya düzeni artık günümüzün dinamiklerine cevap veremiyor. Bu plan çerçevesinde atılacak her adımı eski düzenin tabutuna çakılan bir çivi kabul etmek lazım…

  • Son zamanlarda dünya öyle büyük değişimlere sahne oluyor ki, olup bitenleri sadece başlıklardan, grafiklerden ya da vergi kararlarından takip etmeye çalışmak artık yetersiz kalıyor. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki; kararlar veriliyor, sistemler kuruluyor, algoritmalar yazılıyor ama hiç kimse onun adını gerektiği kadar anmıyor, onun hamlelerini Trump’ın çılgınlıkları sayıp yeterince derinlemesine analiz yapmıyor.

    Asla ipleri çektiğini hissettirmiyor ama sakin kafayla düşündüğünüzde aslında her taşın altından onun eli çıkıyor: Hazine Bakanı Scott Bessent.

    Bessent’in ekonomiyle kurduğu ilişki, klasik anlamda piyasayı takip eden bir yatırımcı zihniyetinden farklı. O, piyasayı yönlendiren değil, inşa eden; verileri okuyan değil, verilerin üretileceği zemini kuran bir akla sahip.

    1992 yılında George Soros’la birlikte yürüttüğü İngiliz Sterlini’ne karşı yapılan spekülatif saldırıdan bu yana Bessent’in stratejik yetenekleri, yalnızca finansal sezgiyle değil, aynı zamanda sistemsel öngörüyle şekillendi.

    O günlerden bir ülkenin merkez bankasını, para birimini ve siyasi iradesini aynı anda nasıl hedef alacağını öğrenmiş durumda.

    Bu deneyim, onu 21. yüzyılın savaşları artık kurla, faizle, vergiyle ve psikolojik algılarla yürütüleceği fikrine ikna etti. 

    Bessent için ekonomik veriler, yalnızca birer ölçüm değil; aynı zamanda birer manipülasyon aracı denebilir.

    “Eğer kamuoyu güveni, yatırımcı psikolojisi ve merkez bankalarının özerkliği aynı anda kontrol altına alınabilirse, o ülkenin kaderi doğrudan çizilebilir” mantığıyla stratejisini geliştiren biri. O günden bugüne de attığı her adım, bu mantık üzerine bina edilmiştir.

    ABD’nin Çin’e yönelik ilk gümrük tarifesi %34 olarak açıklandı. Bu oran, Çin’in ithalatında ciddi bir daralma başlatmak için yeterliydi. Ancak Çin boş durmadı. Misillemeler geldi. Ardından üçüncü hamleyle oran %125’e ulaştı. Bu bir ticari gerilim değil, doğrudan sistemik bir meydan okumaydı. Ve tam bu açıklamanın hemen ardından, Trump yönetimi Çin dışındaki ülkelere uygulayacağı vergi artışlarını 90 gün erteledi. Bu eşzamanlılık rastlantı değildi; Bessent’in zamanlamaya dayalı stratejik kodlamasının göstergesiydi.

    Bessent’in farkı işte burada başlıyor. O yalnızca neyin yapıldığını değil, ne zaman yapıldığını da tasarlıyor. Çin gibi bir devle başlayıp hemen ardından daha küçük üretim üslerine sinyal göndermek, büyük resmi görmek isteyenler için açık bir mesaj. Sadece hedef göstermek değil, aynı anda başka hedefleri gözlemlemek, nasıl tepki vereceklerini ölçmek ve 90 gün sonra yeni hamle için zemin hazırlamak… İşte bu stratejik mühendisliktir.

    Tarife listesi ilk bakışta sadece rakamlardan ibaret gibi görünse de aslında tüm sistemin şemasını veriyor. Çin %125 ile baş hedef. Vietnam %46, Japonya %24, Güney Kore %25, Tayland %36, İsviçre %31, Tayvan %32, Hindistan %26, Malezya %24, İngiltere %10. Bu oranlar yüksekliğinden çok dağılımıyla dikkat çekiyor. Hangi ülkeler üretim merkezi olabilir? Hangileri Çin’in boşluğunu doldurabilir? Hangileri ABD’ye rağmen ekonomik model kurabilir? İşte bu soruların yanıtı, tarifelerle verilmiş oluyor.

    Şimdi asıl mesele şu: Bu tarifeler yalnızca bir koruma aracı mı, yoksa yeni bir düzenin altyapısı mı?

    Scott Bessent’in geçmişine baktığınızda bu soruya cevabınız netleşiyor. O bir yatırımcı gibi davranmaz, bir sistem kurucu gibi düşünür. Sterlin saldırısından bugüne dek attığı tüm adımlar, piyasayı okumaktan çok yönlendirmeye dönüktür. Hazine Bakanlığı koltuğunda oturuyor olabilir ama onun ilgisi sadece dolar değil; veri, akış, yön ve zemin üzerinedir. Bugün yaptığı şey, küresel sermayenin yönünü teknik oranlarla değil stratejik korkularla belirlemek.

    Çin’in %125’lik tarife karşısında içine kapanması beklenebilir. Ama daha önemlisi, çevre ülkelerin bu savaşa taraf olmadan sistemden nasıl etkileneceğidir. Bessent bunu da hesaplıyor. Çin dışındaki ülkelere verilen 90 günlük süre, yatırım planlarının askıya alınması, üretim kararlarının ertelenmesi ve hükümetlerin içe dönük yeniden konumlanması için bir fırsat değil, bir sınavdır. Bu süre sonunda kim daha fazla uyum sağladıysa, sistemin parçası olacaktır. Direnenler? Onlar da Çin gibi açık hedef haline gelecektir.

    Bu noktada Türkiye devreye giriyor. Tarife listesinde yalnızca %10’luk bir oranla geçiyor. Bu ne düşük ne yüksek; ama kesinlikle anlamlı. Türkiye henüz bir hedef değil, ama açıkça gözlem altında. Bir tür stratejik belirsizlik içinde tutuluyor. “İkna edilebilir” ülkeler kategorisinde. NATO üyesi, üretim altyapısı güçlü, Avrupa’ya yakın. Ama aynı zamanda zaman zaman Şangay İşbirliği Örgütü’ne göz kırpan, Çin ve Rusya ile ekonomik ilişkiler kuran bir ülke. Bu yüzden Türkiye, sistemin nereye gideceğini belirleyecek değişkenlerden biri olabilir.

    Bessent, Türkiye’yi hedef haline getirmek istemiyor. En azından şimdilik. Çünkü sistemin yeniden inşasında Türkiye’ye ihtiyaç var. Ama bu ihtiyaç bir işbirliği değil; yönlendirme düzeyinde. Türkiye’nin kendi yolunu çizmesinden çok, çizilmiş rotaya girmesi tercih ediliyor. Bunun için de baskıdan çok teşvik politikaları kullanılıyor. %10’luk tarife oranı bir nevi dostça uyarı. “Henüz seninle işimiz var ama rotanı dikkatli çiz” mesajı.

    Bessent’in kullandığı araçlar sadece tarifeler değil. Onun asıl gücü, sermaye akışını yönlendirme becerisinde. Bir ülkeye sıcak para akıttığınızda orada kısa vadeli bir refah görüntüsü oluşur. Döviz gevşer, borsa yükselir, faiz baskılanır. Ancak bu akış sürdürülebilir değildir. O fonlar, ülkenin yapısal kırılganlıklarını satın almak için değil, yönlendirmek için gelir. Türkiye de bu dalgalanmayı birçok kez yaşadı. Şimdi ise o fonların yeniden ülkeye girmesi mümkün ama bu sefer farklı bir hedefle: üretim ve dış ticaret zincirine entegre, ama merkezî kararları dış kaynaklara bağlı bir yapı inşa etmek.

    Asya’daki diğer ülkeler için tablo farklı. Hindistan, Malezya, Tayland, Vietnam gibi ülkeler Çin’e alternatif üretim merkezleri olarak öne çıkıyordu. Ama bu ülkelerin de yüksek oranlı tarifelere maruz kalması, ABD’nin asıl derdinin üretimin Çin’den çıkması değil, üretimin nereye gideceğine kendisinin karar vermesi olduğunu gösteriyor. Çin’den kaçan yatırımcılar, bu ülkelerde de benzer risklerle karşılaşırsa yönlerini Batı’ya çevirmek zorunda kalacak. Yani Türkiye, Polonya, Meksika gibi “uyumlu ama denetlenebilir” ülkelere.

    Buradaki strateji sadece ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik. Çünkü üretim zinciri aynı zamanda bir güvenlik zinciridir. Bir ülkeye fabrika kurduğunuzda sadece yatırım yapmazsınız; o ülkenin iç siyasetini, medya düzenini, hatta hukuk sistemini etkilemeye başlarsınız. Bessent bunu çok iyi bilir. O yüzden yalnızca ekonomik fayda üzerinden değil, sistemsel bağımlılık üzerinden bir düzen kuruyor.

    90 günlük vergi askıya alma kararı da bu düzenin yumuşak ama hedefli hamlesi. Bu ülkeler bu süreçte ya sisteme entegre olacak, ya da dışarıda kalmanın ne anlama geldiğini öğrenecek. 90 günün sonunda ya yeni anlaşmalar, yeni yatırımlar ve yeni yönlendirmeler olacak ya da açık hedef haline gelecek yeni ülkeler belirlenecek.

    Avrupa için ise ayrı bir oyun var. Almanya ve Fransa gibi ülkeler hem ABD’nin güvenlik politikalarına muhalifler hem de Çin’le güçlü bağları var. Bu onları sistem dışına itmese bile, sistem içinde ayrıcalıksız hale getiriyor. İsviçre’ye %31 tarife uygulanması, Avrupa’nın “tarafsız” finans merkezi olarak sistem dışına kaymasını engellemek için yapılan bir ön hamle. Avrupa bu dönemde kendi içinde daha da parçalanabilir. Almanya üretimde zorlanır, Fransa daha fazla iç gerilimle karşılaşır, Doğu Avrupa ise ABD’ye daha fazla bağlanır.

    Peki ya merkez bankaları?

    Onlar artık birer karar alıcı değil, piyasanın sinyal okuyucusu. Bessent, merkez bankalarının bağımsızlığıyla ilgilenmez. Onun ilgilendiği şey, o bağımsızlık algısının piyasaya nasıl yansıdığıdır. Bir ülkenin merkez bankası faiz artırdığında bunu piyasa alkışlamıyorsa, kararın ekonomik etkisi sıfıra yaklaşır. O yüzden merkez bankaları artık ekonomik değil, psikolojik kurumlardır. Ve psikolojiyi yöneten sistemin arkasında yine Bessent vardır.

    Şimdi biraz tahmin yapalım.

    8 Nisan’dan itibaren Yuan’ın ABD doları karşısında değer kaybetmesine izin verilip devalüasyonun önü açılmaya başladı. Çin parası değerli ülkelere kendi parasını devalue edip ciddi ihracata başlayabilir. Fakat bu ihracatın ABD’ye olan korkunç büyüklükteki rakamları yakalaması uzun süre alabilir. Üstelik bu Türkiye gibi parası çok değerli ülkelerin sanayilerine çok büyük darbe vurur. Fiyat rekabeti ortadan kalkınca içerdeki üreticinin hiç şansı kalmaz. Tabi bir de Çin ile böyle angajmana girecek ülkelere ABD’nin yapacağı ekonomik/siyasi eziyeti konuşmuyorum bile…

    O yüzden çok sürdürülebilir gelmiyor.

    Uzun olmayan vadede yüksek ihtimal Çin içe kapanacak. Üretimi kendi içine yönlendirecek, ihracatı azalacak ve bu da büyümesini yavaşlatacak. Dönüşen büyüme modeli illaki ülkede iç pazarın en önemli alıcısı olan 300 milyonluk orta kesimin canını yakacak, yani dönüşüm ağrılı olacak. Beklenmedik ekonomik/ askeri/ siyasi sonuçları bile olabilir….

    Diğer yandan Asya’daki ülkeler 90 günlük süreyi “zaman kazanma” olarak görse de, bu süreç sonunda ya ABD ile yeni ticaret anlaşmaları imzalamak zorunda kalacaklar ya da yüksek tarifelerle başa çıkmak zorunda olacaklar. Her iki durumda da bağımsızlık değil, yönlendirilebilirlik artacak.

    Avrupa içten içe çatlayacak. AB bütünlüğü korunabilir ama işlevsellik zayıflayacak. Özellikle enerji kriziyle birlikte Almanya gibi ülkelerin ekonomik gücü zayıflayabilir.

    Türkiye için ise iki ayrı yol var: ya bu süreçte Batı’nın üretim zincirine dahil olacak ama karar mekanizmalarını dışa açacak, ya da kendi yolunu çizecek ama bunun bedelini yüksek fon çıkışı ve spekülatif saldırılarla ödeyecek. Bessent, Türkiye’nin birini seçmesini bekliyor. Henüz hedef yapılmadı ama “dışarıda kalma” hakkı da verilmedi…

    Kısa bir süre içerisinde arka arkaya gelecek adımlarla hem küresel açıdan hem de Türkiye açısından dünya ticaretinde yeni bir dönem başlatacak güçteki bu tehlikeli oyunun sonuçlarını daha net göreceğiz…

  • https://www.liderhaber.com.tr/kuresel-ekonomi-en-tehlikeli-virajda

    2025 yılının ilk çeyreği onlarca küresel problem, tehdit ve tehlike ile tamamlandı. Dünya ekonomisi, son on yılın en derin belirsizliklerinden birini yaşıyor.

    Artık yalnızca ekonomik verilerle değil, aynı zamanda siyasi hamlelerle şekillenen çok katmanlı bir kriz ortamı var karşımızda. Koronavirüs pandemisinin bıraktığı kırılgan yapının henüz tamir edilemediği bir dönemde, jeopolitik gerilimler, korumacılık politikalarının yeniden yükselişi ve finansal piyasaların kırılganlığı, dünya ekonomisini başka bir türbülansa sürüklüyor.

    ABD’nin yeniden başlattığı gümrük tarifeleri savaşı, bu krizin merkezinde yer alıyor. Trump yönetimi, yalnızca Çin’i değil, neredeyse tüm dış ticaret ortaklarını hedef alan yeni bir tarifelendirme rejimini uygulamaya koydu. 5 Nisan itibarıyla ABD, tüm ülkelere %10’luk genel bir gümrük vergisi getirirken, Çin ve Vietnam gibi ülkelere %34 oranında ek vergi uygulamaya başladı. Endonezya ve Tayland gibi ülkeler de benzer oranlarla karşı karşıya kaldı. Bu adımlar, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemin en radikal ticaret politikaları arasında gösteriliyor. Bu vergilerin küresel ticaret hacmini düşürmesi, arz zincirinde maliyet şokları yaratması ve dünya genelinde enflasyonu körüklemesi bekleniyor. UBS’in yaptığı bir tahmine göre bu uygulamalar, küresel enflasyona %5 oranında ek yük getirebilir.

    Çin’in yanıtı ise gecikmedi. Pekin yönetimi, ABD’den ithal edilen tüm ürünlere aynı oranda misilleme tarifeleri uygularken, nadir toprak elementleri ihracatına kısıtlama getirdi, bazı Amerikan şirketlerini “güvenilmez kuruluşlar” listesine aldı ve tarım ürünleri ile medikal ekipmanlar gibi bazı temel kalemlerin ithalatını askıya aldı. Bu da gösteriyor ki mesele yalnızca bir ticaret politikası tartışmasından ibaret değil; derinleşen bir ekonomik-soğuk savaş dönemi içindeyiz.

    Avrupa Birliği de sessiz kalmadı. 7 Nisan’da ABD’ye yönelik önlemleri görüşmek üzere bir araya gelecek olan AB Ekonomi Konseyi, Amerikan ürünlerine yönelik yeni bir tarifelendirme paketi üzerinde çalışıldığını açıkladı. Dolayısıyla dünya ticaret sistemi, çok taraflı bir korumacılıkla kuşatılmış durumda. Bu atmosferin 1930’lardaki Smoot-Hawley Tarife Yasası benzeri sonuçlar doğurabileceği yönünde uyarılar artıyor. Dünya ekonomisinin içine girmekte olduğu bu düşük büyüme-yüksek fiyat sarmalı, ekonomistlerin klasik ifadesiyle “stagflasyon” riskini tümüyle gerçek kılıyor.

    Finansal piyasalarda yaşanan gelişmeler de bu tabloyu destekler nitelikte. S&P 500 endeksi yalnızca iki günde %10.53 değer kaybederek tarihinin en büyük 16. iki günlük düşüşünü yaşadı. Bu oran, 2008 Krizi’nde dahi nadir görülen türden. CNN’in Fear & Greed endeksi 5 puana kadar inerek yatırımcıların “aşırı korku” bölgesine geçtiğini gösterdi. Küresel risk iştahı neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumda. Tahvil piyasasında ise faiz beklentileri baş döndürücü bir hızla düşüyor. Yatırımcılar, yıl sonuna kadar ABD Merkez Bankası’nın (FED) 500 baz puanlık bir faiz indirimi yapabileceğini fiyatlıyor.

    Fakat Powell’ın çıkışı çok net oldu. Hatta son iki işlem gününde oluşan 5 trilyon dolarlık kaybın 2 trilyon doları bu çıkıştan kaynaklandı desek yalan olmaz. Faiz inmeyecek mesajını çok güçlü verse de sonunda kazananın Trump olacağına şüphe yok. Çünkü faizler inmezse ABD bu tahvil faizleriyle korkunç hale gelen borçlanmasını çeviremeyecek duruma düşecek. Bu tür oynaklıklar, piyasaların artık ekonomik temellerle değil, siyasi gelişmelerle yönlendirildiğini gösteriyor.

    Ancak herkes bu kadar iyimser değil. Bazı analistler, FED’in faiz indirimi yapmasının ABD dolarında ani bir değer kaybı yaratabileceğini ve bu durumun küresel sermaye akışlarını daha da karmaşıklaştırabileceğini öne sürüyor. Kredi piyasalarında teminat olarak kullanılan hisse senetlerinin değer kaybetmesiyle birlikte, ABD’de büyük bir “margin call” dalgasının yaklaşmakta olduğu, bu durumun yeni bir kredi krizini tetikleyebileceği endişeleri konuşuluyor. Yani sadece ticaret değil, finansal sistemin kendisi de büyük bir baskı altında.

    Gelelim Türkiye’ye. 

    Küresel ekonomideki bu gelişmelerin Türkiye üzerindeki etkilerini konuşmadan önce, içeride yaşanan tabloyu dikkatlice ele almak gerekiyor. Türkiye, 2025’in ilk çeyreğinde ekonomik açıdan kırılganlığın arttığı bir döneme girmiş bulunuyor. Özellikle dış finansmana erişim maliyetleri, rezerv kayıpları ve faiz politikası üzerindeki baskılar, ekonomik yönetimin elini giderek daraltıyor.

    Diğer yandan Merkez Bankası rezervleri de dikkat çekici şekilde azaldı. Son iki haftada brüt rezervlerde 14,6 milyar dolar, net uluslararası rezervlerde 21 milyar dolar, swap hariç net rezervlerde ise 33,2 milyar dolarlık düşüş yaşandı. Bu düşüş, TL üzerinde baskının arttığını ve kur şoklarına karşı Merkez Bankası’nın hareket alanının daraldığını gösteriyor. Piyasalarda “kur kontrol edilemiyor” algısının yerleşmeye başlaması, sadece ekonomik değil, siyasi bir güven sorununu da tetikliyor.

    Faiz cephesinde ise durum karışık. Piyasalar FED’den agresif faiz indirimleri beklerken, Türkiye’de faiz indirimi beklentisi tam tersi yönde bir algıyla karşılanıyor. Prof. Dr. Şenol Babuşcu’nun da belirttiği gibi, yüksek faiz sarmalı devam ettikçe konkordato başvurularının artması ve reel sektörün darboğaza girmesi kaçınılmaz. Ancak diğer yandan, rezervlerin eridiği, enflasyonun dizginlenemediği bir ortamda faiz indirimi yapmak da yeni bir kur krizine yol açabilir.

    Kamu maliyesi tarafında da alarm zilleri çalıyor. Kamu harcamalarının üçte ikisinin faiz giderleri ve cari transferlerden oluştuğu, bu nedenle yatırım ve kalkınmaya yönelik harcamalara yeterince kaynak ayrılamadığı dile getiriliyor. Türkiye’nin kamu borcunun GSYH’ye oranı %21 ile düşük görünüyor; ancak bu düşük oran, artan risk primiyle birleşince sürdürülebilirlik açısından yeni sorular doğuruyor.

    Tüm bu veriler ışığında, bu gelişmelerin Türkiye ekonomisine olası etkilerini tartışmak gerekiyor. Öncelikle artan küresel faiz indirimi beklentileri ve ticaret savaşları, Türkiye gibi kırılgan yapıya sahip ülkeler için hem fırsatlar hem de tehditler yaratıyor. Fırsatlar, üretim üssü olarak Türkiye’nin öne çıkabileceği senaryolardan doğuyor. Çin’e yönelik tarifeler, Avrupa’nın tedarik zincirlerinde Türkiye’yi tercih edebilir hale getirebilir. Ancak bu fırsatın değerlendirilmesi için hem hukuk sisteminin güven verici hale getirilmesi hem de kurumsal kapasitenin güçlendirilmesi gerekiyor.

    Tehditler ise daha fazla. Artan CDS primi, rezerv kaybı, içeride yüksek faiz ve dışarıda azalan güven ortamı, Türkiye’yi potansiyel bir finansal türbülansa daha yaklaştırıyor. Risk iştahının azaldığı, yatırımcıların güvenli liman aradığı bu konjonktürde, Türkiye’nin uluslararası piyasalar nezdinde “istikrarlı ülke” olarak algılanması oldukça zor. Ek olarak, içeride yaşanan siyasi gerilimler ve adalet sistemine olan güvenin aşınması, bu ekonomik kırılganlığı daha da artırıyor.

    Farklı görüşler de mevcut. Bazı ekonomistler, Türkiye’nin faizleri düşürerek üretimi canlandırması gerektiğini savunuyor. Ancak bu yaklaşım, rezervler bu kadar düşükken ve döviz ihtiyacı bu kadar fazlayken, ciddi bir kur atağını tetikleyebilir. Öte yandan, faizlerin bu seviyede kalması durumunda ise iç talep daha da düşecek, yatırımlar ertelenecek ve iflaslar artacaktır. Yani politika yapıcılar her iki durumda da ciddi bir maliyetle karşı karşıya kalacak.

    Netice itibariyle, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu bu ortam, ancak çok katmanlı, eş zamanlı ve güven inşa edici adımlarla yönetilebilir. 

    Yani yapısal reformlara ihtiyacımız var.

    Merkez Bankası’nın para politikasını daha şeffaf ve iletişime açık bir biçimde yürütmesi, rezerv kaybına neden olan müdahale biçimlerinin terk edilmesi, maliye politikalarının üretken alanlara kaydırılması ve hukuk sistemine olan güvenin yeniden tesis edilmesi, bu krizin yönetilebilir hale gelmesi için zaruridir.

    Bunlar için de kısa vadede öncelikli hedef, döviz rezervlerinin yeniden inşası olmalıdır. Bu, yalnızca swap işlemleriyle değil, doğrudan yabancı sermaye girişiyle sağlanmalıdır. 

    Bu da sadece faizle değil, öngörülebilirlik ve hukuk güvencesiyle mümkündür. Orta vadede kamu harcamaları içinde yatırımın payı artırılmalı, verimsiz cari transferlerde kademeli kesintiye gidilmelidir. Uzun vadede ise Türkiye, hukuk devleti ilkesini güçlendirerek, AB ile ilişkilerini yeniden rayına oturtmalı, teknoloji ve ihracat odaklı kalkınma stratejisine yönelmelidir.

    Türkiye’nin önünde yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda tarihsel bir tercih süreci var. Çünkü küresel ekonomi en tehlikeli viraja girmiş bulunuyor. Bu süreçte verilecek her karar ve atılacak her adım tarihi olacak…

  • Küresel ticaret artık sadece mal değişiminin değil, büyük güçlerin stratejik satranç tahtasının başlıca hamle alanlarından biri.

    ABD’nin son yıllarda uyguladığı tarifeler ve korumacı politikalar, yalnızca hedef aldığı ülkeleri değil, bu küresel oyunun kenarında bekleyen Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri de doğrudan ya da dolaylı biçimde etkilemeye devam ediyor.

    Özellikle Çin’e uygulanan tarifeler, yalnızca iki dev arasında bir gerilim alanı oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda bu kapışmanın dalgaları üçüncü ülkelerin kıyılarına da vuruyor. Çin, ABD pazarındaki payını kaybettikçe rotasını Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya çevirdi. Bu durum, Türkiye’nin uzun yıllardır ihracat yaptığı bazı pazarlarda ciddi bir rekabet baskısı oluşturdu. Ucuza mal üretme kapasitesiyle bilinen Çinli firmalar, Türk üreticiler için doğrudan bir tehdit haline geldi. Otomotivden tekstile, makinadan elektronik ara mallarına kadar birçok sektörde Türk ihracatçısı kâr marjlarını eritmek pahasına bu rekabeti göğüslemek zorunda kalıyor.

    Elbette sorun sadece Çin değil. ABD’nin çelik ve alüminyumda koyduğu yüksek tarifeler hâlâ hafızalarda taze. 2018 yılında yürürlüğe giren %25’lik ek gümrük vergisi, Türkiye’nin ABD’ye yaptığı çelik ihracatını dramatik biçimde aşağı çekti. 2019’da çelik ihracatımız %40’a yakın düştü. Bu yalnızca ihracatçı şirketlerin zarar hanesinde değil; TL’nin değer kaybında, enflasyonun sıçramasında ve piyasalardaki panik havasında da kendini gösterdi.

    ABD’nin ticaret savaşları, küresel büyümeyi yavaşlatma riskini de beraberinde getiriyor. IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, bu tür jeopolitik gerilimlerin özellikle gelişmekte olan ülkelerde kırılganlığı artırdığı uyarısını sıklıkla dile getiriyor. Türkiye için bu yavaşlama demek, başta AB olmak üzere ihracat yaptığı ülkelerin taleplerinde daralma anlamına geliyor. Otomotiv, beyaz eşya ve hazır giyim gibi sektörler, dış talepteki en ufak bir dalgalanmaya bile duyarlı. Hatta turizm bile bu tür belirsizliklerden etkileniyor. Avrupa’da alım gücü düşerse, Türkiye’ye gelen turistin harcaması da azalıyor.

    Finansal piyasalara gelince… Ticaret savaşları sadece limanları değil, tahvil piyasalarını ve döviz kurlarını da vuruyor. Yatırımcılar böyle dönemlerde riskten kaçınma eğilimiyle gelişmekte olan ülkelerden uzak duruyor. Türkiye’nin dış borçlanma maliyetinin yükselmesinde, CDS primlerindeki artışın arkasında bu tür küresel belirsizliklerin büyük payı var. Dolar/TL kuru ise bu gelişmelerden nasibini her zaman fazlasıyla alıyor. Kur şoklarının ithalat maliyetlerini artırması, enflasyonu körüklemesi ve Merkez Bankası’nın faiz politikasını köşeye sıkıştırması artık sıradanlaştı.

    Tedarik zincirlerindeki kırılganlık da Türkiye açısından önemli bir başka tehdit. Türkiye, üretim yaparken özellikle Çin’den gelen elektronik ve makine aksamlarına bağımlı durumda. Eğer ABD-Çin hattında yaşanan bir kriz, bu zincirin bozulmasına neden olursa, Türk sanayisi doğrudan etkileniyor. Otomotiv sektöründe bir çipin bulunamaması, bir beyaz eşya üreticisinin bir parça beklemesi sadece üretimi değil, istihdamı ve ihracatı da baltalıyor.

    Enerji tarafında ise görünüm iki uçlu. Ticaret savaşları ve küresel durgunluk beklentisi petrol ve metal fiyatlarını düşürebilir. Bu ilk bakışta Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için iyi haber gibi görünse de, ihracat gelirlerimizdeki düşüş bu avantajı ortadan kaldırıyor. Rusya ve Orta Doğu gibi enerjiye bağımlı ülkelerin alım gücü azaldıkça, Türkiye’nin bu bölgelere yaptığı ihracat da daralıyor. Net etki, çoğu zaman negatif oluyor.

    Misilleme adımları ise işin siyasi ve diplomatik boyutunu tetikliyor. Türkiye, ABD’ye karşı bazı tarım ve teknoloji ürünlerinde vergi artırımlarına gitse de, bu adımların doğrudan yabancı yatırımcılar üzerindeki etkisi göz ardı edilmemeli. Özellikle savunma sanayi ve ileri teknoloji yatırımlarında ABD’li şirketlerin Türkiye’ye ilgisi bu tür gelişmelerle azalabiliyor. Gümrük birliği müzakereleri, ikili ticaret anlaşmaları ve genel diplomatik iklim bu adımlardan doğrudan etkileniyor.

    Tüm bu tablo, Türkiye’nin dış ticaret stratejisini yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor. Pazar çeşitlendirmesi, teknolojiye dayalı üretim modeli ve ithalata olan bağımlılığı azaltacak yapısal reformlar artık bir tercih değil, mecburiyet. Makroekonomik istikrarın ve döviz rezervlerinin güçlendirilmesi de bu süreçte hayati önemde.

    ABD’nin uyguladığı tarifelerin ve ticaret savaşlarının Türkiye’yi yalnızca dış ticaret yoluyla değil; kur, enflasyon, büyüme, istihdam ve yatırım iklimi üzerinden kuşattığını görmek gerekiyor. Bu fırtınaya karşı koymak için ekonomik diplomasi kadar, sağlam iç politikalar da şart. Türkiye’nin bu belirsizliklerle baş edebilmesi için hem içeride hem dışarıda daha esnek, öngörülebilir ve yapısal adımlar atması gerekiyor. Çünkü bu yeni dünya düzeninde, limanı olmayan ülkeyi ilk dalga alabora eder.

  • https://www.elipshaber.com/anglosakson-rekabeti-abd-ingiltere-mucadelesi-resmi-olarak-basliyor

    Dün yayınlanan tarifelerle artık  ABD-İngiltere güreşi de resmi olarak başlamış oldu.

    Her ne kadar İngiltere hükümeti, bu tarifelerin etkilerini azaltmak ve iki ülke arasındaki ticaret ilişkilerini korumak amacıyla ABD ile müzakereler yürütme yolunu seçse de ok yaydan çıktı artık. 

    Maliye Bakanı Rachel Reeves, İngiltere’nin hızlı bir misilleme yapmayacağını ve ulusal çıkarları korumak için dikkatli bir yaklaşım benimsediklerini belirterek meseleyi bir süre daha yumuşatma taraftarı gözüküyor.

    ABD Başkanı Donald Trump’ın ilan ettiği %10’luk genel ithalat tarifesi öncesinde, Birleşik Krallık’tan ABD’ye yapılan ithalatların büyük bir kısmı gümrük vergisinden muaftı veya düşük tarifelere tabiydi.

    Her ne kadar 2024 yılında ABD, Birleşik Krallık’tan ithal edilen çelik ve alüminyum ürünlerine sırasıyla %25 ve %10 oranlarında tarifeler uygulamaya başlasa da diğer birçok ürün için önemli bir tarife bulunmuyordu.

    Örneğin çok rakamlara karşılık gelen ilaçlar ve tıbbi ürünler, lüks hazır giyim ürünleri, hassas mühendislik ürünleri,
    belirli oranda alkollü içecekler, yazılım ve dijital ürünler (fiziki olmayanlar) vergiden muaftı.

    Dolayısıyla, Trump’ın yeni genel tarifesi, daha önce düşük veya sıfır olan oranları %10’a çıkararak Birleşik Krallık’ın ABD’ye ihracatını geniş çapta etkileyecek gözüküyor.

    Tarihsel Sürece Dikkatli Bakmak Lazım

    Mesele basit bir tarife uygulaması be salt bir ekonomik faaliyet mücadelesi olarak gözükse de aslında çok daha derin.

    Tam anlamıyla kavramak için tarihsel sürece dikkatli bakmak lazım.

    İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasında yeniden şekillenen dünya düzeni, 1944 Bretton Woods Konferansı ile ekonomik olarak bir nevi dizayn edildi. O gün masada oturanlardan biri iflasın eşiğindeki Britanya İmparatorluğu’nun entelektüel temsilcisi John Maynard Keynes, diğeri ise ABD’nin yeni süper güç olarak yükselişini temsil eden Hazine yetkilisi Harry Dexter White idi. Konferans sonunda galip gelen sadece fikirler değil, aynı zamanda güçtü: Keynes’in önerdiği “Bancor” yerine White’ın önerdiği “dolar standardı” benimsendi. Böylece ABD, küresel ekonomik düzenin merkezine yerleşti. İngiltere ise eski ihtişamından ödün vererek, ABD’nin kıta Avrupası ile kurmak istediği sistemde “özel ortak” olmayı kabullendi.

    Ancak bu “özel ilişki”, hiçbir zaman mutlak bir uyum anlamına gelmedi. Aksine, derin bir hegemonya mücadelesi, yüzeyin altında hep sürdü. Özellikle ekonomik ve finansal sistemler üzerinden süregelen bu çekişme, zaman zaman diplomatik krizlerle, zaman zaman ticaret savaşlarıyla, bazen de medya üzerindeki yumuşak güç yarışlarıyla kendini gösterdi. Bugün geldiğimiz noktada ise eski defterlerin yeniden açıldığını, ABD’nin dün İngiltere dahil tüm ülkelerden ithalata %10 vergi getirmesiyle fark ediyoruz.

    Bu karar, salt ekonomik bir önlem olmanın ötesinde; Anglo-Amerikan eksenindeki güç dengesinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik bir adımdır. Artık sadece Çin’le değil, zaman zaman müttefikiyle de rekabet eden bir ABD var karşımızda.

    Bretton Woods’tan Trump’a: İki Gücün Gölgeli Dansı

    İkinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere için dünya liderliği iddiası sona ermişti. Ancak Birleşik Krallık, Commonwealth ülkeleriyle kurduğu tarihi bağlar, Londra’nın finans merkezi olma niteliği ve istihbarat kapasitesiyle “küresel oyun kurucu” vasfını elinde tutmaya çalıştı. ABD ise Marshall Planı ile Avrupa’nın yeniden inşasını üstlendi, NATO’yu kurarak askeri liderliğini, IMF ve Dünya Bankası üzerinden ekonomik kontrolünü tesis etti.

    1956 Süveyş Krizi, bu dengenin net olarak ortaya çıktığı bir andı. İngiltere, Fransa ile birlikte Mısır’a askeri müdahale ettiğinde ABD buna karşı çıkarak İngiltere’yi geri çekilmek zorunda bıraktı. IMF kredilerinin askıya alınması tehdidi, sterlinin değerinin düşürülmesi gibi araçlarla, ABD İngiltere’ye “sen artık süper güç değilsin” mesajı verdi. O günden sonra İngiltere, ABD’nin yakın müttefiki ama küçük ortağı olmayı kabul etti.

    Ancak bu kabul, yeni yollarla bağımsızlığını koruma çabasıyla dengelendi. Londra, Eurodolar piyasalarının merkezi oldu. ABD dolarına dayalı olsa da, Amerikan sermayesinin küresel dolaşımını kendi merkezinden yönlendirmeye başladı. İstihbarat paylaşımında Five Eyes gibi yapılarla ABD’nin neredeyse tek güvenilir partneri oldu. NATO’da ikinci büyük askeri güç, diplomatik masalarda ise Batı’nın tarihsel vicdanı gibi davrandı. Tüm bunlar, İngiltere’nin yumuşak gücüyle ABD’yi dengelemeye çalıştığını gösteriyordu.

    Atlantik’in Her İki Yakasında Kartlar Yeniden Dağıtılıyor

    2016’da İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı, bu dengeyi daha da karmaşık hale getirdi. ABD için İngiltere artık AB içindeki bir “Truva atı” değil, dışarıdan destek veren bir aktör. İngiltere ise bu boşluğu Atlantik ötesi ilişkileri derinleştirerek kapatmaya çalıştı. Ancak işler beklendiği gibi gitmedi.

    ABD ile kapsamlı bir ticaret anlaşması beklentisi, Biden yönetimiyle rafa kalktı. ABD, İngiltere’yi eski önemde bir partner olarak görmüyor; küresel meselelerde Almanya, Fransa ve Japonya gibi büyük ticaret ortaklarına öncelik tanıyor. Buna rağmen İngiltere, Ukrayna savaşı sürecinde gösterdiği askeri ve siyasi liderlikle, ABD’nin gözünde yeniden değer kazandı. AUKUS gibi yeni nesil askeri ittifaklarda yer aldı. Ancak bu kazanımlar, ekonomik düzlemde yeterince karşılık bulamadı.

    Dün Trump’ın ithalat vergisi kararını İngiltere’ye de uygulaması, işte bu denklemde okunmalı. İngiltere’ye uygulanan %10 tarife, Almanya’ya %12, Çin’e %34 gibi yüksek oranların yanında sembolik kalabilir. Ama buradaki mesaj açıktır: “Müttefiksin, ama sen de diğerleri gibisin.”

    Yeni Vergi Tarifesinin Anlamı

    Trump’ın “Liberation Day” adını verdiği konuşmada açıkladığı ithalat tarifesi, ABD’nin yalnızca Çin’e değil, dostlarına da ekonomik baskı kurarak yeniden sanayileşmeyi hedeflediğini ortaya koyuyor. İngiltere’ye uygulanan %10 vergi, otomotiv, çelik, tekstil ve tıbbi ürünlerde etkili olabilir. Özellikle ilaç sanayisi ve ileri mühendislik ürünlerinde İngiltere’nin ABD pazarına olan bağımlılığı düşünüldüğünde, bu tarife üretim hacimlerini ve kâr marjlarını azaltabilir.

    Bu karar aynı zamanda ABD’nin “Amerika’yı yeniden büyük yap” yani “Make America Great Again” vizyonunun yeni bir evresine işaret ediyor: Yalnızca üretimi değil, ticaret düzenini de içe kapatmak, küreselleşmeden kopmak, dostlardan dahi taviz istemek.

    Dünya Ekonomisine Olası Etkileri

    Yeni tarifeler, küresel tedarik zincirlerini zorlayacak. İngiltere gibi gelişmiş ülkeler, ABD pazarında maruz kalacakları vergi yükünü telafi etmek için yeni pazarlara yönelmek zorunda kalabilir. Bu durum, Avrupa-Çin ve İngiltere-Hindistan eksenlerinde yeni ekonomik blokların doğmasına neden olabilir.

    ABD’de ise ithalat fiyatlarındaki artış, enflasyonu tetikleyebilir. Trump yönetimi yüksek enflasyon ve işsizlik pahasına “yerli üretimi” teşvik etmek istiyor gibi görünse de, bu adım aynı zamanda müttefiklerle yeni bir ticaret savaşı başlatma riskini de taşıyor. Bu durum, doların rezerv para statüsünü uzun vadede zayıflatabilir.

    Türkiye Ekonomisine ve Siyasetine Yansımalar

    İngiltere’nin ABD ile ticaretinde zorluk yaşaması, Türkiye gibi gelişen pazarlarla daha fazla iş birliğine yönelmesine neden olabilir. Türkiye’nin Gümrük Birliği dışında kalarak daha esnek bir ticaret politikası yürütebilmesi, İngiltere ile ikili anlaşmalar yoluyla ihracatı artırma fırsatı doğurabilir. Özellikle savunma sanayi, otomotiv yan sanayi ve tekstil gibi alanlarda Türkiye İngiltere için yeni bir tedarik üssü olabilir.

    Öte yandan ABD’nin küresel ticareti sınırlama eğilimi, Türkiye’nin ihracat pazarlarında daralma riski doğurabilir. ABD’deki ithalat vergileri, küresel talebi baskılarken Türkiye’nin doğrudan ve dolaylı ihracatını olumsuz etkileyebilir. Ayrıca doların aşırı değer kazanması veya ticaret savaşlarının tırmanması, gelişen ülkelerden sermaye çıkışı anlamına geleceğinden, Türkiye gibi cari açık veren ekonomiler için ek baskı yaratabilir.

    Siyasi açıdan ise Türkiye, İngiltere ile stratejik ortaklığını pekiştirerek NATO ve savunma sanayii alanlarında daha yakın temaslar kurabilir. İngiltere’nin Avrupa’dan uzaklaştığı bu dönemde Türkiye’yi “bölgesel ortak” olarak görme eğilimi artabilir. Ancak ABD ile yaşanacak yeni gerilimler, Türkiye’nin hem ekonomik hem de diplomatik manevra alanını daraltabilir.

    Nereye Gidiyoruz?

    ABD’nin İngiltere’ye uyguladığı bu yeni tarife, bir dönemin sonuna mı, yoksa yeni bir Anglosakson pazarlık döneminin başlangıcına mı işaret ediyor? Bu sorunun cevabı, 2025–2026 arasındaki siyasi gelişmelere bağlı olacak.

    Ama şu açık ki, ABD–İngiltere ilişkilerinde ekonomik milliyetçiliğin ön planda olduğu bir dönem bizi bekliyor. Bu da İngiltere’yi yeni ekonomik ve diplomatik arayışlara itecektir.

    İngiltere bu denklemde “bağımsız bir imparatorluk” değil, çok taraflı ilişkiler ağı kurmaya çalışan orta büyüklükte bir güç olarak kalacak gibi görünüyor. En azından şimdilik…

    Anglo-Amerikan İlişkisi Artık Sadece Tarih Değil, Gelecek de Yazıyor

    Bretton Woods’tan Trump’ın tarifelerine uzanan süreç, İngiltere ile ABD arasındaki ilişkinin yalnızca bir “özel ittifak” olmadığını, derin bir rekabetin de yüzyıllardır süregeldiğini gösteriyor. Şimdi bu rekabet yeni bir safhaya giriyor: eski ortaklar, yeni sınavlardan geçiyor.

    Dünya ekonomisi, bu gerilimin etkilerini şimdiden hissetmeye başladı. Küreselleşme bir kez daha daralıyor. Yatırımcılar güvenli limanlar arıyor. Ticaret yeniden bölgeselleşiyor. Türkiye ise bu yeni düzende fırsat ve tehditleri birlikte barındıran kırılgan ama kritik bir eşikte yer alıyor.

    Bu yüzden, bugünü anlamak için yalnızca bugüne değil, geçmişe ve geleceğe birlikte bakmak zorundayız. Çünkü tarihin gölgesi uzun, geleceğin pusulası ise belirsizdir. Ama bir gerçek var ki, yeni dünya düzeni artık yalnızca Çin’in değil, müttefiklerin de birbiriyle yarıştığı çok merkezli bir yapıya doğru evriliyor.

    İngiltere ve ABD, artık sadece dost değil, aynı zamanda rakip. Bu, dünyanın kalan 190’dan fazla ülkesi için hem risk hem de denge fırsatıdır…

  • Artık açık şekilde İngiltere ile güreş başlıyor.

    İngiltere hükümeti, bu tarifelerin etkilerini azaltmak ve iki ülke arasındaki ticaret ilişkilerini korumak amacıyla ABD ile müzakereler yürütmekte.

    Maliye Bakanı Rachel Reeves, İngiltere’nin hızlı bir misilleme yapmayacağını ve ulusal çıkarları korumak için dikkatli bir yaklaşım benimsediklerini belirtti.

    ABD Başkanı Donald Trump’ın ilan ettiği %10’luk genel ithalat tarifesi öncesinde, Birleşik Krallık’tan ABD’ye yapılan ithalatların büyük bir kısmı gümrük vergisinden muaftı veya düşük tarifelere tabiydi.

    Özellikle, 2024 yılında ABD, Birleşik Krallık’tan ithal edilen çelik ve alüminyum ürünlerine sırasıyla %25 ve %10 oranlarında tarifeler uygulamaya başlamıştı.

    Ancak, diğer birçok ürün için önemli bir tarife bulunmuyordu.

    Örneğin çok rakamlara karşılık gelen ilaçlar ve tıbbi ürünler, lüks hazır giyim ürünleri, hassas mühendislik ürünleri,
    belirli oranda alkollü içecekler, yazılım ve dijital ürünler (fiziki olmayanlar) vergiden muaftı.

    Dolayısıyla, Trump’ın yeni genel tarifesi, daha önce düşük veya sıfır olan oranları %10’a çıkararak Birleşik Krallık’ın ABD’ye ihracatını geniş çapta etkileyecek gözüküyor.

  • Daha önce de yazmıştım.

    Tekrar ediyorum: Birileri borsa olay bazlı olarak aşağı düşsün istiyor.

    Türkiye’nin gelecek vaat eden firmalarına çok ucuza ortak olmak isteyen birileri var.

    Hangi parayla olduğu da meçhul. Kimse küresel gelişmeler böylesine bir belirsizlik dönemindeyken bu kadar uzun vadeli işe kalkışmaz.

    Çünkü iş dünyasının hem içerden hem dışardan maksimum seviyede kontrol edilmesi gibi zorlu bir uğraş bu. Hatta belki sonra edinecekleri tüm bu paylara yatırım yapacak ve yönetecek ortak bir Blackrock benzeri yatırım bankasının kurulması ve işin uluslararası bir sermaye gücüne dönüştürülmesi talepleri bile var gibi bu planda.

    Yani, “yeni bir güç” oluşturulması adına kalkışılan bir iş bu. Sıradan bir şey değil. Üstelik MÜSİAD önde koşuyor.

    Çalıştım senelerce MÜSİAD’lılarla. Aktif adamlar. Hiç bir şey yapmadıklarında bile illa görüşmeye bahane buluyorlar. Kondisyonları ve moralleri yüksek. TÜSİAD Amerika olsa onlar Çin de MÜSİAD olur. Sadece teknoloji üretemiyorlar.

    “Teknoloji üretemeyen nasıl Çin olur? diyeceksiniz. Topa bu kadar sert girdiklerine göre “Bundan sonra üretecekler” demek ki. Üstelik kendi insan kaynaklarının Z kuşaklarıyla araları sorunsuz. Toplumun en zengin %10’luk kesiminin içinde muhafazakarlar son yıllarda öndeydi. Çok iyi eğitim almış gençlerle bağlantıları güçlü. Babalarının koltuklarına geçmeye öyle ya da böyle özellikle de 2023 yılındaki enflasyondan sonra hazırlanmaya başladılar. Muhafazakarların dünyasında büyük bir zihinsel devrimin eşiğindeyiz. Akp’yi iktidara taşıyan nesil ve onlara yolculuklarında eşlik eden büyük oğulları çok yaşlandı. Arada bir boşluk nesil var. (ki o da benim nesil oluyor)

    Gerçi Z’nin hemen önünde doğan kuşak da nesilden sayılabilirdir, fakat teknoloji öyle hızlı ilerlediki adamlara nesilden sayılabilecek kadar fırsat verilmedi. Z-vari oldular. Onlara bulduğum isim bu.

    Koltuklar her türlü Z-varilere, ağırlıklı olarak da Z’lere kalacak.

    Teknoloji ile en çok onlar içli dışlı. Yeni dünyada onları bekleyen bir çatışma yok. Karşıt görüşlülerle şu ana kadar hiç bir çatışma yaşamadılar. Önleri çok açık.

    Neyse konumuza dönelim. Devam edelim…

    Bu işin “neden?” kısmıydı. Bu soruyu anlamlandıra bilmek adına bir de “kim?” sorusunun cevabı ortaya koyulmalı.

    Böylesine muazzam bir operasyon için bu defa açıktan savaş rolünde bir muhalefete ihtiyaç vardı. O da oldu!

    Finans Tarihi açısından inanılmaz bir süreçten geçiyoruz. Ve tüm operasyonların merkezi Türkiye.

    Tüm dünyadaki problemleri buradan dinamitleyecekler.

    Türk ekonomisinin sallanması en çok Avrupayı tehlikeye düşürür. Rus tehditi bu kadar ısınmışken…

    İşte böylesine bir tabloyla karşılaşınca bu sefer de yeni bir “neden?” sorusu karşıma çıkıyor.

    “Neden Türkiye?”

    Bu soruya cevap bulunca yeni “kim?”sorusuna cevap bulmaya bir adım daha yaklaşırım diye düşünüyorum.

    “Kim bu işleri burdan başlatmak isteyen esrarengiz adamlar?“

    Not: Bazen “mesele acaba Kıbrıs mı?” diye düşünüyorum. Özellikle şu son birkaç haftadır olanlar bizde çıkan bir sıkıntı esnasında bizden ayrılmayı deneyebilecekleri fikrini getiriyor aklıma.

    Ya Kıbrıs’ın arkasından sırada çok büyük bir hedef var, ya da kuruntuya düştüm; bu kadar şeytani bir plan onun için bile fazla…

  • Boykot işi sakat!

    Hepi topu 230 milyar dolarlık borsa üyesi şirketleri böyle bir kriz döneminde boykotlarsanız ağırlıklı olarak o hisseleri zamanı geldiğinden kimseye hissettirmeden yavaş yavaş bedavadan yabancılar ya da vatansız spekülatörler toplar.

    Borsadan zararla çıkan para mevduata gider, faiz indirimleri devam eder. O esnada borsa yeniden hareketlenir. Ama indirimlerin oluşturacağı enflasyonla ayrıca tetiklenebilir. Ucuza satılan mallar yabancılardan yeni fiyatlarıyla geri alınır.

    Parasını kazanan yabancılar ilk sapakta çıkar gider. En ufak bir olay hikaye açısından onlara yeterlidir. Yeterli finansal okuryazarlığı olmayan en az 5 milyon kişilik küçük yatırımcı yine zararla içerde kalır.

    Boykot yararlı bir iş değil. O kadar uzayacağını düşünmesem de bunu kontrolden çıkararak para kazanmak isteyen birilerine deneme şansı verebilir ve küçük bir ihtimalle de olsa saçma sapan bir hale dönüşebilir.

    Yine de herkesin kendi tercihidir ama bence #Boykot işi kimsenin faydasına olmadığı gibi hepimize zarar verebilecek potansiyele sahip.

    Gelgelelim ben zaten bu kadar uzun bir süre içinde Türkiye’de suların durulmamasından ötürü zaten yeni borsa krizleri bekliyorum. Dolayısıyla işler bu tarifini yaptığım kötü senaryodan bile çok daha fena sonuçlanabilir.