“Ahlaki değerlerinin yozlaşması durumunda, varlık ve kaynak şartları ne olursa olsun, hiçbir toplum meşru yollarla iktisadi açıdan refaha ulaşamaz. Bunun sonucu olarak bir çoğu iktisadi esarete sürüklenip sömürülürken az bir kısmı da gaddarlıklarıyla, sürdürülebilir olmamakla beraber, acımasız birer sömürgeciye dönüşür.”
Büyük güce alternatif bir güç ortaya çıktığında önce refahı düşük olan rakip güç KUR SAVAŞI’nı başlatır ve daha ucuza üretip büyük gücün pazarını bozmaya çalışır. Büyük güç refahından ödün vermez/veremez. Çok önde olduğu için huzurunu kaçırmaz, yok sayar.
Rakip güç öğrendikle büyür, güçlenir, büyük gücü rahatsız eder. Artık pazarı ele geçirmeye çalışır. Büyük güç uyanmıştır ve TİCARET SAVAŞI’nı başlatır! Rakip gücün önünü kesmeye çalışır.
Eninde sonunda her gün eriyen büyük güç yıpratmak için her şeyi yaptığı rakip güçle karşı karşıya gelir. Önce deneme amaçlı vesayet savaşları sonunda ise muhakkak SICAK SAVAŞ başlar.
Rakip güç büyük gücü avlamayı başarırsa lider olmak ve rezerv paranın sahibi olmak için bir şansı vardır.
Fakat tarih bize çoğu zaman bu iki güç birbirini yerken bir yerlerden alternatif bir gücün yükselip hepsiniz hizaya getirmesi gibi beklenilmeyen bir sonucun ortaya çıkma ihtimalinin çok yüksek olduğunu söylüyor…
Nihai tüketimin eskiden ithalattaki oranı %8 oranındaydı. %12’si yatırım mallarına, geriside ağırlıklı olarak ara mamule aitti.
Bugün nihai tüketim mallarının payı %18’e ulaştı. 51 milyar dolar bu dipsiz kuyuya gidiyor.
Yani toplumun %60’ının talebi ciddi şekilde kesilmişken son 20 yılda oluşan inanılmaz derecede zengin %5’lik grup (ki sadece %1’lik ekip bile ülke servetinin %40’ına sahip) bariz şekilde arttırdıkları lüks ithalatla enflasyonun düşmesini engelliyorlar.
Çünkü faiz artsa da düşse de, kurlar artsa da düşse de umursamayıp harcamaya devam ediyorlar….
Onların bu harcamala alışkanlıkları bitmeden enflasyon düşmeyecek. Devlet kur korumalıya para ödemeye devam edecek.
Hazine daha fazla borçlanacak.
Merkez Bankası daha fazla para basmaya devam edecek.
Kredi faiz oranları daha fazla yükselecek.
Yatırımlar azalacak.
Hiç bitmeyen bir borç salmalında beyfendilerin keyfi gelene kadar her gün birbirimize “bu işler ne zaman düzelecek?” diye sormaya devam edeceğiz…
DİSK gidip TUİK’e soruyor: “Sen enflasyonu nasıl hesapladın, enflasyon sepetindeki maddelerin fiyatlarını nereden ve hangi yöntemle buldun?”
Cevap gelmeyince bu defa CİMER’e başvurup “bilgi edinme kanunu” kapsamında talepte bulunuyor!
CİMER’e gelen cevaptan vatandaşın aklının karışmaması mümkün değil.
Özetle, “Biz hesaplamıyoruz” denen o paragraf:
“2022 yılı mayıs ayından itibaren Kurumumuz tarafından hesaplanmayan ve yayımlanmayan ortalama madde fiyatlarının, halen Kurumda mevcut olmaması nedeniyle gönderilmesi mümkün olmamıştır.”
John Forbes Nash ismini, “Akıl Oyunları” filmindeki Russell Crowe’un müthiş performansı ile beyazperdeye aktardığı 4 Oscar ödüllü filmden hepimiz hatırlıyoruzdur. Dahi bir matematikçinin Nobel Ödülü ile noktalanan hikayesini anlatan ve 2001 yılında izleyicisi ile buluşan film Sylvia Nasar tarafından 1998 yılında yayınlanan aynı isimli biyografi kitabından uyarlama. Fakat kitapla film arasında dağlar kadar fark var desek yeridir…
Tabi ki de kitap ve filmin bu yazıyı konu olmasının ana sebebi, Nash’in geliştirdiği yeni versiyon “Oyun Teorisi” modeli ile iki paydaşıyla beraber 1994 yılında Nobel Ekonomi ödülünü kazanması. Princeton Üniversitesi’nde yaptığı yüksek lisansı ve MIT’de gerçekleştirdiği çalışmalarıyla dünya matematik ve ekonomi tarihine adını, geçirdiği şizofreni rahatsızlığının da etkisiyle dramatik bir şekilde kazıyan Nash’in hayatını anlatan eserde, ABD’nin dâhiler yetiştiren üniversitelerinde bu başarının nasıl yakalandığının da şifrelerini görmek mümkün.
II.Dünya Savaşı dönemine kadar Avrupa’daki üniversitelerin üstünlüğünü koşulsuz kabul eden ABD akademi dünyasının savaş özellikle savaşın hemen öncesinde ve bizzat savaş döneminde kaçıp kendi üniversitelerinde göreve başlayan ünlü akademisyenlerden çok fazla katkı sağladığı ve halihazırda zaten iyi durumda olan durumlarını bu katkıyla zirveye çıkardıklarını görmek mümkün.
Tarih meraklılarının bileceği üzere bu dönemde ülkemize de çok sayıda Almanya-Avusturya hattından kaçan akademisyenlerde sığınmış durumda. Ne yazı ki o zamanlar Osmanlıdan yeni miras alınan akademimizin hali perişan olduğundan son derece büyük bir lütuf olan bu göçmen akademisyenlerden biz yeteri kadar yararlanamadığımız gibi okullarda yaşanan yerli yabancı çatışması iki tarafında hataları sebebiyle ABD’deki senkronizasyonun aksine tamamen hayal kırıklığına neden oluyor. Tüm bunlara rağmen yine de “hiç” noktasına yakın akademi dünyamızda oluşan bu çekişme dengesizde olsa oluşturduğu rekabet ve nadir de olsa küçük işbirlikleri ile en azından akademi dünyamızın 80’li yıllara kadar sürecek olan gelişmesinde yine de önemli bir rol oynuyor.
Fakat belirttiğimiz üzere ABD’de durum çok farklıydı. Dünya savaşları ile beraber kurtarıcı ve yeni dünyanın hakimi haline gelen ABD üniversitelerine ciddi bir temayül oluşması ve bu durumun da özellikle kitapta anlatıldığı üzere başta üniversiteler kuracak kadar büyük bağışlarda bulunan Rockefeller gibi önde gelen sanayici ailelerinin desteklenmesi sayesinde ABD, atom bombası projesi olarak da bilinen ve son dönemde Oppenheimer’ın hayatı üzerinden beyazperdeye yansıtılan muazzam başarısı “Manhattan Projesi” ile bilim dünyasının zirvesini Avrupa’nın elinden almıştı.
İki dünya savaşı arasındaki 20-25 yıllık bu dönemde sağlanan başarının bir şekilde aslına ışık tutan “Akıl Oyunları” kitabının içinde Nash’in çalışmalarını yaptığı okulların ısrarla, yeni fikir ve buluşlara açık akademisyen kadrolarından oluştuğu, öğrencilerini belirli bir disiplin içinde olmak kaydıyla fikirlerinin peşinden gitmeye yüreklendiren, ezberleten ve aynı meseleler üzerinde dolaştırıp duran değil deneyerek, hayal ederek, en önemlisi ile araştırma yaparak yeni keşiflere zorlayan ve tüm bunları yaparken de onları oldukları gibi kabul eden kuruluşlar olarak tanıtılması son derece dikkat çekiciydi.
Nash’in yolunun geçtiği Princeton’ın 69 ve MIT’nin ise 97 nobel ödülü kazanmış kurumlar olmasının ardında tam olarak da yukarıda sayılan; akademi transferinin, bursların, ezberleten değil araştırtan eğitim anlayışının ve öğrencilerini tek tipleştiren değil farklılıklarından değer oluşturan rehberliğin gücü vardı.
Bu resim üzerinden dönüp başımızı ülkemizdeki tabloya çevirdiğimizde karşılaştığımız manzara ne yazık ki çok farklı.
Teknoloji ve sanayi dünyasının yüzlerce teknoparkımıza rağmen üniversitelerimizle doğru düzgün iletişim kurmadığı, onlara ihtiyaçlarına yönelik ders programlarını dahi önererek akademimizin güncellenmesine katkıda bulunmadığı, “burs” kelimesinden bir insan kaynağı oluşturma projesi yerine eski usul basit bir hayır işi manası çıkardığı çok kötü bir düzlemdeyiz.
Haliyle de dünyanın 500 üniversitesi arasına bazen 1 bazen ise 2 üniversite ile girmeyi zar zor başarıyoruz. İşin garip tarafı dünyanın en büyük 10 ekonomisi içerisine ilk 100’de 1 tane bile üniversitemiz olmadan (ki ilk 100’e girmekle bile bu hayali gerçekleştirmek mümkün değil, en azından ilk 50 arasında bir-iki üniversitemiz olmalı) girebileceğimize inanıyoruz. Çok net ve açık konuşalım: İMKANSIZ
Bırakın ilk 100’e falan girmeyi, 129 devlet üniversitesi ve 75 vakıf üniversitesi olan Türkiye’nin 65 üniversitesinin kütüphanesi ve 68 üniversitesinin rektörünün bir tane uluslararası yayını bile yok.
Ülkenin insan kaynağı fabrikası olan bu kurumların hazırladığı gelecekle mi ilk 10 ekonomiye, yetiştirdiği akademi ile mi ilk 100 üniversite arasına gireceğiz?
Bugün Harvard ve Oxford üniversitelerinde yaklaşık 10’ar milyon kitap var. Bu okullara yıllık on kilometre raf uzunluğunda kitap ekleniyor. Yıllık kütüphane geliştirme ve koruma maliyetleri 100 ila 120 milyon dolar arasında.
Türkiye’de en son kütüphanesi en büyük üniversitelerimizden biri kitapları korumak için 9 milyon TL bütçe istedi de 4 milyon TL verildi. Aradaki farkı bir düşünmek lazım.
Harvard Nobel ödülünde dünyanın zirve üniversitesi. 161 nobeli var. Oxford’un ise 72 ödülü.
Kitap bilimdir, bilim sanayi ve teknoloji, sanayi ve teknoloji ise ekonomidir…
İlk 10 ekonomiye girmek istiyorsak başlayacağımız ilk nokta kişisel olarak kitapların kapağını açmak olup kurumsal anlamdaysa ilk vazife acilen üniversitelerin ihya edilmesidir.
Hasılı dönüp dolaşıp ilk emire geliyoruz: Oku! Yaradan Rabbinin adıyla oku!
Cumhuriyetimizin 100 yıllık tarihi daha ilk gününden itibaren hep iktisadi mücadelelerle doludur. Genç Türkiye’nin belki de karşılaştığı en büyük zorluk, daha 6 yıllık bir ülkeyken dünya tarihinin en büyük ekonomi krizi olan Büyük Buhran ve onun acı sonucu olan II.Dünya Savaşı’dır.
Savaş sonrası yıllarda hızlı bir toplarlanma sonucu ancak 1950’lerin ilk yarısında belli bir refah dönemi ile yine 1960’ların ortasından 1970’lerdeki Petrol Krizine kadar birkaç yıllık periyotlarda milletimiz iktisadi açıdan rahat nefes alabilmiş, söz konusu bu devinim 2003 yılına kadar en ağır şekliyle iktisadi problemleri yaşamaya milletimizi hapsetmiştir.
Osmanlı’nın ekonomiye bakış açısı ve uygulamalarındaki 16.yüzyıl sonlarında başlayan ve ne yazık ki üç asır devam eden, gelişen dünyanın gereksinimlerini karşılayamayan hatalı ve eksik aksiyonlar, Cumhuriyet’e başta sermaye birikimimin oluşmaması gibi çok ciddi problemleri miras bırakmıştır.
Tüm bunlarla beraber 2003-2013 yılları arasında müthiş bir iktisadi gelişim ve refah artışı yakalayan Türkiye yine ne yazık ki bölgesel ve küresel gelişmelerin en fazla etkilenen hattındaki coğrafi konumu ve tarihsel mirası sebebiyle özellikle 2017 sonrası ekonomideki başarılı yükselişini yavaş yavaş durağanlığa ve özellikle 2021 sonrası gerilemeye bırakmış durumda.
Trendi tersine çevirmek için ciddi bir uğraş be konsantrasyona sahip olmakla beraber ekonomi yönetimini gerçekten çok zorlu bir yolculuk bekliyor. Özellikle İsrail’in tüm dengeleri ve planları bozan lanetlediğimiz katliamları gerek küresel gerek bölgesel açıdan ekonomiden siyasete her şeyi alt üst etmiş durumda.
Türkiye ekonomisinin en büyük partnerleri olan Batı dünyası ülkelerinin ve küreselcilerin devasa firmalarının tavrı ve tarafı da ortadayken artık bilinen yollarla ulaşmak istediğimiz sonuçlara ulaşmamızın mümkün olmadığı netleşmiş durumda.
Acilen iktisadi anlamda makas değişikliğine ihtiyacımız var. Ama sadece ülkemiz olarak değil, tüm bölge devletleri olarak bunu yapmalıyız. Yıllardır yaptıkları darbeler ve operasyonlarla bölge devletleri arasında özellikle ciddi bir siyasi ve iktisadi bütünlüğün olmasına izin vermeyen batı yüzünden çok büyük ekonomik fırsatları kaçırıyor, zihnimizi zorla birbirimize düşmanlaştırdıkları için önümüzdeki cevheri fark edemiyoruz.
Birkaç gün önce sayın Şimşek’in ifade ettiği üzere Avrupa ülkelerinin birbirleri ile ticaret hacmi %70’leri, Asya ülkelerinin ki %50’leri aşmışken, bizim bölgemizdeki ticaret hacmi petrol rakamları da dahil olsa bile %15’i aşamıyor. Bu tam anlamıyla Batı’nın bizim dünyamızın ayaklarına vurduğu en gerçekçi pranga. Çünkü ticaret siyaseti, kültür ise birlikteliği, birliktelik ise yeniden ticareti ve en nihayetinde refahı ve birliğin kıymetini bilmeyi, yani ortak şuuru besler.
Rahmetli Erbakan’ın D-8 hayalinin gerçek manada hayata geçirilmesinin gerekliliği artık zirve yapmış durumda. Biz bunu gerçekleştirmedikçe yani Batı’nın bizi vurmak için kullandığı bizim paramızı onların elinden almadıkça yıllar boyu bu katliamlar ne yazık ki her zaman tekrar etme potansiyeline sahip. Tek yolu birlik olmaktan, en başta ekonomik anlamda birlik olmaktan ve dolayısıyla karşılıklı ticaretten, yani birbirimizi güçlendirmekten geçiyor…
Ülkemizi bizlere miras bırakan atalarımız, içinde bulunduğumuz coğrafyanın eşsiz jeo-politik ve jeo-stratejik konumundan ötürü, 1071 yılından buyana Anadolu topraklarında tutunmak ve bu topraklara ayak basmakla elde ettikleri benzersiz çarpan gücünü, 1055 yılında üstlendikleri Abbasi Halifeliğinin hamiliğinin verdiği potansiyelle bir araya getirip İslam Dünyası’na önderlik edecek nesilleri tarihimize armağan etmek için müthiş bir mücadele vermenin yanında asırlar boyu sarsılmaz bir iradenin timsali olmuşlardır.
Nitekim 1299 yılında kurulan ve 1918 yılına kadar dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük imparatorluklarından biri olarak ayakta kalan Osmanlı İmparatorluğu, böyle bir zirve idealin ve nesiller boyu kesinti göstermeyen bir çalışmanın sonucu olarak, ünlü Batılı tarihçi Hammer’in deyimiyle tüm “tarihin yarısını” oluşturan bir ufuk devlet, ideal dünyamızda parıldayan parlak kandil ve milli kimliğimize olan en büyük öz güven unsuru olarak karşımızda durmaktadır.
Tüm bunlarla beraber, Osmanlı gücünün hızla dünya siyaset tarihinin zirvelerine tırmandığı bir dönemde, Büyük Sultan Fatih Sultan Mehmed Han zamanında dahi ne yazık ki coğrafyamızda 5 kere devalüasyon yaşanmış, zirvenin en tepesi olan Kanuni Sultan Süleyman Han zamanındaysa, Yeni Kıtalardan milyonlarca yerli insanın katliamıyla, başta İspanya coğrafyası olmak üzere Avrupa’ya taşınan olağanüstü altın ve gümüşten kaynaklanan enflasyon sebebiyle Osmanlı ekonomisi daha sonraki hükümdarlar döneminde toparlanamayacak derecede yara almıştır.
Bu tarihsel düzlem içerisinde Osmanlı Devleti tebaasının askerlik, ziraat, hayvancılık, esnaflık ve din adamlığı ile uğraştığı, ticaret ve sarraflığın (o dönemki bankerliğin) Levantenlere, Yahudilere ve Ermenilere bırakıldığı, yüzyıllar içerisinde elde ettikleri tecrübelerle bu milletlerin insanlarının sermayeyi ve dolayısıyla iktisadi faaliyetleri kontrol eder hale geldikleri, 18. yüzyılda başlayan ayrılık hareketlerini finanse ettikleri ve de en nihayetinde 19. yüzyılda Osmanlı maliyesini çökertmek suretiyle 20.yüzyıl başında Osmanlı’nın yıkılıp dağılmasına neden oldukları gerçekleri ekonomi tarihi kayıtlarımızdan en ciddi derslerinin çıkarılacağı bir gerçeklik havzası oluşturmuştur.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekleştirdiği İzmir İktisat Kongresi’nde karşımıza iktisadi manada çok ağır bir tablo çıkmış ve Cumhuriyet’in ayakları üzerinde durmak adına ihtiyacı olan sermayenin ülkenin ana kurucu unsuru olan Türklerin elinde mevcut olmadığı anlaşıldığından devlet eliyle kalkınma planları için çalışmalar başlatılmıştır.
Ekonominin kumandasının bürokratların eline bırakılması ve tam da bu dönemin 2.Dünya Savaşı dönemine denk gelmesi milletimizi çok büyük ekonomik problemlerin yaşandığı çalkantılı bir sürece sürüklemiş ve dönemin yöneticileri tarafından sermaye birikiminin oluşması için milli değerlerimizi, hiçbir süzgeçten geçirilmeksizin Batılı değerlerle takas etme niyetinde olan toplulukların önünü açılmış, hakim düşüncenin uygulayıcısı durumundaki antidemokratik uygulamalarla ülkenin vasisi haline gelen bürokrasinin kontrolünden çıkmayacağı düşünülen kontrollü bir sermaye grubu oluşturulmuştur.
1950 seçimleri ile baskıcı düzenin yıkılmasının ardından maddi-manevi açıdan yaşanan terakkinin oluşturduğu atmosfer, düzenin ellerinden çıktığını hisseden eski bürokrasinin ve onların hayat verdikleri sermaye gruplarının girişimleriyle 1960 darbesi ile sona ermiş ve milletimizin ısrarla doku uyuşmazlığı yaşadığı bu güç odaklarına her seçim döneminde ders vermesine rağmen bir kere siyasal tarihimize sokulan darbecilik ve diğer antidemokratik yöntemlerden vazgeçilmemiş, Türkiye’nin onlarca yılı heba edilmiş, yerli ve milli bir sermayenin güçlenmesine zinhar izin verilmemiştir.
1980 darbesi sonrası Özal ile dünyaya açılan ve geride kaldığı yarışta arayı kapatmak adına müthiş bir mücadeleye girişen Türkiye’de ilk defa yerli ve milli sermayenin alınan kararlarla önü açılmaya başlanmış fakat bu defa da gelişim gösteren Anadolu insanı ve irfanının önü 28 Şubat 1997’de kesilmeye çalışılmıştır.
En nihayetinde yarım asır süren bu hatalar ve milli-manevi değerleriyle, aslıyla kucaklaşmak isteyen toplumun önünün kesilmesi adına yapılan operasyonlar sonucunda kontrolden çıkan olaylar silsilesi Kasım 2000 ve Şubat 2001 ekonomik krizlerini yaratmış, Türkiye ekonomik anlamda tam anlamıyla iflas edecek noktaya kadar getirilmiştir.
Kasım 2002 seçimleriyle güçlü bir şekilde iktidara gelen, milli-manevi değerlerle barışık, Türkiye’nin kendi tarihsel mirasına ve jeopolitik-jeostratejik konumuna uygun idealleri hedefleyen kadroların azmi, Türkiye ekonomisine, Cumhuriyet’in ilk 15 yılındaki müthiş sıçramayı tekrarlatmış, uzun yıllar karanlıkla mücadele eden ülkemizi, kaderi olan tarihsel misyonunu gerçekleştirmeye namzet, tüm dünya ülkeleri arasında parlayan bir yıldız haline getirmiştir.
2002-2017 yılları arasında yaşanan 15 yıllık kesintisiz ve tüm dünyanın dikkatini çeken ekonomik ve diplomatik başarılar, evveliyatı daha erken tarihlerde başlamakla beraber Türkiye’nin bölgesindeki güç kazanımını, bölgeye yönelik politik ve ekonomik istikrarsızlaştırıcı planları açısından tehdit olarak algılıyan Batılı güçlerce çıkar çatışması olarak görülmüş, bu süreç 2018 yılı itibariyle tam manasıyla adı konmamış bir ekonomik savaşın hayat bulmasına neden olmuştur.
Yaklaşık 5 yıldır düşük yoğunluklu bir ekonomi harbinde olan Türkiye’nin yerli ve milli sermayeyle beraber bu gücün büyümesi için lazım gelen insan kaynağına en çok ihtiyaç duyduğu dönemlerden birinin içerisinde olduğumuzdan, yukarıda perspektifi sunulan tablonun milletimizin lehine döndürülmesi adına tüm ilgili kurumlarımızın yapabileceği en büyük hizmetin “insana yatırım” olduğu hususunda fikir birliğine varılmalı ve acilen ekonomi alanında son derece yetkin, ezberci değil araştırmacı kültüre sahip, yeni dünyanın bilimi ile tahsil gören gençler yetiştirilmelidir.
İyi ekonomistler yetiştirip önce sermaye birikimi oluşturan sonra da sermayeye hükmedenlerin neler başardığını ve tüm dünya ekonomisini, finansını yönlendirdiğini “Vanguard, BlackRock ve StateSteeet” gibi trilyonlarca dolarlık fonları yöneten ve dünya çapındaki tüm sektörlerin devi olan firmalara yönetim kurulu üyesi atama hakkı olan hisseleri satın alıp ortaklık kurmak suretiyle onları kendi master planları doğrultusunda yönlendiren yatırım bankalarının hikayeleri üzerinden bir önceki yazımda detaylı anlatmıştım.
Bir an önce yola koyulmalı, tarihten ders çıkarmalı, tarihten öğrenmeli ve nihayetinde de yüksek ideallerimizin işaret ettiği hedefler doğrultusunda “tarihe yön vermeliyiz”.
Dünya ekonomisi ve dolayısıyla siyaseti; Vanguard, Black Rock, State Street, Fidelity, NewYork Mellon, JP Morgan, Morgan Stanley, Goldman Sachs, Capital Research gibi küresel çapta yatırım bankacılığı yapan, toplamda 30 trilyon dolardan fazla parayı yöneten, hepsinin birbirinde olan yönetim kurulunda temsil hakkını içeren ortaklık paylarıyla müthiş bir örümcek ağını oluşturan, gizli bir şebeke tarafından yönetilmekte.
Pepsi, Coca Cola, Apple, Nestle, Mc Donald’s, Microsoft, Alphabet, Meta, Amazon, Warner Bros, Tesla, Toyata, Mercedes, British Petroleum, Novartis, Boeing, Starbucks, Domino’s gibi aklınıza gelebilecek binlerce küresel şirketin tamamında var olan yönetim kurulunda temsil hakkı içeren ortaklık payları ile dünya ekonomisinin yönetiminde direksiyonu elinde tutan; kendi aralarındaki insanı şaşkın bırakan ortaklık yapılarıyla bu muazzam gücün arkasındaki üst akılı perdeleyen bu yapı tam anlamıyla başta ulus devletler olmak üzere tüm insanlığı köşeye sıkıştırmış durumda.
Finans dünyasının içinde adeta bir kara delik oluşturan, aslen İngiltere’de Kral’ın dahi müdahale edemediği, City of London olarak isimlendirilen ve birkaç kilometre karelik bir alanda özel yasalara tabi olacak şekilde konuşlandırılan, devlet içinde bir devlet olarak nitelendirilen, 19.yüzyıldan bu yana dünya finansını yöneten küçücük bir toprak parçasından dünyaya yayılan bir gücün yansıması olarak ortaya çıkan bu şebeke, 2. Dünya Savaşı sonrası ABD ekonomisine sonrası tam anlamıyla entegre olduktan sonra Batı dünyasının iktisadi ve siyasi anlamda yönetimini ele geçirmiş durumda.
Bugün dünya borsalarından işlem yapan en büyük yatırım bankalarının ve devasa yatırım fonlarının tamamını elinde tutan, bu sayede özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin finansal piyasalarında türlü oyunlar çeviren, bu yatırım bankaları ve fonlar aracılığı ile ulus devletlerin bankacılık sistemlerine ortak olan bu şebekenin küresel aktörleri IMF, Dünya Bankası, FED, ECB, BoE gibi kuruluşların kararlarında da son derece etkililer.
Sadece bu saydığımız ekonomi-finans alanında faaliyet gösteren kuruluşlar da değil; yaptıkları yüksek tutarlı bağışlar ve kuruluşların sahip oldukları bütçelere/fonlara verdikleri yönetim tavsiyeleri ile UNESCO, WFP, FAO gibi örgütlerin yönetimini de en tepedeki temsilcileri sayesinde kontrol altında tutuyorlar.
Dünyanın en büyük medya holdinglerinde olan ortaklı payları ile tam anlamıyla siyasetten-ticaret, hattında olağanüstü bir gücü ellerinde tutuyorlar. Sosyal ve siyasal hayatın öne çıkacak ya da yerin dibine sokulacak aktörlerini belirleme gücünü ellerine veren, onlarca küresel çapta yayın yapan televizyon kanalı, gazete, film yapım şirketi, radyo ve dergiyle tüm dünya milletleri üzerinde diledikleri şekilde algı yönetimi yapabilecek güce sahipler.
Bu yazıda ismini anmadığımız fakat sizin aklınıza gelen daha yüzlerce Batı’lı dev şirketin ortaklarının arasında (Google üzerinden firma adı ve shareholders yazarak sorgulayabilirsiniz) Lordlar Ligi üyelerini görmek mümkün. Doğrudan ortaklığını göremediğiniz birçok firmaya da dünya çapında birçok ülkenin borsasında faaliyet gösteren Bank of America, Citigroup, JP Morgan vb. yatırım bankaları aracılığı ile hisselerini ellerinde tutarak ortak oluyorlar.
İngiltere’nin Londra şehrinin içinde bulunan ve tamamen finans dünyası için kanunları dahi özel tasarlanan bir alandan, yüzlerce yıllık bir sürecin sonunda büyüyüp dünyaya yayılan ve özellikle de ABD’ye konuşlanan akıl almaz bir sermaye gücünün ürünü olan bu şebekenin tüm sektörler ve ulus devletler üzerindeki gücünü bırakın tam olarak kavramayı, hayal etmek dahi çok zor.
Her ne kadar en güçlüleri yaklaşık 10 trilyon dolarlık muazzam bir büyüklükle Black Rock gibi gözükse de ortaklık yapıları incelendiğinde Lordlar Ligi’nin amiral gemisinin Vanguard olduğu anlaşılmakta. Ligin üç numaralı büyüğü ise State Street olarak karşımıza çıkıyor. İşin garibiyse dünyayı finansını yöneten bu üç firmadan en erken kurulanın dahi böyle muazzam bir güce rağmen sadece 48 yıllık bir geçmişe sahip olması. Daha da enteresanı tamamının birbiri ile olan karmaşık ortaklıkları takip edildiğinde firmalarla örülü ağlar içerisinden hiçbir gerçek kişiye ulaşılamaması. Yani firmaların sahiplerinin Vanguard’a kadar birbirilerinin sahibi olması ve Vanguard’da ise ortaklık yapısının paylaşılmayıp isimleri zikredilemeden şirket tarafından binlerce ortağın var olduğunun ilan edilmesi.
Tüm bunlarla beraber şirketlerin üst düzey yöneticilerinin kariyer geçmişleri ve sosyal ilişkileri araştırıldığında, yine ortaklık yoluyla kontrol edilen diğer büyük eski yatırım bankaları ile olan münasebetler incelendiğinde karşımıza Lordlar Ligi’nin bir Yahudi sermayesi ligi olduğu gerçeği çıkıyor.
Ortaçağdan buyana finans alanında yaptıkları çalışmalar ve İngiltere Merkez bankasının 17. yüzyıldaki faaliyete başlamasından buyana, başta City of London’ın krala verilen borç karşılığı kurulmasını sağlamak gibi Londra’da gösterdikleri faaliyetler düşünüldüğünde Lordlar Ligi’nin Yahudi bankerlerin 4 asırlık çalışmalarının sonucunda ortaya çıkmış devasa bir finans organizasyonu olmasına şaşırmamak lazım.
19.yüzyılda yaşanan Napolyon Savaşları ile beraber ciddi manada siyasallaşan bu sermaye gücünün tarihte karşımıza siyasi manada en net olarak çıktığı ilk sahne hiç kuşkusuz Balfour Deklarasyonu’dur.
Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un imzasını taşıyan ve onun adıyla tarihe geçen Balfour Deklarasyonu ile İngiltere hükümeti, o sırada Osmanlı toprağı olan ve Yahudi nüfusun küçük bir azınlık olduğu Filistin’de, “Yahudi halkı için ulusal bir anayurt kurulmasını” destekleyeceğini bildirmişti.
Balfour, deklarasyonu, İngiltere’de City of London’ın bir numaralı bankeri olan Yahudilerin liderlerinden Lord Walter Rothschild’a hitaben gönderilen bir mektuba ekli olarak gönderilmişti.
Lord Rothschild, Yahudilerin “tarihi anayurt” saydıkları, Şeria/Ürdün Nehri’nin doğu yakasından Akdeniz’e kadar uzanan, o sırada Filistin denilen topraklarda bağımsız bir devlet kurma ülküsü, yani siyonizmin en önde gelen savunucusu ve İngiltere Siyonist Federasyonu’nun da başkanıydı.
Deklarasyon metni, Lord Rothschild’a mektupla gönderildikten bir hafta sonra 9 Kasım 1917 günü gazetelerde de yayımlanmış ve böylece kamuoyunun konuyla ilgili bilgisi olmuştu.
Bu aynı zamanda dünyanın en güçlü ve etkili ülkesi tarafından siyonizme verilen ilk açık destekti.
Yukarıda adı geçen şebekenin dünyanın en güçlü firmalarındaki (ki çoğu ABD firması) ve dünya finansını yöneten devasa yatırım fonlarındaki/bankalardaki ortaklık payları ile beraber tarihsel bir kayıt olan İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un mektubu aynı anda kadraja alınca, İsrail’i ziyaretinde bunca zulümlerine rağmen açıktan açığa “Bir Yahudi olarak da buradayım.” ifadesini kullanan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın anlamak son derece basitleşiyor. Sadece aktörlerin isimleri değişmiş o kadar. Dün 1. Dünya Savaşı sonlarında finansal açısından çökmek üzere olan İngiltere, Yahudi bankerlere ne kadar muhtaçsa bugün ABD’de onlardan çok daha muhtaç durumda.
Hasılı, tarih tekerrür etmeye, İsrail ise dünya finansını ele geçiren destekçileri sayesinde zulm etmeye devam ediyor…
Enflasyon, bir ülkenin ekonomik sağlığının en önemli göstergesidir. Öte yandan eğitim, toplumun sosyal ve ekonomik kalkınmasında en kritik bir role sahip aktör olarak karşımıza çıkar. Pek çok ekonomist ve sosyolog, bu iki kavramın birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu iddia eder. Peki, bu iddianın gerçeklik payı nedir? Bu yazımızda, enflasyon ile eğitim kalitesi arasındaki ilişkiye değineceğiz.
Basit şekilde tanımlayacak olursak enflasyon, bir ekonomide genel fiyat seviyesinin sürekli ve belirgin bir şekilde artması durumudur. Bu durum, özelikle tüketicinin satın alma gücünün azalmasına neden olur. Yani en basit ifadeyle tüketiciyi ve dolayısıyla ülkeyi fakirleştirir. Bu fakirleştirme girdabında ekonominin genel performansı bozulur, bireylerin yaşam standartları aşağı yönlü hareket eder nihayetinde de bulaştığı ülkenin sadece ekonomisini değil genel ahlak seviyesinden toplumsal mutluluğuna kadar her şeyini olumsuz etkiler.
Diğer yandan özellikle sanayi devriminden buyana elimizdeki veriler bizlere bir ülkede eğitim kalitesi ne kadar yüksekse, o ülkenin ekonomik gelişiminin de o denli yüksek olduğunu, ülke ekonomilerine adeta bir virüs gibi buluşan enflasyonun da o denli düşük olduğunu gösteriyor.
Peki, bu iki kavram arasında doğrudan bir ilişki var mıdır? Genel olarak bakıldığında, eğitim düzeyi yüksek ülkelerin ekonomik olarak daha stabil, inovatif ve rekabetçi oldukları, dolayısıyla ekonomilerindeki fiyatlar genel seviyesi üzerinde de bu güçlerinden ötürü ciddi derecede kontrol sağlayabildikleri görülmektedir.
Örnek olarak Finlandiya, Kanada ve Almanya gibi ülkeler hem eğitim sistemlerinin kalitesiyle hem de uzun yıllardır düşük seyreden enflasyon oranlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Evet, eğitimli bireyler, sadece üretim açısından değil ekonomik tercihleri açısından da enflasyonun düşük kalması hususunda etkilidirler. Ekonomik kararlarını daha bilinçli bir şekilde alabilirler. Bu da, tüketici ve yatırımcı davranışlarının daha öngörülebilir olmasına neden olabilir ve dolayısıyla ekonomik istikrarı destekler.
Ülkemize gelecek olursak ne yazık ki eğitim sistemimiz ekonomimiz açısından gerek üretim tarafında gerekse karar alıcıları yetiştirme konusunda istenilen düzeyde değil. PISA sınav sonuçlarına baktığımızda Türkiye, matematik, fen ve okuma becerilerinde OECD ortalamasının altında kalıyor. Bu durum da ülkemizin hedeflerine ulaşmada ihtiyacı olan insan kaynağını ulaşmasında ciddi problemlere sebep oluyor.
Sadece bizde değil, dünyanın tüm eğitim konusunda başarı sağlayamayan ülkeleri yüksek enflasyonla mücadele ediyor. Bugün hiper enflasyon yaşanan ülkelerin tamamı teknoloji çağının eğitim gereksinimlerine ayak uyduramayan ülkeler. Bunun tesadüf olamadığı çok açık. Yine dünyanın en güçlü ve en düşük enflasyon oranlarına sahip ekonomilerine sahip ülkelerin de eğitimde ilk sıralarda yer alanlar olması tesadüf değil.
Çok ciddi bir eğitim reformuna ihtiyacımız var. Öyle ki bu mesele bir milli güvenlik meselesi haline gelmeli, yola çok ciddi bir irade ile çıkılmalı, hem orta hem de yüksek öğrenimde aynı hassasiyet gösterilmeli.
İlk olarak üniversitelerin akademik ve idari özerklikleri, bilimsel özgürlük ve yaratıcılığı desteklemesi için güçlendirilmeli. Bu, üniversitelerin daha etkin, yenilikçi ve esnek olmalarını sağlar. Bu kurumların üzerindeki 1980 darbesinden kalma vesayet enstrümanlarının kaldırılması gerekiyor. Hemen ardından üniversitelerde Ar-Ge bütçesi artırılmalı. Türkiye’nin toplam özel sektör, kamu ve diğerleri Ar-Ge bütçesinin sadece Samsung firmasının Ar-Ge’si kadar bile olmadığını düşündüğünüzde ne kadar geri kaldığımızı anlamak çok kolay. Üniversitelerin Ar-Ge bütçesini varın siz düşüşün. İnternetten araştırıp dünyanın iyi eğitim kurumlarıyla karşılaştırdığınızda canınız çok sıkılacak. Bu Ar-Ge işi ile özel sektörle işbirliği meselesi at başı yürütülmeli ve geliştirilmeli. Özel sektörle senkronizasyon sağlanmazsa dostlar alışverişte görsün işine döner ve beş kuruşluk katma değer olulmaz ne yazık ki. Akademiden pazara doğru ürünlerin çıkması için özel sektörün mihmandarlığı olmazsa olmaz.
Bir başka husus da yüksek öğrenim kurumlarının, klasik değişim programlarının dışında daha fazla uluslararası üniversiteyle işbirlikleri ve değişim programları oluşturması meselesi. Bu, öğrencilere ve akademisyenlere küresel bir perspektif kazandırma açısından çok önemli. Fakat bu programlara seçilecek öğrenciler hususunda çok dikkatli olunmalı. Tanzimatta bizim devletimiz Japonların ise şirketleri Batı’ya öğrenci gönderdi. Bizimkiler şair ya da devrimci, onlarınkiler ise Japonya’ nın dev şirketlerini kuran mühendisler ve bilim adamları olarak döndü. O sebeple gidip gününü gün edecek meselenin ağırlığının farkında olmayan aklı bir karış havada gençleri değil, doğrudan üniversite-özel sektör iş birliğinde kendine yer bulmayı başarmış, kendini işine adayacak ve mezun olur olmaz bu programlara aracılık edecek şirketlerde işe başlayacak akıllı gençler tercih edilmeli, dönüşlerinde de tecrübelerinden faydalanıp üniversitelerimizin eksik yanları varsa tamamlanmalarında aktörler olmaları sağlanmalı.
En önemli hususlardan biri de yüksek öğrenimde müfredat, küresel trendlere ve iş dünyasının ihtiyaçlarına uygun olarak güncellenmelisi meselesidir. Bu husus çok can yakıcıdır. Halen daha bir asır öncesinin kafalarının diktelerinde eğitim verilmeye çalışıyor. Yazılan kitaplar bir yıl sonra bile güncelliğini koruyamazken üniversiteler bir çok bilim dalında seksenlerin doksanların kitaplarını öğrencilere dayatıyor. Böyle olmaz!
Öğretim elemanlarının seçiminin ve eğitiminin çok daha titiz bir şekilde yapılması hususu da ayrıca önem taşımakta. Sürekli eğitim programları ile akademik kadronun güncel bilgilerle donatılmasının sağlanma ise bu hususun mütemmim cüzüdür. Pek tabi burada bu akademisyenlerin ilk olarak bilim üretebilmeleri için öncelikle maddi kaygılarının ortadan kaldırılması zorunluluğu var. Elektrik, su, doğalgaz faturası düşünüp gece yanağında dört dönen adam bilim üretmez. Instagramdan tshirt satan bir adam akademisyenden daha iyi para kazanıyorsa o ülkenin parlak zekalarını bilim üretmeye ikna edemezsiniz. Başka iş bulamayan garanticiler akademik kadrolara doluşur. Dostlar alışverişte görsün bilimi oluşur. Öyle de oldu zaten…
Gelelim öğrencilerin başarı değerlendirmelerine. Sadece sınav odaklı olmaktan çıkarılmalı ve proje bazlı, uygulamalı değerlendirmelere ağırlık verilmeli, teorik bilginin yanı sıra, öğrencilere pratik beceriler kazandıracak staj ve uygulama programlarının önemi artırılmalıdır. Başka türlü sınavdan sınava ezber yapılır, sınavdan iki hafta sonra ömür boyu lazım olacak bilgiler uçar, gider…
Tabiki bitmedi. Mezun olan ve hali hazırda okumaya devam eden öğrencilere, kariyerleri boyunca güncel kalmaları için eğitim olanakları da sunulmalı, dijital eğitim araçları ve online kurslara yatırımlar yapılarak her türlü eğitim daha erişilebilir hale getirmeli. Bugün karşımızda Udemy gibi bir gerçeklik var. Tek kelimeyle dünyanın pratik hayata en uygun ve en büyük üniversitesi. Faydalanmak, örnek almak ve ülkemize mikro/makro tarzda uyarlamak lazım.
Yazımı bu işleri beceren ve enflasyon oranları çol düşük olan ülkeleri eğitim alanında öne çıktıkları alanları sıralayarak tamamlamak istiyorum. Hep beraber bir göz atalım.
Finlandiya: Eğitim kalitesi konusunda dünyanın en başarılı ülkelerinden biri olan Finlandiya, öğretmen eğitimi, öğrenci değerlendirmesi ve öğrenci merkezli eğitim yöntemleriyle tanınır.
Almanya: Mesleki eğitim ve çıraklık sistemiyle bilinen Almanya, teorik bilgiyle pratik becerileri birleştiren bir eğitim modeli sunar. Bu, öğrencilere kariyerlerine başlamadan önce gerçek dünyada deneyim kazandırır.
Singapur: Singapur, yüksek öğrenimde mükemmeliyetçilik, öğrenci değerlendirmesi ve öğretim kalitesiyle tanınır. Ayrıca, üniversite-sanayi işbirliğine büyük önem verir. Hollanda: Hollanda, problem tabanlı öğrenme yaklaşımıyla tanınır. Bu yaklaşım, öğrencilere gerçek dünya problemlerini çözme becerisi kazandırır.
İsviçre: İsviçre, yüksek öğrenimde araştırma ve inovasyon konusunda liderdir. Aynı zamanda, mesleki eğitimde de oldukça başarılı bir modeli vardır. Kanada: Kanada, uluslararası öğrencilere ev sahipliği yapma kapasitesi, çokkültürlülük ve yüksek öğrenimde kaliteyle tanınır.
İsveç: İsveç, öğrenci merkezli eğitim, öğretmen eğitimi ve yüksek öğrenimde inovasyon konusunda öne çıkar. Avustralya: Avustralya, dijital dönüşüm ve online eğitim konularında öncüdür. Aynı zamanda, uluslararası işbirlikleri ve değişim programlarına büyük önem verir.
Bu ülkelerin her biri, yüksek öğrenimde belirli alanlarda başarılı uygulamalara sahiptir. Türkiye, kendi ihtiyaçlarına ve hedeflerine uygun olarak bu ülkelerin deneyimlerinden yararlanabilir ve en iyi uygulamaları kendi eğitim sistemine entegre edebilir.
Bu önerilerle ortayanatılan hususlar elbette yıllar içerisinde tamamlanabilecek ve demlenip oturacak reformlar. Elbette kısa vadede bizi enflasyon belasından kurtarmaz. Ama böyle bir eğitim sistemi kurabilen ülkelerin, dünyayı değiştiren katmadeğerli ürünleri ortaya çıkaran ülkeler olmaları, en büyük finansal kuruluşlara ev sahipliği yapmaları, dünyanın en değerli firmalarına sahip olmaları, en yüksek refah seviyelerini yakalamaları ve tamamında yıllardır düşük enflasyonla yola devam etmeleri düşünüldüğünde uzun vadede sağlam bir ekonomi ve düşük enflasyon için olmazsa olmaz hamleler olduğu ortadadır. Tüm bunları değerlendirdikten sonra yazıyı şu soruyla bitirelim ozaman: Elin oğlunun yaptığını biz neden yapamalayalım?
1403 yılında kadim şehrimiz Semarkant’ta, yani günümüz Özbekistan’ında, kudretli hakan Timur’un kurduğu imparatorlukta doğan; astronomi, fizik, matematik ve felsefe meraklısı bir genç adam, babasının Timur’un torunu olan bir başka dahinin yanında görev almasımdan mütevellit onun tedrisatından geçmesiyle önüne sunulan fırsatları efsanevi bir fayda seviyesine ulaştıracak seviyede değerlendirdi. Netice itibariyle de dünya tarihine adını “Ayın Haritasını Çıkaran Adam” olarak yazdırmayı başardı.
Bu öylesine büyük bir başarıydı ki kendisinden sonra dünyayı değiştirecek olan bir çok dahinin önündeki yüzlerce engeli kaldırmaya yetti.
Napier’den, Kopernik’e, Kolomb’dan daha nicelerine bir çok tarihin seyrini değiştiren dehaların çalışmalarına ciddi katkılarda bulundu.
23,5 derecelik dünyanın ekliptiğini bile o günün şartlarında 24 olarak tespit edecek kadar ve İstanbul’un enlem-boylamını tam tamına ortaya koyacak kadar büyük bir alimdi.
Siyasette de kilit noktadaydı. Dönemin süper gücü Osmanlı ile çatışan Akkoyunlulara Uzun Hasan’ın ısrarı üzerine bir süre elçilik etti. Fakat bu vesile ile münasebetinin geliştiği Büyük Hakan Mehmed Han’ı tanıyınca ve Sultan kendisine davet yollayınca 70’lerine doğru İstanbul’a geldi.
Devrinin zirvesi, büyük mühendis Ebu’l Feth Mehmed Han’ın tasarladığı ve bünyesinde Kur’an, hadis, kelâm, fıkıh, tefsir gibi İslam ilimlerle beraber kelam ilmi üzerinden Rabbimizin sünnetullahını ortaya koyan fizik, kimya, matematik, astronomi gibi doğa bilimleri üzerine çalışmalar yapacak Sahn-ı Seman Medresesi’nin kuruluşunda ders programlarının oluşturulmasına kadar etkili olacak şekilde kurmay müderris olarak yer aldı…
Yukarıda anlatılan bu fırtınalı hayatın sahibi Türk-İslam dünyasının büyük hocası Ali Kuşçu’dur. Tarihin gördüğü en büyük dehalardan olan yüz akımız Ali Kuşçu’ya Fatih öyle hürmet etti ki derslerine öğrenci olarak katılmak suretiyle ona, medresesine ve ilme verdiği önemi onun şahsında bayraktarlaştırdı.
Sahipkıran’ın zihnindeki İslami ilimlerin ve doğa bilimlerinin bir arada okutulacağı bu medrese Osmanlı’ya dünyanın tüm kalelerinin kapısını açacak bir anahtar olacaktı.
Ne yazıkki elli sene sonra işler değişti. Mısır ve Hicaz’ ın fethi sonrası İstanbul’a getirilen alimlerin bu medresede görev almaları ve Sultan Süleyman’ın kendi Süleymaniye Medresesi’ni kurması sonrası doğa bilimlerini Sahn-ı Seman’dan ayırıp medreseye taşıması sonrası bütünlük bozuldu.
Medreselerin çoğu 17.yüzyıl itibariyle önce askere gitmek istemeyenlerin sonra bir çok tarihi vaka ile gördüğümüz üzere başıbozukların mekanı, eşkiyalık edenlerin yuvası oldu.
Elbette hepsi değil ama netice itibariyle 17.yüzyıl sonu itibariyle eğitim sistemi çöktü. Kaliteli insan kaynağı ancak I. Mahmud döneminde açılan okullarla yetiştirilebildi. Tabi ki bu iki yüzyıllık boşlukta Osmanlı teknolojik, ekonomik ve sosyal anlamda çok geri kaldı. Sonucunda da 20.yüzyılın başında o iki asırı bilimle dolduranların Anadolu dahil olmak üzere coğrafyamızı parça parça işgaline maruz kaldı.
İnsan gerçekten hayret ediyor. Böylesine büyük bir imparatorluk nasıl olur da insan kaynağı konusunda böylesine büyük hatalar yapar? Nasıl olurda, 19.yüzyılın insan kaynağı tablosuna bakıldığında görüldüğü üzere müterciminden, maliyecisine, diplomatından bankacısına, tüccarından doktoruna, öğretmeninden generaline, her şeyine ama her şeyine kadar gayrimüslim bir insan kaynağına esir kalır?…
Anlamak çok zor elbette ama ders çıkarmak çok basit… İnsan kaynağına önem vermeyen ve bilimini ilerletmeyen nihayetinde illa esir oluyor işte. Tarih bu tip çöküşlerle dolu bir mezarlık adeta. Hele bir de tüm ümmetin lideri olan bir ülke bu hatayı yaparsa tüm alem esir oluyor.
İşte bu perspektifte İngilizlerin Mısır’ı işgalinden buyana İslam coğrafyasında huzur kalmamasını insan kaynağı ve bilim meselesine bağlamaktan başka doğru tespit yoktur. Tedavisi de tüm devletler ve ümmetler için aynıdır, nettir: Eğitim!
Ali Kuşçular, İbn-i Haldunlar, Biruniler, Farabiler, Raziler, Ferganiler, İbni Sinalar, Gazaliler, Harezmiler ve daha nice dünyayı değiştiren ilim ve bilim adamları, İslam coğrafyasındaki insan kaynağının iyi eğitim aldığında neler yapabileceğinin tartışmasız en büyük kanıtları olarak karşımızda.
Dün doğan evladıma ilmin kapısı olan Hz. Ali Efendimiz’in (kv) ismini ve ikinci olarak da ömrü boyu ilim yolcusu olması için Tarık ismini verdik.
Hz. İbrahim(as) duası ve Peygamber Efendimiz’in (sav) şefaatiyle, Rabbimiz, Ali Tarık ile beraber coğrafyamızın tüm yavru Muhammedlerine, Alilerine, Alparslanlarına, İbrahimlerine, Yavuzlarına, Fatihlerine, Yiğitlerine, Emrelerine, Doğanlarına, Aykutlarına, Faruklarına, Ömerlerine, Ahmetlerine, Oğuzlarına, Metelerine, Ardalarına, Muratlarına, Ardenlerine, hepsine ama hepsine hayırlı evlatlar olmayı, ilimle, saygıyla ve sevgiyle yaşamayı ama aynı zamanda yaşatmayı, insanlığa faydalı, örnek ve önder olmayı, cesur, cömert, mert ve iradeli Müslümanlar olmayı, her aldıkları kararda, her başladıkları ve her başardıkaları işlerde bu coğrafyanın toprakları altında yaşayan zirve insanlar olan atalarının amel defterlerine de yol açtıkları için hayır yazdırmayı nasip eylesin…
Silkinip üzerimizdeki gafleti atmayı, mübarek atalarımızın yoluna girmeyi ve o yoldan son nefese kadar ayrılmadan ilimle ve cesaretle hizmet etmeyi, mücadele etmeyi nasip eylesin…